TARİH : Bir İstanbul aşığı Fausto Zonaro

Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Fausto, Masi beldesinde doğan bir İtalyan’dır (1854). Fakir bir ailenin çocuğudur, okuyamaz. O da akranları gibi gidip gurbet ellerde amelelik yapar. Temel kazar, taş taşır, harç karar. Ustalar bakarlar, çocuğun eli yatkın, ona duvar ördürmeye başlarlar. Fausto eline mala tutuşturanları mahçup etmez, işi tez kapar. Hatta aranılan bir usta olur, zira o kendine has tarzı ile duvara bile karakter kazandırır, mesleğe estetik katar. Evet Venedik ve Roma’da güzel işlere imza atar ama her geçen gün vakit kaybettiğini hisseder, taştan harçtan sıkılmaya başlar.

Yapılmayanı yapar…

O günün İtalyası ressam kaynar, sanatkarlar atölyelere sığmaz, sokaklara taşarlar. Fausto da amatörce gayretlerle fırçalar, boyalar edinir, kendi kendine desen çalışmaları yapar. Şimdi bunları birkaç ustaya göstermeli, fikirlerini sormalıdır. Doğrusu aşağılanmaya, kırılmaya hatta azarlanmaya hazırdır ama onu ciddiye alırlar. Mutlaka eğitim almasını tavsiye eder, Verona’da Accademia Cignoralli’ye yollarlar. Ardından Roma Güzel Sanatlar Akademisine devam eder ve diplomayı alıp duvara asar. Fausto ilk sergisini İtalya’da açar ve büyük sükse yapar. Piyasanın kurtları ona bir sır verir, "ünlü olmak istiyorsan Paris’te çalışmalısın" tavsiyesinde bulunurlar. Fausto, Boulevard da Cilehy’de bir atölye açar. Şan, şöhret, para, itibar, hani bir ressama ne lazımsa hepsini yakalar. Sıra gelir, mesleki tatmine, artık bu alemde iz bırakmanın hesaplarını yapar.

Öyle ya, bu saatten sonra "Paris’te güz", "Roma’da bahar" "Venedik’te gondollar" gibi yüzlerce kez çizilmiş manzaralarla uğraşamaz. Bin bir gece masallarını aratmayacak bir şehir bulmalı, yapılmayanı yapmalı, çizilmeyeni çizmelidir. İyi de bu masal şehir nerededir? Kahire, Buhara, Bağdat da olabilir ama aklına öncelikle İstanbul gelir. Edmando de Amicis’in kitabında okuduğu gizemli şehirde ne renkler bulacaktır kimbilir?

Zonaro bir gayret eşyasını toplar ve ilk gemiyle İstanbul’a koşar. Tekne daha Sarayburnu önlerine vardığında da ne iyi bir iş yaptığını anlar. Buğulu göğü delen eşsiz minareleri görünce içi içine sığmaz. Sahile ayak bastığında gümrükçülerle kısa bir münakaşası olur, zira bizim çocuklarımız boyaları fırçaları didikler bunların neye yaradığını anlamaya çalışırlar. Tam sesini yükseltmeye başlamıştır ki Gümrük Müdürü Mahmud Bey koluna girer, onu odasına götürüp okkalı bir kahve ısmarlar. İkisi arasında sıcak bir dostluk başlar. Mahmud Bey ünlü ressamı Salacak’taki evinde ağırlar ona nefis sofralar açar.

Hasılı Fausto Zonaro da 1850 yılında İstanbul’u mekan edinen Giovanni Brindesi gibi "Oryantalist bir tutkuyla" Dersaadet’e gelir eşi Elisa ile Taksim’de ahşap bir eve yerleşir. Bu şehre bayılırlar, zira nereye baksalar fotoğraf, ne yana dönseler resimdir. Kubbeler, minareler, çeşmeler, kayıkçılar, sakalar, sütçüler, şerbetçiler, ciğerciler, şekerciler hepsi ama hepsi çalışmaya değer. O günlerde yüksek kaldırımda kitabevi işleten Bay Zellich onun tablolarını vitrinin baş köşesine yerleştirir ve satılanların (ki tanesi bir liradır) parasını getirip eline verir.

Zonaro bir vesile ile tanıştığı Osman Hamdi Beye hayran olur. Bu sevimli Türk onu sandalına atar, birlikte Boğaza olta salarlar. Bir saat geçmeden teknelerini üçer kiloluk kofanalarla doldurur, balıkları küfeyle taşır, bütün mahalleye dağıtırlar. Bu bolluk bu bereket italyan ressamı çok sarar.

Zonaro, bir Cuma Galata Köprüsünde resmi geçit yapan Ertuğrul Süvari Alayına rast gelir. Bunun her hafta tekrarlanan bir merasim olduğunu öğrenince çok sevinir. Ufak ufak kağıtlara detaylar toplar, bunları evinde resimleştirir.

Unvanlar, madalyalar…

2. Abdülhamid Han’ın bundan haberi olur, onu saraya çağırır. Zonaro tablosunu yanına alır ve Padişaha takdim eder. Sultan, usta bir hakkak ve iyi bir hattat olduğu için detaylardaki özeni iyi yakalar. Zonaro’nun renk seçimindeki, fırça vurmadadaki ustalığını çok iyi anlar ve ona hem Mecidi nişanı takar hem de "Ressam-ı hazret-i şehriyari" (sizin anlayacağınız saray ressamlığı) gibi cazip bir teklif yapar. Eh, yabancı bir şehirde kendi gayretleri ile ayakta kalmaya çalışmaktansa, Sultanın himayesinde işine bakmak daha mantıklıdır. Zonaro da onu yapar…

Ulu Hakan, ona iyice bir maaş bağlar ve Beşiktaş Akaretler’den iki katlı bir evi emrine açar. Zonaro bu evde hem yatar kalkar, hem de atölyesini kurar. Burası sanat merkezi gibi olur, hatta kapısını Recaizade Ekrem, Şevket Cenani, Winston Churchill, Adoplhe Thalasso, Camille Flammarion, Alexander Nelidov, Ohannes B. Dadian, Max Olaf Heckmann ve Marshall Von Bieberstein, Şehzade Abdülmecid ve Şehzade Burhaneddin Efendi gibi ünlüler çalar…

TARİH : Süzme sahtekar Roger Patterson

Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Evrim, ayakları yere basan bir nazariye değildir, ona Darwin bile şüpheyle bakar. Islıklanıp yuhalanmaya hazırdır ama suskunluğun bu kadarından korkmaya başlar. Ancak ateistler bu köksüz teoriye "bila kayd-ü şart" sahip çıkar, adeta "din gibi" kutsarlar. Bırakın tartışmayı, tartışma teklifine bile katlanamazlar. Gelgelelim bilim ve teknoloji geliştikçe teori çatırdar. Antrapologlar, genetikçiler derken karşılarına "DNA" gibi bir "mania" çıkar, güvendikleri dağlara kar yağar. Güçlü finans çevrelerinin desteklediği araştırmacılar gece gündüz laboratuvarlara kapanır, çılgınlar gibi hücre imaline kalkarlar. Lakin en basit aminoasiti bile yapamazlar, nerde kaldı proteine yaklaşsınlar. Başarısız oldukça saldırganlaşır hile ve desiseden medet umarlar.

Evrimcileri en çok "maymunla insan arasında niye bir ara tür yok" sorusu zorlar. Bu yüzden eski iskeletleri inceleme ihtiyacı duyar, kafatası avcılığına başlarlar. Dünyanın dört bir yanından kemik toplar ama aradıklarını bulamazlar. Hani derler ya "kork Allah’tan korkmayandan", evrimciler de "bulamıyorsan imal et" yoluna sapar, orangutan çenesine insan dişi monte edip gömer, üç beş yıl sonra söz konusu bölgede kazı başlatırlar. Üstelik bu netameli işi "British Museum" gibi itibarlı bir kuruluşun kanatları altında yaparlar.

Darwinistler, Nebraska, Piltdown, Jawa ve Pekin Adamlarıyla insanları tam 40 yıl uyuturlar. Tek dişe çene, çeneye yüz, yüze beden, bedene aile yakıştırırlar. Evrimci ressamlar hayal güçlerini konuşturur, çizdikleri resimlerle Ansiklopedilere servis yaparlar Ancaaak…

Ancak Dr. Kenneth Oakley adlı bir işgüzar "flor testi" denilen bir usulle kemik yaşlarını tespit etmeye başlayınca foyaları meydana çıkar. İtirafçı militanlar bülbül kesilir, eylemi nasıl gerçekleştirdiklerini anlatırlar.

Kocaayak efsanesi

Bu flor testi denen bela yeryüzünde dolandıkça iskelet üzerinde oynayamazlar. Öyleyse… Öyleyse yaşayan ama ele geçirilemeyen bir canlıdan bahis açmalı ve insanları bir 40 yıl daha oyalamalıdırlar.

İllüzyonist medyayı ustalıkla kullandıkları için işi Amerikalılara havale eder, San Fransisko Üniversitesinden Roger Patterson ve Bom Gimlin’i göreve atarlar. Önce bir kalıp yaptırır Koliforniya ormanlarına kocaman kocaman ayak izleri bırakırlar. Yöre halkı çok heyecanlanır, şerif bürolarına ihbarlar yağar.

Evrimci çete derhal â??Bigfood Araştırma Projesi"ni hayata geçirir, kurulması düşünülen "Kocaayak Enstitüsü" için veri toplamaya başlarlar. Tertiplendiği üzere Roger Patterson başkanlığındaki ekibi bölgeye yollarlar …Ve film başlar. (1967)
Dalevereciler basını sürekli bilgilendirir, habire merak pompalarlar. Kocaayak avcıları çemberi daralta daralta hedefe yaklaşır, Bluf Creek civarlarında küçük bir "prodüksiyon" yapar ve noktayı koyarlar.

Anlatılanlara bakılırsa Mr. Roger ve arkadaşları at sırtında bir çayı geçiyorlardır ki su başında çömelmiş "Kocaayak"a rastlarlar. Yaratık birden ayaklanınca atlar ürker ve şaha kalkar. Ama Roger’in elinden kim kurtulabilir? Kamerasını omuzladığı gibi fırlar, hem kovalar, hem de kayıt yapar. Kocaayak durup durup poz verir, son kez objektife el sallar ve ormanın derinliklerine dalar.

Ben de gördüm ben de!..

Filmi izleyen uzmanlar bunun kesinlikle fotomontaj olmadığını söyleyince heyecan artar, yorumculara iş çıkar.

Birileri durmadan senaryo üretir, kocaayakları odun keserken, ateş yakarken gördüklerini anlatırlar. Hatta yatarken dişlerini fırçaladıklarını, kalkınca saçlarını taradıklarını söyler işi ballandırırlar. Şimdi hücum zamanıdır inananları tefe koyar, salyalı sloganlarla dine saldırırlar.

Bu arada "UFO uçtu, uzaylı kaçtı" dümeninden iş çıkaramayan sinemacılar konuya eğilir, gazeteciler kocaayaklı hikayeler yazarlar. Hayal gücü yüksek olanlar halkaya katılır bazı veledler kocaayağı kavanozdan şeker çalarken gördüklerini haykırır, evde kalmış kızlar yüzü Elvis Presley’e benzeyen bir kocaayağın kendilerini tacize yeltendiği iddiasında bulunurlar. Palavracı zamparalar dişi bir kocaayak ile dost hayatı yaşadıklarını, dolunaylı gecelerde filanca koruda buluştuklarını anlatırlar.
Kocaayakların yer altında şehirleri olduğunu ve araba tamirinden bile anladıklarını söyleyenler birbirini kovalar. Demirciler "körük çekiyor, demir dövüyor" diye yeminler eder, çobanlar "iki gözüm önüme aksın ki koyun güdüyor, peynir basıyorlar" diye tafsilat yaparlar. Yani herkesin kocaayağı "kendine göredir" ve insanlar onlardan "hoşlanmaya" başlar. Bu arada hukukçular "eğer bir suç vaki olursa kocaayakların yargılanıp yargılanamayacağını" tartışır, hekimler "onların tıp bilgisini de yabana atmamak gerektiğini" savunurlar.

Mr. Roger belki yüzüncü kez kocaayağı nasıl gördüğünü kamerayı nasıl omuzlayıp kayda girdiğini anlatacaktır ki hesapta olmayan bir şey olur. O gün goril postuna bürünüp "Kocaayak" kılığına giren "Harry Cambally" adlı vatandaş vicdanının sesini dinler ve hadisenin "mizansen" olduğunu itiraf eder. Roger’ın kamerayı nasıl bilerek flu tuttuğunu ve mahsusçuktan titrettiğini anlatarak gizli kapaklı bir şey bırakmaz.

Mr. Roger "hee öyle yaptım n’olacak" pişkinliği ile üste çıkar. Darwinistler bundan böyle "akıllı uslu tertipler düzenleme" kararı alırlar.

TARİH /// İstanbul’un garip muhaciri : Osmanoğlu Mazhar

Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

1890’lı yıllar… Açlık, sefalet dizboyu… İstanbullular çocuklarını leyli okutmaya bakarlar. Talebenin cebi deliktir ama unutulmaz dostluklar yaşarlar. Koca koğuş kimi gün el kadar helvayı kırışır, kimi gün bir kangal sucuğu paylaşırlar. Kendi hali perişanına bakmaz, başkaları için yaşarlar. Hamasi şiirler yazar, içlerinde "on defa vatan, yüz defa hürriyet" geçen, süngülü, bıçaklı ve de bol kanlı mısralar karalarlar. Gırtlaklarını yırtarcasına "padişahım çok yaşa" diye bağırır ve cepheye koşmak için çırpınırlar. Ancak çok yaşa diye bağırdıkları olgun padişah (Abdülhamid Han) savaşın adını bile anmaz. Anmaz ama sadece mektep çocuklarını değil, büyük veledleri de susturamaz. Üç lirayı denkleştirip baskısı kirli bir dergi çıkartan, â??Ulu Hakan’a sataşmaya başlar. Kimi "şeriat istiyoruz" diye yırtınır (sanki memleket başka şeyle yönetilir), kimisi de yapış yapış taklitçiliğe kalkar. Kah Ergenekon hülyaları kurar, kah Fransız’ın, Alman’ın düdüğünü çalarlar.

Filinta gibi tıbbiyeli…

Neyse bizim, ufak tefek ve çelimsiz Mazhar’ımız, baklava börek yiyemese de sınıflarını birincilikle atlar. Hatta zaman zaman "ölmüş eşek kurttan korkmaz" deyip ceplerindeki son kuruşlarla fayton tutar, Çamlıca’yı turlarlar. O da her idadili gibi Ermeni fotoğrafçılara poz verir, külhani bakışlarla objektifi keserken, elini arkadaşının omuzuna atar. Eh bu arada memleket meselelerine bigane kalmaz, iktisadi ve içtimai gidişatı "vaziyet etmek" için Cağaloğlu havası alırlar.

O yıl hüzünlü geçer, önce babası işini, sonra annesi canını kaybeder. Genç kadını soğuk bir günde Bülbülderesi’nin kuytularına bırakırlar. Artık üç kızkardeşin yükü de omuzlarındadır, mesuliyetini düşündükçe yaprak gibi titrer.

Öyle ya da böyle mektep biter, eline al kurdeleli bir şehadetname tutuşturup, alnından öperler. O günlerde mülkiye ve mühendishane çok caziptir ama o Gülhane’ye girer. Niye? Çünkü Askeri Tıbbiye’de para istemezler. Ayrıca yatacak yer gösterir, iyice sayılacak bir karavana verirler. Hepsi bir yana yenleri yakaları kadife kaplı setresiyle, iri metal düğmeli kaputu yeter. Sonra ibrişim şeritler, özene bezene yapılmış bir hançer ve sağlam potinler… Sırtı hiç bu kadar ısınmamış ve bu güne kadar ona kimse böyle imrenerek bakmamıştır. Fesini hafiften yana yatırır, göğsünü ileri çıkarır. Potinlerini tatlı tatlı gıcırdatır, kıskananları çatlatır.

Devletin zor günleridir, ancak Ulu Hakan gençlere verebildiğinin en iyisini vermeye bakar. Sarayın yanıbaşında, dünyanın en güzel manzaralı binasını bağışlar. Yeryüzünün en ünlü hocalarını İstanbul’a getirtir ve laboratuvar imkanları ile asrı yakalar. Buna rağmen gençler değişik cereyanlara kapılır, Osmanlıya "aykırı" bakarlar. Padişahı hürmetle değil, nefretle anarlar. Mazhar siyasetten hoşlanmaz, çalışır, didinir, sadece işini yapar. Evet teorik derslerde arkadaşlarına bariz bir fark atar, ancak eline alet yakışmaz. Bistüriyü kama gibi tutar, enjektörü kemiğe kadar sokar. Gün gelir hastalara ziyan vermekten korkar, sırf bu yüzden insanlarla en az temasta olabileceği dallara yelken açar. Pek de heves etmediği halde asabiye ve akliye bölümünün kapısını çalar.

Batılıdan batılı sultan

Bu saha çok muğlaktır, cerrah keser, biçer, dahiliyeci tahlil ister, ilaç yazar. Ama o günlerde mecnunlar dertlerine yanarlar. İstanbul, Toptaşı’nda bir bimarhane vardır ama hekimler ne eskiye dönebilir ne de çağı kovalarlar. Abdülhamid Han bu konuya da el atar. Bizzat Wilhelm’i araya koyar, Kayzer dünyaca ünlü asabiyecileri (Prof. Rieder ile Dr. Deycke’yi) İstanbul’a yollar. Sultan, onlara elbette yüksek ücretler verir, rütbe ve nişanlar bağışlar. Yetmez eski Gülhane Rüştiyesini emirlerine sunar, 150 yataklı bir hastahane kurarlar.

Osman oğlu Yusuf Mazhar, 1904 yılında mezun olur. Artık babasının borçlarını ödemeli, kızkardeşlerini evlendirmelidir. Hatta kendi de evlenmeli refikası, mahdumu, kerimesi olmalıdır. Tabip yüzbaşımız ilk vazifesine Gülhane’de başlar. Ancak aldığı eğitimle kalmaz ele geçirdiği her asabiye kitabını okur, ince ince notlar tutar. Genç doktor, Avusturyalı Freud ve pisikanalizi hiç tutmaz ama Alman Kraepelin’i adeta ezberleyip yutar.

Bir ara Haydarpaşa Hastanesi’ne başhekim olarak atanır, bir ara muallim muavinliği yapar. Artık o da Enver Paşa gibi uçları elmacık kemiğine uzanan bıyıklar bırakır ve devrin ünlü yazarları ile görüşme şerefini yakalar. Ancak yakından tanıyınca onları boşuna gözünde büyüttüğünü anlar. Mesela hayranı olduğu Abdülhak Hamid, Madam Lusyen’in peşinde köle gibi dolanan zavallı bir ihtiyar, Tevfik Fikret sadece kendini beğenen ve önüne gelene öpmesi için elini uzatan bir hastadır. Abdullah Cevdet "Türk ırkını ıslah için Macaristan’dan damızlık erkek getirmeli" diyen bir budala,"İctihad Evi" denen yer tam bir fitne ocağıdır. Bu arada uyuşturucu müptelası olan Neyzen Tevfik ve bunalımlı Mualla (Fikret Mualla) ile sıkça karşılaşırlar.

TARİH : Kim deli ? Sultan İbrahim mi ?

Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Kendi dedesine sövmekten zevk alan bazı gafiller döner dolaşır Sultan İbrahim’e sataşırlar. Yok efendim İbrahim Han zincirlik deliymiş de yesin diye balıklara inci, mercan serpermiş de filan…

Balıkların inci mercan yediği nerde görülmüş; yok, zaten yemiyor diyorsanız bunda ne mahzur var? Havuzdan çıkarır kullanırsınız o kadar…

Aslını sorarsanız Şehzade İbrahim iyi yetişir ama kendini sultanlığa hazırlamaz. Zira onun 4. Murad gibi dirayetli maharetli bir kardeşi vardır ve ona hizmet etmeye bakar. Gelgelelim Murad Han genç yaşta vefat edince onu apar topar tahta çıkarmaya kalkarlar. İbrahim Han bir kere ağabeyinin öldüğüne inanmaz, onu 4. Murad’ın naaşına götürür hakikatle yüzleştirirler. Ağabeyinin cesedini görünce yükün omuzlarına çöktüğünü hisseder. Büyük bir teessürle "saltanat benim neyime. Karındaşım gibi olabilir miyim" der.

Yaranamadığı beyler

Sultan İbrahim asırlık geleneğe rağmen o gece cülus merasimi yapmalarına izin vermez. Sabaha kadar Yasin-i şerif okur gözyaşlarıyla dua eder.

Bilirsiniz, 4. Murad, Atlas Okyanusundan, Hint Okyanusuna kadar titretmedik yürek bırakmayan çok müstesna bir sultandır. İşte bu yüzden Sultan İbrahim’i ağabeyisi ile kıyaslayanlar hata ederler. Ancak yeri ve zamanı geldiğinde aynı kanı taşıdığını, aynı tepkileri verdiğini görürler. Mesela, Osmanlı sarayında her melaneti işleyen Emir Güne adlı bir Şah daisini ölöldürtmekten çekinmez. Ardından işretçilere savaş açar, İstanbul’u sarhoştan meyhurdan temizler. İşte bu yüzden bir taraftan acemler, diğer yandan işretçiler hakkında olmadık hikayeler uydurur, akılları sıra onu gözden düşürürler.

Sultan İbrahim "işinin delisi"dir ve her uygulamayı yakından takip eder. Mesela, Bursa’da sebepsiz mesnetsiz bir kilise yıkıldığını öğrenince derhal Vezirazam Kara Mustafa Paşayı çağırır ve sorar:

– Bu karar kimden çıktı lala?
– Bursa kadısının takdiridir efendim.
– Nerden icap etmiş?
– Bir hatadır eylemiş.
– Divana haber vermiş midir?
– Maalesef Efendim.
– Cezası ne olsa gerektir?
– Azli elzemdir.
– Gereği yapılsın. Münasiptir.

Sultan İbrahim haktan adaletten taviz vermez. İcabında Rum’un, Ermeni’nin de hukukunu da gözetir kendi adamlarını cezalandırmaktan çekinmez.

Tebdil-i kıyafet gezer

Bir ara kıtlık pahalılık lafları alıp başını gider. Sultan derhal kıyafet değiştirip halkın arasına girer ve vaziyeti yakinen gözler. Ardından Veziriazamı çağırıp "İstanbul Efendisine (kadıya) ve Muhtesib Ağasına (Belediye başkanına) muhkem söyle, narh ahvaline ziyade tekayyüt (dikkat) etsinler. Gezsinler dolaşsınlar yoksa kendileri bilirler" der.

Osmanlı ordusu silbaştan toparlanır. Yine onun gibi "Deli" diye adlandırılan Kaptan-ı derya Deli Hüseyin Paşa, Azak ve Girit üzerine sefer açar, Hanya’yı fetheder.

Gelgelelim İbrahim Hanı ciddiye almadığı dedikodular bitirir, onu tahttan indirir, boğarak şehid ederler.

MİT DOSYASI : Roboski’den Paris cinayetlerine MİT’in sessiz kaldığı iddialar…

Roboski katliamında MİT’in Genelkurmay’a yanlış istihbarat verdiği ortaya çıkmıştı

Roboski’de çoğunluğu çocuk 34 vatandaşın hayatını kaybettiği hava harekatından önce bölgeden Türkiye’ye terörist eylem yapılacağına ilişkin yanlış istihbarat verdiği Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş‘ın haberiyle ortaya çıkan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) kurulduğu günden bu yana yasal sınırlarının dışında faaliyet gösterdiği ortaya çıkan birçok olayla gündeme geldi.

MİT soğuk savaş yıllarında gayri nizami harbin yürütüldüğü en önemli merkezlerden biriydi. 12 Eylül darbesinden önce her biri darbenin zeminini hazırlamak üzere tasarlanan 1 Mayıs, Maraş, Sivas ve Çorum katliamlarındaki rolü hep tartışıldı, önemli bilgi ve belgeler ortaya konuldu. Darbeyi, bağlı olduğu Başbakan’a dahi haber vermeyen MİT, darbeden sonra da yurt içinde ve dışında birçok illegal olayın merkezinde oldu.

Hrant Dink’in öldürülmesinden önce İstanbul Valiliği’nde bir MİT’çinin de katıldığı toplantıda tehdit edilmesi, Zirve Yayınevi cinayetinde yargılanan sanıklardan birinin MİT ajanı olduğu gibi birçok iddia gündeme geldi. MİT, özellikle 17-25 Aralık soruşturmalarından sonra da bir çok farklı iddiayla yan yana anıldı.

Silah dolu TIR’lar

MİT’in son yıllarda karıştığı en önemli olay, sadece iç kamuoyunda değil uluslararası alanda da büyük yankı uyandıran ve Türkiye’nin Suriye’deki çihatçı gruplara destek verdiği iddialarının odak noktasındaki MİT TIR’ları olayı oldu. TIR krizlerinden ilki 1 Ocak 2014’te Hatay Kırıkhan’da yaşandı. MİT’e ait olduğu ortaya çıkan ancak arama yapılması hükümet girişimiyle engellendiği için içlerinde ne olduğu belirlenemeyen TIR’lar, dönemin Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in yazılı talimatıyla yollarına devam etti. 19 Ocak 2014’de, Adana’da jandarma tarafından durdurulan MİT’e ait TIR’lardan ise silah ve mühimmat çıktı.

TIR’ların şoförleri ile refakat eden MİT mensuplarının gözaltına alındığı bu olayda dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş ‘hükümet adına devreye girdiğini’ belirterek TIR’ların MİT adına birimler arası sevkıyat yaptığına dair imzalı bir yazıyı soruşturma savcısı Aziz Takçı’ya verdi. Soruşturmada görev alan jandarmalar, savcılar ve arama kararı veren hâkimler ‘darbeye teşebbüs’ ve ‘casusluk’ iddiasıyla tutuklandı. Hükümet yetkilileri TIR’lardaki malzemenin Bayırbucak Türkmenlerine gönderildiğini iddia etti.

Süleyman Şah Türbesi

17-25 Aralık operasyonlarından sonra yaşanan MİT TIR’ları olayını, 30 Mart 2014’deki yerel seçimlere günler kala ortaya çıkan bir ses kaydı takip etti. YouTube’a yüklenen ses kaydında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e ait olduğu öne sürülen dört ses, Suriye’ye ilişkin konuşuyordu.

Ses kaydında Ahmet Davutoğlu’nun “Başbakan, bu (Süleyman Şah Türbesi) bir imkân gibi değerlendirilmeli bu konjoktürde’ dedi” ifadelerini kullandığı belirtilirken

Hakan Fidan’a ait olduğu öne sürülen sesin ise “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesinede saldırtırız” dediği iddia ediliyor. Feridun Sinirlioğlu’nun “Ulusal güvenliğimiz son derece pespaye ucuz bir iç politika malzemesi haline geldi” dediği iddia edilmişti. Buna göre Fidan’ın “Neden illa Süleyman Şah Türbesi ısrarı?” sorusuna Davutoğlu’nun, gerekçenin uluslararası kamuoyunda da kabul görmesi gerektiğini söylediği duyuluyordu.

Almanya’daki casusluk davası

Türkiye adına casusluk yapmakla suçlanan 3 kişi hakkında Federal Yüksek Mahkeme nezdindeki Federal Savcı Bernd Steudl’un okuduğu iddianamede sanıklardan Muhammed Taha Gergerlioğlu, MİT’in gezgin yöneticisi olmakla suçlanıyor. Sanıklar Ahmet Duran Yüksel ve Göksel Güler’in Gergerlioğlu’nun görevlendirmesiyle Almanya’da yaşanan Türkiye ile bağlantılı olaylar ve Türk hükümetine muhalif gruplar, PKK, Gülen cemaati, Ezidiler ve Aleviler hakkında bilgi topladıkları öne sürülüyor.

Roboski sonrası sessizlik

MİT, Roboski katliamından sonra yaptığı açıklamalarda bombardıman kararıyla ilgili herhangi bir istihbarat vermediğini ileri sürmüştü. Oysa ortaya çıkan belgeler, MİT’in olaydan bir hafta önce 21 Aralık 2008’de "Bahoz Erdal" kod adlı Fehman Hüseyin’in bölgede eylem hazırlığında olduğuna ilişkin Genelkurmay’a ilettiği istihbaratın bombardıman kararında belirleyici olduğunu; Genelkurmay Başkanlığı’nın da adli makamlara MİT istihbaratının hava taarruzuna ilişkin karar alma sürecinde önemli rol oynadığını belirttiği ortaya çıktı. Belgeler ayrıca MİT’in söz konusu istihbaratı, olayla ilgili soruşturma yürüten Diyarbakır Başsavcılığı’ndan da saklamaya çalıştığını gösterdi. Buna rağmen MİT’ten konuya ilişkin henüz bir açıklama yapılmadı.

Paris, Reyhanlı, Suruç, Diyarbakır

MİT, çözüm sürecinin başında Paris’te öldürülen 3 PKK’li kadının katili olarak yargılanan Ömer Güney’le ilişkili olarak da gündeme gelmişti. Güney’in Ankara’da 2 MİT yetkilisi ile yaptığı görüşmeye ait olduğu ileri sürülen ses kaydı Güney’in MİT’le bağlantılı olduğu konusunda ciddi soru işaretlerini gündeme getirdi. Ses kaydında Güney’in suikast için MİT’ten para istediği ileri sürülüyordu. MİT ayrıca, Türkiye’yi sarsan birçok önemli eylemde ise gerekli istihbaratı emniyet birimlerine ulaştırmamakla eleştirildi. Reyhanlı’da 5’i çocuk 52 kişinin öldüğü bombalı saldırının yanı sıra 7 Haziran seçimlerinden önce HDP’nin Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı ve 20 Temmuz’da Suruç’ta Kobani’ye yardım götürmek üzere yola çıkan 33 gencin hayatını kaybettiği intihar saldırılarında da MİT, güvenlik birimlerine önleyici istihbarat vermemekle eleştirildi.

Fidan’la Cem Küçük görüştü mü?

Son dönemde gazetecilere yönelik tehdit dolu yazılarıyla öne çıkan Star yazarı Cem Küçük’ün, MİT ile ilişkileri gündeme geldi. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, kendisini tehdit eden Küçük’le ilgili olarak MİT Müsteşarı Fidan’a seslendiği yazısında şu soruları yöneltmişti: “Dün gazete köşesinden benim için… ‘İstesek seni sinek gibi ezeriz. Bugüne kadar merhamet ettik de hâlâ hayatta kalabiliyorsun/ diyen Cem Küçük adlı şahısla…

– Kurumunuzun herhangi bir ilişkisi var mıdır?

– Bu şahsın 30 Ağustos resepsiyonunda sizinle bir odaya çekilip yarım saat süren bir görüşme yaptığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?

– Eğer doğruysa… Bu şahısla ne konuştunuz? – Bu şahsın kendi gazete köşesinde size arkasını dayamış izlenimi vererek önüne geleni tehdit etmesinden, kendiniz ve kurumunuz adına rahatsız olmuyor musunuz?” Hakan’ın bu iddialarını Meclis’e taşıyan HDP’li Altan Tan da Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde iddiaların doğru olup olmadığını sordu.

TARİH : “İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİNDE TEŞKİLÂT”

Orta-Çağ-068

İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİNDE TEŞKİLÂT

İslâm dini ve medeniyeti çevresine girmeye başlayan Türkler, yeni devletlerini de içine girdikleri medeniyetin şartlarına uygun bir şekilde kurdular. Onlar, temelde ve özde Türklük özelliklerini koruyarak, İslâmî yönetim tarzını benimsediler; Orta Asya’dan getirdikleri müesseselerin ve geleneklerin yanında Abbasîler, Sâmânîler ve Gaznelilerden aldıkları müesseselere ve geleneklere de bünyelerinde yer verdiler; Türkçe isim ve unvanlarının yanısıra İslâmî isimler, unvanlar ve lâkaplar aldılar.

Kısaca söylemek gerekirse onlar, engin tecrübeleri sâyesinde Türk ve İslâm geleneklerini birbiriyle birleştirip kaynaştırarak, yeni bir devlet tipi yarattılar. Fakat, bu kaynaşma ve gelişme birden olmadı; uzun bir geçiş dönemini gerektirdi. Bu geçiş döneminin ilk siyasî teşekkülünü Karahanlılar Devleti oluşturuyordu. Devlet yönetimi, ordu, sosyal hayat, sanat ve hukuk sistemi bakımından tamamen Türk olan bu devlet, dinî açıdan İslâmiyet’i temsil ediyordu. Karahanlılar, devlet yönetiminde zamanla İslâmî geleneklere de yer vererek, Türk-İslâm devletine doğru bir köprü vazifesi gördüler. Bundan sonra, Gaznelilerle devam eden gelişme, Selçuklularla tamamlandı ve olgunluk safhasına ulaştırıldı.

Türk-İslâm devletlerinin ortaya çıkmaya başladığı sırada (X. yüzyılın ikinci yarısından sonra) İslâm dünyasında tek hâkim değer vardı ki, o da İslâm dini idi. Fakat, bu sırada İslâm dünyası hem siyasî hem de manevî (mezhep) bakımdan tamamen bölünmüş, parçalanmış ve birliğini yitirmiş durumdaydı. Üstelik İslâmiyet’in yayılması da durmuş bulunuyordu. Bundan dolayı, İslâm dünyasının kenar bölgelerinde kurulmuş olan Türk-İslâm devletleri, büyük bir gayretle İslâmiyet’in cihat ilkesine sarıldılar. Özellikle Karahanlılar, İslâm dinini Orta Asya Türk toplulukları arasında yaymayı kendilerine başlıca gaye edindiler. Bu gaye ile Türkistan’ın önemli merkezlerinde İslâm dinini yayan birçok kuruluş meydana getirdiler. Basmıl ve Uygur Türklerini İslâmiyet’e kazandırabilmek için başarılı savaşlar yaptılar. Orta Asya’nın çeşitli yerlerinden gelen ve eski Türk inancına mensup toplulukları, İslâmlaşmaları için kendi ülkelerine aldılar.

Çeşitli soy ve kültürlerden oluşan Gaznelilerde de, devlet-halk birliğini sağlayan başlıca unsur İslâm dini idi. Bundan dolayı Gazneliler, bütün güç ve enerjilerini İslâmiyet’i yayma gayesi üzerinde topladılar. Bunun için Gazneli hükümdarları, özellikle bunlardan Sebük-tekin ve Sultan Mahmûd, bölgedeki Afgan ve Gurlularla çetin bir mücadeleye girişerek, onları İslâm dinine kazandırmaya çalıştılar.

Bu hususta Gazneli hükümdarlarının elde ettikleri en büyük başarı, defalarca düzenledikleri seferlerle Kuzey Hindistan’ı fethedip, burada İslâm dinini yaymak oldu. Ayrıca onlar, aşırı dinî bir cereyanın temsilcisi olan Karmatîlerle de mücadele ederek, hâkim oldukları ülkelerdeki İslâm’ın birliğini korumaya gayret ettiler.

İslâm ülkelerinin büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyet kuran Selçukluların üstlendikleri görev ise, daha büyüktü. Onlar da, tıpkı Gazneliler gibi bir taraftan İslâm dinini yaymaya çalışırlarken, diğer taraftan da İslâm’ın birliğini bozan aşırı dinî cereyanlarla amansız bir mücadeleye giriştiler.

Prof. Dr. Salim KOCA

Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

TARİH : “XVI. YÜZYILDA MACARİSTAN’DA OSMANLI İDARΠSİSTEMİ”

Osmanlı-068

XVI. YÜZYILDA MACARİSTAN’DA OSMANLI İDARÎ SİSTEMİ

1. Önceki Çalışmalar

Osmanlı idarî sisteminin ayrıntıları üzerinde uzun bir müddet için hemen hemen hiç durulmamıştı. Bu alanda ilk ciddî çalışma 1973 yılında Klaus Röhrborn tarafından gerçekleştirildi,[1] ancak bu önemli eser Türkiye’de pek tanınmıyor. Beş yıl sonra Metin Kunt bu konudaki araştırmalarını bir kitap haline getirerek neşretmişti,[2] daha sonra ise eserin oldukça değiştirilmiş İngilizce şekli de çıktı.[3] Bu kitapta beylerbeylerinin ve sancakbeylerinin atanmaları hakkında son derece önemli tespitler vardır. Zengin arşiv malzemesine dayanarak yapılan bu çalışma merkez ile taşra yerleri (başka bir deyişle uçlar) arasındaki farklara teferruatlı bir şekilde değinemedi. Bu yüzden benim bu alanda sürdürdüğüm araştırmalar kısmen bu istikamete yoğunlaştırıldı: acaba imparatorluğun Macar uçlarında merkezî bölgelerde müşahede edilen tandanslara mı rastlanıyor, yoksa işler başka bir biçimde mi yürütüldü?

2. Macaristan’da Osmanlı İdarî Sisteminin İlk Evresi

Macaristan’da Osmanlı idarî sisteminin oluşturulduğu devir imparatorluk bürokrasisinin zirvesine ulaşma dönemine rastlıyor. Bu bakımdan bu alanda izlenen politikanın safhalarını başka dönem ve mıntıkalarda kolay kolay anlaşılamayan özelliklerine karşın daha açık bir şekilde ortaya koymak mümkündür.

Buda (Budin, Budun) kalesinin 1541 tarihindeki ele alınmasından hemen sonra burada yeni bir vilayet kurulmuştu. Tayin edilen ilk valisinin, Süleyman Paşa’nın ve kısa bir süre sonra yerine geçen Bali Paşa’nın hasları ancak büyük zorluklarla sağlanabiliyordu,[4] çünkü Buda’nın yakınında o dönemde daha bir tek köy bile Osmanlılara vergi vermiyordu.[5] Tuna-Drava çizgisinden kuzeye düşen ilk sancağın kurulmasına kadar da bikaç ay beklemek gerekiyordu. Bu yüzden ilk iki valiye sadece o zamana kadar Rumeli’ye bağlı olan sancaklardan kimi gelirler tahsis edilebiliyordu.[6] İlgili yerlere haritada baktığımızda Buda’ya en yakın olanının bile 200 kilometrelik bir mesafede bulunduğu aşikar oluyor.[7] Bu yerlerden nasıl para toplanabildiği ayrı bir konudur, çünkü yollar daha tam anlamında kontrol edilemiyordu. Bali Paşa haslarının başka bir özelliği 19 büyük bloktan meydana gelişidir. Bu bkoklardan biri selefinin haslarıdır, bir ötekisi kendisinin daha önce çiftlik olarak kullanabildiği dört köydür.[8] Geri kalan 17 birim, tımar ve zeamet sahiplerinden alınan gelir kaynaklarından oluşuyor ve bunlar, durum başka bir şekilde çözülemediğinden hasa çevrildi. Yeni vilayetin kurulmasına hazinenin hazır olmadığına en açık şekilde mirmiran haslarının bu denli heterojen bir bünyeye sahip olması delalet eder; aynı zamanda, siyasî kararların alınmasında malî ahenkleştirmenin hemen hemen hiç bir rol oynamadığını da açıkça gösteriyor.

Hasların belirlenmesinde pratikte bir nokta daha zorluk teşkil ediyordu ve bu unsur yerleşim yerlerinden beklenebilen yıllık gelir ortalamasının çok düşük olmasıydı. Bu nedenle Bali Paşa için, aralarında Varadin Petervarad, ve Karlofça (Karloca) gibi önemli şehirler de bulunmakla beraber, 450’den fazla köy ve kasaba ayırtılmıştı. Daha sonraki istikrarlı dönemlerde bu rakam 100’e kadar inip gelirler ise bazı dalgalanmalarla birlikte, aynı seviyede kaldı.[9]

Buda beylerbeylerine tahsis edilen gelir kaynaklarının coğrafî dağılımı daha sonra büyük değişikliklere uğradı. Üç-dört yıl içerisinde Buda’ya bağlı olan yerlerin sayısı önemli bir artış gösterdi ve 1546 icmal defterinde görüldüğü gibi,[10] o zamanki valinin paşa sancağından kaynaklanan gelirleri tüm haslarının yüzde 20’sini teşkil ediyordu. Ancak, cebine akan meblağların aslan payı, yüzde 40’ı Mohaç (Mohâcs), yüzde 20’si ise Semendire (Szendrö) livasından olmak üzere hâlâ güneydeki sancaklardan temin ediliyordu. Böyle olmakla birlikte, beylerbeyine verilen köy ve şehirlerden oluşan şerit kuzeye doğru kaymış bulunuyordu. En önemli değişme 13 yıl sonraki, yani 1559’da yapılan tapu defterlerinde göze çarpar; bu yıl Buda sancağındaki paşa gelirleri tüm haslarının yüzde 40’ına kadar ulaştı.[11] Bu oran bir sonraki, 1562’de gerçekleştirilen defterlere göre tekrar dinamik ilerleme gösteriyor ve mirmiranın kendi sancağından aldığı paralar ilk defa 500.000 akçeye yaklaşarak tüm hasları arasında yüzde 50’ye yükseldi.[12] İşin yine enteresan tarafı ister meblağ, ister oran bakımından yüzyılın sonuna kadar belirgin yeni bir değişmenin meydana gelmemesidir.[13]

Yukarıda öne sürüldüğü gibi, ilk yıllarda Buda vilayetinde yeni kurulan bir sancak yoktu. Başlangıçta Semendire, İzvornik, Alaca Hisar, Vulçetrin ve (Pojega) Pozsega livaları Buda’ya ilhak edildi. İlk meydana getirilen Mohâcs livasından bir ruznamçe kaydından haberdar oluyoruz.[14] Çeşitli açılardan da ilginç olan bu notta[15] Mohaç sancakbeyi Kasım Bey’in 11 Mart 1542 tarihli bir tezkeresi anılmaktadır ki buna göre bu idarî birimin 1542 yılının başlarında kurulmuş olmasını varsayabiliyoruz.

Öteki livaların ad ve kuruluş tarihleri burada anılmayacak.[16] Ancak bu alanda izlenen politikanın kimi özelliklerine değinilecek.

3. İdarî Sistemin Oluşturulmasında İzlenen Politika

Mohaç’tan herhalde psikolojik amaçla bir sancak merkezi yapıldı, çünkü bu ad herkese 1526 meydan savaşını hatırlattı. Aynı şekilde (Estergon) Esztergom ve (İstolni Belgrad) Szekesfehervâr şehirleri de bilinçli olarak sancak merkezi görevini ifa etmek için seçildi. Halbuki Estergon Macar Krallığı’nın başta gelen dinî merkezi, yani kardinalin oturduğu yer idi, İstolni Belgrad ise kralların taç giydirme yeri olarak biliniyordu. Buda ile birlikte bu üç şehir Ortaçağ Macaristanı’nın simgeleri idi, bunların Osmanlıların eline geçmesi ve onlardan idarî birimlerin merkezleri yapılması halkın gözünde her şeyin kaybolmuş olması anlamına geliyordu.[17]

Bundan, yani 1543’ten sonraki dönemde ne stratejik, ne de psikolojik açıdan bu kadar bilinçli bir politikanın uygulanmış olmasından bahsedebiliriz. İkinci ve üçüncü seviyede önemi haiz kalelerden de sancak merkezi oldu. Örnek olarak tekrar Mohaç sancağını ele alalım: ilk yıllarda Balaton gölünden güneye düşen tüm topraklar ona bağlı iken,[18] bu geniş saha üzerinde daha sonra beş uzun ve iki kısa ömürlü sancak meydana getirildi.[19] Kanuni’nin son, (Zigetvar) Szigetvâr seferi neticesi olarak bu mıntıkada, topraklarının büyük bir kısmı yine Mohâcs sancağından ayırt edilen altıncı liva da kurulmuştu.[20]

Hayatı kısa süren idarî birimlerden (Bobofça) Babocsa livası zikredilebilir. Buranın mirlivası ilk olarak 1555 ve 1556 yıllarında anılmaktadır.[21] Kale az sonra elden çıktı ve adını 30 yıl için sancaklar arasında görmüyoruz. 1585 yılında ise çok tuhaf bir şekilde tekrar karşımıza çıkıyor: o zamana kadar bir zeamet sahibi olan yeni sancakbeyi buranın ve üç başka küçük palankanın başına atandı. Böylesine “dört merkezli” livaya başka bölgelerde de pek rastlayamadım, ayrıca da sancakbeyine has olarak henüz fethedilemeyen köylerin verilmesi bu idarî birime tam anlamında hiç bir toprağın bağlanamamasını gösteriyor.[22] Bu tip sancakları sancak nüvesi veya hayalî sancak olarak adlandırabiliyoruz ve kurulmalarının hedefi herhalde yeni fetihleri teşvik etmek idi. Söz konusu bey başarılı olamadığı için sancağı az sonra feshedildi, zira kaynaklarda bir daha anılmıyor.

Neden bu kadar çok sancak meydana getirildi sorusu aklımıza geliyor. Bu soruyu cevaplandırmak o kadar kolay değildir. Hedeflerin biri herhalde Habsburgların karşısında mümkün olduğu kadar büyük askerî güçlerin bulunması olabilir. Daha fazla sancak aslında askerlerin sayısını pek fazla etkilemediyse de, daha etkin kumandayı sağlayabiliyordu. Bunun dışında bir beyin refakatında olan cebelilerin kanunda tespit edilen sayıdan daha yüksek olacağı ve bunların sıradan bir sipahininkilerden daha disiplinli olmaları ümit ediliyordu.

Bir başka düşünceye göre Osmanlılar Macar topraklarının daha zengin olduğunu sanarak sancakbeylerinin sayısını çoğalttılar. Daha sonra kimi livaların gelirlerinin sancakbeyi haslarını bile zor karşılayabildiği anlaşılıyordu.[23] Bu yüzden vilayet muharrirleri ara sıra bazı sancakların feshedilmesini önerdiler.[24]

Göze çarpan özelliklerin başka birisi: ikinci Macar vilayeti olan Temeşvar’ın (Temesvâr) meydana getirilmesinden sonra, 16. yüzyılın sonuna kadar bu bölgede sadece livaların kurulmuş olmasıdır. 1593 ile 1606 arasında cereyan eden 15 yıllık savaş veya uzun harp sırasında ve daha sonraki dönemlerde ise sadece yeni vilayetler oluşturulup sancakların sayısı hemen hemen hiç değişmedi.

1594 ile 1600 arasında Macar topraklarında -kısmen kısa ömürlü olmakla birlikte- beş yeni vilayet (Zigetvar Yanık/Gor, Papa/Pâpa, Eğri/Eger ve Kanije/Kanizsa) kurulurken bunlara 1660’lı yıllarda iki tane (Vârad/Varat ve Ûyvâr/Ujvar) daha eklendi. Yeni paşalıkların böylesine ard arda, hemen hemen zorla ve bazen birbirine 50 kilometre mesafede bile olmayan yerlerde ihdas edilmesine neden ne olabilmişti sorulabilir.

En çok akla yakın sava göre, uzun harbin boşuna yürütülmemesini iç politika açısından bu şekilde uygun göstermek istediler. Başka bir deyişle, savaşların bu kadar çok önemli, yani bir vilayet merkezi haline getirilebilecek kale ve şehirlerin fethiyle neticelendiği halde askerî alanda her şeyin hâlâ iyi gittiği ve herhangi bir buhranın olmadığı intibaını uyandırmak niyetindeydiler. İstanbul’da ve daha uzak bölgelerde, Yanık ile Papa şehirlerinin birbirine böylesine yakın olmasını, yeni vilayetlerin hinterlantı (yani içbölgeleri) hemen hemen hiç olmadığını ve bu yüzden onlara bağlı toprakların Buda ve Bosna vilayetlerinden ayırt edildiğini çok az kişi biliyordu.

Yeni vilayetlerden iki tanesinin mevcudiyeti hakkında önceden haberimiz yoktu. Bu alanda kimi vakanüvislerinin düşürdüğü notlar konu ile ilgilenen birkaç yazarın dikkatini çekmişse de bunun ötesine gitmediler ve bu bilgileri arşiv kaynaklarından ispat etmeye kalkmadılar. Araştırmalarım sırasında ruznamçelerde vakanüvisleri teyit eden bazı kayıtlara rastladım.

İlk olarak zaman açısından da ilk kurulan Zigetvar Beylerbeyliği’nden bahsetmemiz lâzım. Tiryaki Hakan Paşa’nın hayat öyküsünü yazan Cafer Ayanî Bey’e göre Estergon muhafazasında gösterdiği cesareti için kendisine bu sefer bir vilayet merkezi olarak tekrar Szigetvâr verildi.[25] Ve gerçekten: Temmuz ve Ağustos 1594 tarihlerinden kalma ruznamçe kayıtlarında Zigetvar sahibi bu rütbe ile anılmaktadır.[26] Bunun dışında kimi toprakların Zigetvar’a bağlandığını da müşahede ediyoruz. Bosna beylerbeyine yazılan bir mühimme defteri hükmünden anlaşıldığı gibi Pojega sancağı az önce Zigetvar Beylerbeyliği’ne ilhak edildi ve bu yüzden livanın mufassal ve icmal defterlerini bir an önce buradaki Hasan Paşa’ya teslim etmek gerekiyordu.[27] Aynı mühimme defterinin başka bir kaydından (Peçuy) Pecs, (Koppâny) ve Mohaç sancaklarının da Zigetvar vilayetine ilave edildiğini öğreniyoruz, ancak bu üç livadan, Buda’ya ard arda çavuşlar gönderilmesine rağmen, sadece Mohaç livasının defterleri buraya yollandı. Hükümde öteki defterlerin de Zigetvar’a gönderilmesi ve ilgili sancakbeylerine nereye bağlı oldukları hakkında talimat verimesi buyuruldu.[28] Bu idarî değişikliklerden hangilerinin pratikte de gerçekleştiğini bilmiyoruz. Belli olan şey, Zigetvar’ın bir numaralı yöneticisinin bir müddet için daha sonra da beylerbeyi olarak hitap edilmesidir.[29] 1597 Mayısında kaleme alınan bir ruznamçe kaydında ise Zigetvar başındaki kişi tekrar sancakbeyi olarak sınıflandırıldı[30] ve bu, adı geçen yerin tekrar daha aşağıdaki bir seviyeye inmiş olmasına delalet eder.

Papa vilayeti hakkında malumatımız daha da kısıtlıdır. Sadece birbirini izleyen iki valisinin adlarını biliyoruz. Şehrin 3 Ekim 1594 tarihinde alınmasından iki-üç hafta sonra, ilk beylerbeyi, İdris Paşa karşımıza çıkıyor ve daha sonraki ruznamçe kayıtlarında da bu kişinin aynı görevi ifa ettiğini görüyoruz.[31] Macarca yazılan mektupları ise son zamanlarda keşfedildikten sonra neşredildi.[32] 1598 tarihinde ise Naima tarihi, Semender Paşa adlı, daha önce bu hizmette bulunan bir kişiden bahsediyor.[33] Bu bilginin ışığı altında Selaniki tarihinde anılan Tata Beylerbeyi Semender Paşa hakkında yazılanları düzeltmek mümkündür: yer adı Papa olarak okunmalı.[34]

Bu vilayete hangi bölgelerin bağlı olduğu konusunda hemen hemen hiç bilgimiz yoktur. Macarca yazılan bir mektupta Papa paşası Kopan sancağını kendisine ait olan bir “il” olarak anıyor,[35] ancak bu malumatı başka kaynaklar teyit etmiyor; hatta yukarıda gördüğümüz üzere bu yönetim ünitesi prensipte Zigetvar’a ilhak edildi.

Konunun enteresan tarafı, şehrin 1598 yılında elden çıkışından iki yıl sonra, yani 1600 senesinde sadrazamın bir mektubunda Hasan Paşa adlı birisinin Papa beylerbeyi olarak anılmış olmasıdır.[36] Buna benzer bir kayda 1596 yılında Uyvar ile ilgili olarak da rastlanıyor. Alınmasından 70 yıl önce bu yerin Ali Paşa adlı birisine “verildiği” dikkate şayandır.[37] Böylelikle, hayalî idarî birimlerin yanı sıra, Osmanlılar için hayalî beylerbeyi sıfatı da tamamen yabancı bir kavram değildi denilebilir.

Yeni kurulan vilayetlere çoğunlukla Buda vilayetinden yer ve toprak verildiğinden bu ana vilayet zamanla oldukça küçülmüştü. Böyle olmakla birlikte eski şöhretinden kaybetmedi. Bazı ipuçlarımızdan anlaşıldığı gibi öteki beylerbeyleri kimi bakımlardan Buda valisine itaat etmek zorunda kaldılar. Örneğin 1608 sonu 1609 başlangıcı civarında kaleme alınan tarihsiz bir hükümde yapılacak yoklama ile ilgili olarak Kanije beylerbeyine şu şekilde bir emir verildi:

“Kale muhafazasında hizmette olanları başka ve muhafazada bulunmayıp aharın hizmetinde olup, ulufe alıp kendi havasında olanları başka defter edip bir suretin südde-yi saadetime ve bir suretin Budun muhafazasında olan… vezirim Ali Paşa’ya irsal eyleyesin. Ve ol serhatlerin cumhur-ı umuru müşarünileyhin rey-i saibine müfevvaz olmağın müşarünileyh ile haberleşip daima hüsn-i ittifak ve ittihatla serhaddin hıfz ü hiraseti ve esas-ı sulh ve ahdın teyit ve istihkamı babında say ve ihtimam eyleyesin.”[38]

Çeşitli yönetim bölgelerinin oluşturulması açısından uzun zamandan beri tartışılan bir nokta şudur: acaba Osmanlılar, buldukları idarî sınırları mı kabul ettiler ya da kendi fikirlerine göre yepyeni bir sistem mi oluşturdular. Kimi Balkan ülkelerinde eski birimlerin muhafaza edildiği Halil İnalcık ve başkaları tarafından daha önce ispat edilmişti.[39] Macaristan’la ilgili olarak Tibor Halasi-Kun tarafından benzer görüşler öne sürüldü.[40] Kendisine göre özellikle nahiyeler seviyesinde eski Macar il sınırları korunmuştu. Ancak ilk bakışta mantıklı gözüken bu savı kanıtlamak için neşrettiği haritalarda sadece defterlerden elde ettiği neticeler bulunmaktadır, Macar verilerini aynı titizlikle benzer haritalarla göstermedi. Böylelikle bir mukayese yapmak mümkün değildir.

Söz konusu mıntıkalarda nihaî sonuç ne olursa olsun, şimdiye kadar üzerinde durduğum bölgelerde ben eski sınırların yaşatılmış olmasını pek görmedim. Tam aksine. Örneğin Halasi-Kun’un araştırdığı topraklara yakın olduğu için ilginç olabilecek eski Zarând ilinde nahiye ve sancak hudutları ne önceki Macar idarî biriminin ne de asılzadelerinin tasarrufunda olan yerlerin sınırlarını izlediler.[41] Yukarıda anılan Mohaç sancağının parçalanması da bu tespitimi doğruluyor. Aynı şekilde (Şimontorna) Simontornya sancağı içindeki Endrik (Endred) nahiyesine ait köyler daha önce dört Macar iline bağlı bulunuyorlardı.[42] Macar açısından bakıldığında Tolna ilinin yerleşim yerleri dört sancak arasında taksim edilmişti.[43] Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama ülkenin çeşitli bölgelerinde eski Macar illerinin korunmamış olmasını kanıtlamak için bunlar da yeterlidir. Buna rağmen bu konuyu ileride de gündemde tutmak gerekecek: belki bazı asılzadelerin toprakları ile kimi nahiyeler arasında benzerlikler tespit edilebilecek. Bu alanda son zamanların sürprizi, neşredilen 1554 (Siçen) Szecseny sancağı defterinde köylerin adı yazıldıktan sonra sık sık hangi Macar kalesine bağlı olduklarının da not edilmiş olmasıdır.[44]

4. Macaristan’da Hizmet Yapan Ümeranın Gelirleri

Ümeranın gelirlerini tespit etme politikasına gelince diyebiliriz ki aşağı yukarı 1570-1580 yıllarına kadar yapılan tayinlerde atanan önde gelenlerin maaşı üzerinde pek fazla durulmadı, demek ki ilk olarak gönderilecekleri yer saptandı ve gelir kaynakları, ilgili bölgenin kapasitesi yetmediği halde, başka bölgelerden tamamlanmak suretiyle belirlendi. Yerli imkânların pek fazla aşılması istenilmedi ama ara sıra böyle atanmalar da yapıldı. Daha sonra, her sancağın icmalli hasları belli oldu ve yeni gelen ümeraya normal olarak aynı gelir kaynakları veriliyordu, onların dışına pek çıkılmadı. Bir dönem sonra bu icmalli haslar o kadar sabit oldular ki, toplam değerlerinin kaydedilmesi de lüzumsuz görüldü.[45] Bunun neticesi olarak bu kapsama giren köy ve kasabaların “hasılı” uzun vadede bile hiç değişmedi ve bu -kolayca yolsuzluklara imkân sağladığı için- orada yaşayanlar açısından sakıncalıydı.

5. Merkez ile Uçlar Arasındaki Mukayeseler

Şimdi Metin Kunt’un bazı tespitlerini Macar uçlarında izlenen pratikle karşılaştırmak istiyorum.

İlk olarak beylerbeyi ve sancakbeylerinin aynı görevde bulundukları süreyi ele alalım. Kunt’un saptamasına göre ister valilerin, ister sancakbeylerinin bir yerde kalmalarında zaman olarak bir kısalma vardır. Araştırdığı ilk dönemde, yani 1570 dolaylarındaki, yine pek fazla uzun olmayan müddetler 17. yüzyıla kadar hemen hemen yarıya inmiş bulunuyor.[46] Görev süresindeki bu kısalık ve azalma Macar topraklarında da müşahede edilebilir. 145 yıllık Osmanlı devri sırasında Buda’ya 101 beylerbeyi[47] tayin edildiğine göre ortalama vazife müddetleri bir buçuk yıl bile yoktu. Ancak vasatî dönem 16’ncı yüzyılda 21 ay iken (59 yılda 33 tayin) bu müddet 17’nci asırda 15 aya indi (86 yılda 68 atanma). Sancakbeyleri hakkında sadece 16. yüzyıla ait verilere sahibiz ve bunlara göre dört ele alınan livada da ortalama hizmet iki yıl civarında oynadı.[48] Yeni kurulan bir sancağa ilk olarak atanan beyler bazen daha uzun dönem için yerlerinde bırakıldı.[49] Bunun nedeni herhalde sancak kurma alanındaki muhtemel zorlukları aynı kişinin omuzlarına yüklemek istenmesiydi.

Kunt’un ikinci önemli ve önceki tahminlere zıt düşen neticesi, ümeranın imparatorluğun bir ucundan başka bir ucuna tayin edilmesi yerine, çoğunlukla komşu bölgelere atanmış olmalarının açık örneklerle kanıtlamasıdır.[50] Bu bakımdan da, ele aldığım bölgelerde hiç bir farkın olmadığı rahatlıkla söylenilebilir.[51] Hatta Buda vilayetinden Temeşvar vilayetine aktarılan bir idarecinin de Macar topraklarında kaldığını ilave edebiliriz.[52]

6. Macaristan’da Hizmet Yapan Ümeranın Ad Listeleri

Aynı yerde görev yapanlarla ilgili olarak bir soru daha aklımıza gelebilir. Acaba beylerbeylerinin ve sancakbeylerinin ad listeleri hangi ölçüde bir araya getirilebilir?

Mirmiranların tayin günü hakkında 16. yüzyılın seksenli yıllarına kadar Osmanlı kaynaklarında oldukça güvenilir bilgiler bulunmaktadır. Bunların sayesinde Antal Gevay tarafından 19. yüzyılın ortalarında yapılan liste[53] birkaç yerde düzeltilmelidir. Farklar yalnız birkaç günlük farklar, gene de mevcut. Bazı eksiklikler gösteren ikinci büyük dirlik tevcih defterinden,[54] yani 1588’den sonra Osmanlı arşiv kaynaklarından gelen bilgilerden mahrumuz ve bu dönemde Gevay’nin sık sık kullandığı Avusturyalı sefirlerin gönderdiği haberler ön plana geliyor. Maalesef “15 yıllık savaş” (1593-1606) devrinde bu veriler de seyrekleşiyor, çağdaş Osmanlı vakanüvisleri de yeterince güvenilir değildir. Daha sonraki tarih yazarlarından, özellikle Silahtar tarihinden ise çok yararlı malumat çıkartılabilir.

Bütün bunu göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki Gevay’nın Buda mirmiranları hakkında bir araya getirdiği liste -özellikle 160 yıl önce yapıldığını da düşündüğümüz takdirde- çok iyidir, keşke imparatorluğunun her vilayeti hakkında benzer bir liste hazırlansaydı. Ancak, Temeşvar vilayeti için aynı ölçüde güvenilir bir kılavuz derlemek mümkün değildir, çünkü bu ile karşı olan ilgi, Viyanalı sefirler arasında daha düşüktü. Bunun için belirli bir dönem için oradaki valileri bulmak oldukça güçtür. Gene de Erdel’in yakınlığı nedeniyle oradaki prenslerle mektup teatisinde bulunan paşaların adları ara sıra tatmin edici sıklıkla tespit edilebilir. 16’ncı yüzyılın sonunda ve 17’nci asır boyunca kurulan beylerbeyliklere atanan liderler için yine tarih yazarlarına ve kimi yerel arşiv belgerine, başta ilgili kişilerin mektuplarına baş vurulabilir. Yalnız Macarca kaleme alınan yazılarda geçen lakaplar bazen yanıltıcı olabilir.

Sancakbeylerine gelince, onları özellikle 16’ncı yüzyılda yakalayabiliriz. 1560 civarındaki birkaç yıl hariç ya ruznamçelerden, ya mühimme, ruus ve tapu defterlerinden, ara sıra başka kaynaklardan karşımıza çıkıyorlar; pek çok defa tayin edildikleri günü de biliyoruz. Ancak, 1590’dan sonraki dönemde zorluklarımız başlıyor ve bazen uzun yıllar için mirlivaların adı karanlıkta kalıyor.

7. Macaristan’da Hizmet Yapan Ümeranın Görevleri

Ümeranın görevlerini tespit etmek umumiyetle oldukça zordur, çünkü imparatorluğunun genel yaklaşımı gereğince bunlar ayrıntılı olarak hiç bir yerde belirtilmediler. Bundan dolayı bu konuya yalnız perakende verilerden ve kısıtlı ölçüde açıklık getirmek mümkündür. En belirgin vazife alanları mirmiran ve sancakbeylerine hitaben gönderilen fermanlardan veya ümeranın kendi yazılarından ögrenilebilir. Tabiatıyla Macar uçlarında ifa edilecek görevlerin merkezî bölgelere göre kimi bakımlardan değişik olduğunu öne sürmek için belgelere bile pek fazla gerek yoktur.

Gene de mühimme defterlerinde muhafaza edilen hükümler bu mevzu bakımından çeşitli yönlerden aydınlatıcı olabilirler. Bir taraftan emirlerin hangi önde gelene daha büyük sıklıkla gönderildiği anlaşılırken kime ne konuda daha ziyade hitap edildiği de açıklığa kavuşabiliyor. Yaptığım incelemelere göre[55] Macar uçlarında en çok ferman beylerbeylerine yollandı, oysa başka bölgelerde kadılar ve sancakbeyleri daha önemli sayıda hüküm aldılar.[56] Bunun nedeni, söz konusu bölgelerde askerî ve diplomatik ödevlerin ön planda kalması ve bu sahalarda sorumluluğun başlıca olarak mirmiranlara düşmesiydi. Bu tespitimiz her ne kadar doğru ise de, ele alınan mühimme kayıtlarının başka bir özelliği, merkezin inisiyatifi üzerine çok ender kaleme alınmış olmalarıdır. Devlet yalnız bazı askerî meseleler ve bunların arasında da harp malzemelerinin sağlanması ile ilgili olarak kendi isteklerini bildirdi, daha da ender tımar sisteminin işleyişi ve İstanbul’dan Buda’ya giden hazinenin teslimi gibi ehemmiyetli malî konularla uğraştı.

Demek ki hükümlerin çoğu merkeze gönderilen arzlara verilen yanıtlardan oluşuyordu. Fakat bu cevapların ekseriyeti nesnesel olmadığı ve kanun ile şeriata ait göndermelerden ibaret oldukları için pek fazla yol gösterici karakter taşımadılar. Bugünkü mantığımızla, cevabın böylesine sathî olacağını peşinen bilen bir ümeranın arzlarıyla hükümdara neden başvurduğunu, bürokraside lüzumsuz evrak çıkartma usulünün her zaman ve her yerde mevcut olmasını bilmemize rağmen de pek anlamıyoruz. Bu hususta aklımıza şu unsurlar gelebilir: Merkezle temasta bulunmak her yönetici için önemliydi, bu nedenle bekletilmesi mümkün olan problemleri büyük nezaketle padişahın dikkatine sunmuşlar. Bunu yapmakla, hassas vaziyetlerde sorumluluğu tek başlarına taşımaktan da kurtulmuşlar. Bazı durumlarda ise, örneğin reaya şikayetleri mevzubahis olduğu zaman, işin uzatılması idarecilerin çıkarına olabilmiş.

Yukarıdaki mülahazaları göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki Macar topraklarına atanan mirmiranlar sık sık, başta acil olan diplomatik meselelerde, divana danışmadan karar vermişler. Müstakil davranmanın tehlikesini, idama mahkum olabilmek ile birlikte, iyi bilmişler, buna rağmen bu yolu takip etmek zorunda kalmışlar. Buda beylerbeylerinin ne kadar serbest hareket edebildiklerini Habsburg hükümdar ve prenslerine gönderdikleri Macarca mektupları en açık şekilde gözlerin önüne seriyor.[57] Bazı gayretli beylerbeylerinin bunun da ötesine gitmesi ve mesela Kara Üveys Paşa’nın kalelerde boşalan yerleri kendi yetkisi çerçevesinde doldurması ve yaptığı atamalardan merkezi yalnız sonradan haberdar etmesi[58] yine bölgenin serhat olmasından kaynaklanıyor.

Buda paşası ile sancakbeyleri arasındaki ilişkiler, onları birbirlerine sıkı bağlamaktaydı. Beylerbeyi divanına mirlivalar da resmî üye olduklarından bir üst makamdakilerle muntazaman bir araya gelme olanağına sahiptiler. Gerek padişah fermanlarını ilettiğinde, gerekse kendi yetki alanına giren işlerle ilgili emirler verdiğinde mirmirana itaat etmek zorundaydılar.[59] Aynı zamanda toplantılar esnasında sancaklarında baş gösteren sorunlar hakkında özgürce konuşabildiler, öngörülen askerî harekâtla veya divanın önüne gelen herhangi konuyla alakalı düşüncelerini ortaya koyabildiler.

Yeni beylerbeyini tebrik etmek için beylerin Buda’ya gitmeleri gerekmekteydi.[60] Mirmiranın değiştirilmesi veya daha ziyade ölümünü takiben yeni yöneticinin gelişine değin bölgenin en deneyimli veya en saygıdeğer mirlivasının, günlük işlerin sürdürülmesi görevini üstlendiği de oldu.[61]

Sancakbeyleri kendi bölgelerinde hem en üst düzey askerî, hem de en üst düzey sivil yöneticilik sıfatını birlikte taşıdılar. Bu iki salahiyet alanının asıl ve daha önemli olanı birincisiydi, ancak çeşitli niteliklere sahip toprakları bünyesinde barındıran imparatorluk içinde mirlivaların seviyesinde de kimi bölgelerde birine, kimilerinde ise diğerine ağırlık verilmekteydi. 16’ncı yüzyıl Macaristanı’nda ön plana çıkan, doğal olarak, askerî yönlendirme göreviydi, çünkü neredeyse her gün küçük çaplı çarpışmalar vuku bulmakta, sık sık büyük seferler de düzenlenmekteydi. Merkezden bir talimat gelmesi veya Buda paşasının ön ayak olmasıyla önemli bir askerî manevraya başlandığında, sancaklarda bulunan ve hareket ettirebilecek güçler savaş yerine gitmek zorundaydılar.[62] Mirlivaların ana görevleri sancağın tımar sahiplerini bir araya toplamak, mücadele ve moral gücünü en üst seviyede tutmaktı.

Aynı zamanda, 1570’lerde ve 1580’lerde tutulan ruznamçelerin tanıklığına göre, sipahi gelirlerinin artırılması veya yeni dirlik tevcih edildikleri konusunda “patronlarının” gittikçe daha önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Doğal olarak mirlivaların yapabildikleri, tavsiyede bulunmakla kısıtlıydı, çünkü beylerbeyleri bile dirlik tevdi etme konusunda sınırlı haklara sahipti. Sipahiler açısından bu uygulama, tımar ve zeametlerin genellikle daha düşük nominal değerlerle tasarruflarına geçene değin gerekenden daha fazla beklemek zorunda kaldıkları dönemlerde özel bir önem kazandı. Fakat bu düzen beylerin etrafında kayırılıp korunanlardan oluşan bir grubun meydana gelmesi sonucunu da doğurabilirdi, ancak tavsiye mektubu genellikle sipahinin dirlik edindiği livanın beyi tarafından değil de, topraklarındaki bir savaşta yararlık gösterdiği veya bir hizmette bulunduğu idarî birimin yöneticisi tarafından yazıldı.

Sancakbeyleri kamu güvenliğinin pekiştirilmesi ve suçluların takibatıyla ilgili olarak her livada büyük sayıda emir aldılar. Macar uçlarındaki beylerin serhat kalelerindeki askerler tarafından esir edilenlerin kurtarılması, hatta Hıristiyan nüfusa karşı dışarıdan gelen tecavüzlerin engellenmesine çalısmaları yerel bir özellikti. Yukarıda anılan amaçlar doğrultusunda, başlıklarından da anlaşıldığı’na göre çoğunlukla sancakbeylerinin kaleminden çıkmış bir sürü protesto notası mevcuttur. Bunlar genellikle beylerbeylerini bilgilendirmek hedefiyle hazırlandı, ancak, kendilerine yönelik tecavüzler hakkında Macaristan’dan gelen şikâyetler söz konusu olduğunda, bunlardan diplomasi alanında da istifade edilebildi.

Macaristan’daki mirlivaların malî konulardaki rolleri ile alakalı olarak elimizde şimdilik az sayıda belge vardır. Bu verilerin ışığında, kalelerin onarımı veya donanımlarının sağlanması için paraların kendilerine gönderildiği ortaya çıkmaktadır. Hazineye girecek meblağların ödenmesi işlemi de sancakbeylerinin haberi olmaksızın gerçekleşemezdi. Bunların dışındaki vaziyetlerde ise maliye ile ilgili üst düzeydeki görevleri kabul edip etmedikleri daha çok girişimci bir ruha sahip olup olmadıklarına bağlıydı.[63]

Prof. Dr. Geza DAVİD

Eötvös Lorând Üniversitesi Türkoloji Bölümü / Macaristan

Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 9 Sayfa: 909-915

Dipnotlar :

[1] Klaus Röhrborn, Untersuchungen zur osmanischen Verwaltungsgeschichte. (Studien zur Sprache, Geschichte und Kultur des islamischen Orients. Beihefte zur Zeitschrift “Der Islam”. Hrsg. von Bertold Spuler. Neue Folge, 5.) Berlin-New York, 1973.

[2] İ. Metin Kunt, Sancaktan eyalete. 1550-1650 arasında Osmanlı ümerası ve il idaresi. (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 154.) İstanbul, 1978.

[3] I. Metin Kunt, The Sultan’s Servants. The Transformation of Ottoman Provincial Government, 1550-1650. (The Modern Middle East Series, 14.) New York, 1983.

[4] Krş. Géza David, Incomes and Possessions of the Beglerbegis of Buda in the Sixteenth Century. Soliman le Magnifique et son temps. Süleymân the Magnificent and His Time. (Publiés par/Edited by Gilles Veinstein). Paris, 1992, 385-398.

[5] Biraz sonra dirlik olarak verilen ilk üç köy hakkında bkz. Géza David, Buda (Budin) Vilayeti’nin İlk Tımar Sahipleri. Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi. Prof. Cengiz Orhonlu Hatıra Sayısı 12 (1982-1998), 57-61.

[6] İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Maliyeden müdevver defterler 34, y. 635v-640r.

[7] David, Incomes and Possessions. 386.

[8] Bu yerlerin sonraki durumu ile ilgili olarak bkz. Géza David, A Life on the Marches: the Career of Derviş Bey. Acta Orientalia Hungarica LIV (2001), 420.

[9] David, Incomes and Possessions. Çeşitli yerler.

[10] BOA, Tapu defteri 1044, s. 9-11.

[11] Tapu defteri 329, s. 12-14.

[12] Tapu defteri 345, s. 15-16.

[13] Krş. David, Incomes and Possessions. 394.

[14] Maliyeden müdevver defterler 34, y. 630r.

[15] Bkz. Géza David-Ferenc Szakaly, Üjabb adalék Tinodi Sebestyén tôrténetiroi hiteléhez. Hajdar bin Abdullah timâr-birtoka. Irodalomtör teneti Közlemenyek 1996/4, 481-489.

[16] Macaristan’ın Tuna ve Drava nehirlerinden kuzeye düşen topraklarında 1566 tarihine kadar kurulan sancakların listesi için bkz. Gyula Kâldy-Nagy, A Budai szandzsâk 1559. evi összeirâsa. (Pest megye multjâbol, 3.) Budapest, 1977, 9-10.

[17] Krş. Géza David, Ottoman Administrative Strategies in Western Hungary. Studies in Ottoman History in Honour of Professor V. L. Ménage. (Ed. by Colin Heywood and Colin Imber). Istanbul, 1994, 31-43.

[18] Tapu defteri 441.

[19] David, Administrative Strategies. 33-34.

[20] Géza David, Die Bege von Szigetvar im 16. Jahrhundert. Wiener Zeit-schrift für die Kunde des Morgenlandes in memoriam Anton C. Schaendlinger 82 (1992 [1993]), 67.

[21] BOA, Kepeci 214, s. 5; Mühimme defteri 4, s. 165, No. 1711.

[22] BOA, Ruznamçe 78, Sigetvar bölümü, s. 8-9.

[23] Géza David, Osmanlı Macaristanı’nda Toplum, Ekonomi ve Yönetim. 16. Yüzyılda Simontornya Sancağı. (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 81.), İstanbul, 1999, 18-19.

[24] Örneğin: Mühimme defteri 6, s. 336, No. 708.

[25] Tiryaki Hasan Paşa’nın gazaları ve Kanije savunması. Hazırlayan: Vahit Çabuk. (Tercüman 1001 Temel Eser, 129.) İstanbul, 1978, 74.

[26] Kepeci 344, s. 98; Maliyeden müdevver defterler 15567, s. 309.

[27] Mühimme defteri 73, s. 104, No. 236.

[28] Mühimme defteri 73, s. 412, No. 905.

[29] Maliyeden müdevver defterler 15567, s. 308, 353, 354-355.

[30] Kepeci 344, s. 362.

[31] Kepeci 344, s. 13, 317; Maliyeden müdevver defterler 15567, s. 73, 184; Maliyeden müdevver defterler 16052, s. 37, 51.

[32] A papai var felszabaditâsânak négyszaz éves emlékezete 1597-1997. A bevezetö1 tanulmanyt irta és az okmanytarat összeallitotta Géza Palffy. Papa, 1997, 101-110, 112-113, No. 6-14, 16-17.

[33] Târih-i Na’imâ. I. İstanbul, 1281, 210. Macarca bir mektubu için bkz. A papai var. 114, No.

[34] Selâniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selâniki. Haz. Mehmet İpşirli. (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 3371.) İstanbul, 1989, II, 705.

[35] A papai var. 112, No. 16.

[36] C. F. Finkel, French Mercenaries in the Habsburg-Ottoman War of 1593-1606: the Desertion of the Papa Garrison to the Ottomans in 1600. Bulletin of the School of Oriental and African Studies XV (1992), 463, not 62.

[37] Kepeci 344, s. 435.

[38] Kepeci 71, s. 156. (Çeviriyazıda bugünkü imlâ kullanılmıs1tır.).

[39] Halil İnalcık, Hicri 835 tarihli su1ret-i defter-i sancak-i Arvanid. Ankara, 1954, Çeşitli yerler. Aynı Yazar, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar. Ankara, 1954, 159. Oblast Brankovic1a. Opsirni katastarski popis iz 1455. godine. Priredili: Hamid Hadz1ibegic1, Adem Handzlic, Eşref Kovacevic. (Monumenta Turcica historiam slavorum meridionalium illustrantia. Tom. 3. Serija II. Defteri, Knjiga 2, sv. 1-2.) Sarajevo, 1972. II. f. 1v.

[40] Tibor Halasi-Kun, Ottoman Toponymic Data and Medieval Boundaries in Southeastern Hungary. From Hunyadi to Râköczi. War and Society in late medieval and early modern Hungary. Ed. by J. M. Bak-B. K. Kiraly. Brooklyn, 1982, 243-250, 6 harita. Aynı yazar, Some Notes on Ottoman Mufassal Defter Studies. Raiyyet Rüsu1mu. Essays presented to Halil İnalcık on his Seventieth Birthday by his Colleagues and Students. Journal of Turkish Studies. Türklük Bilgisi Araştırmaları 10 (1986), 165.

[41] Bkz. Géza David, Elek az oszman hödoltsag koraban. Tanulmanyok Elek tôrténetéhez I. (Eleki évszazadok, 1.) (Szerk. Péter Havassy). Elek, 2000, 87-88.

[42] David, 16. yüzyılda Simontornya Sancağı. 176-182.

[43] Bunlar: Buda, Mohaç, Simontorna ve (Seksar) Szekszard livaları.

[44] Elö1d Vass, A Szécsényi szandzsak 1554. évi adöösszeirâsa. A Nögrad megyei muzeumok évkônyve XVIII. Salgötarjan, 1993, 7-101. Benzer, ancak daha ender uygulanan pratik İstolni Belgrad livasında da gözlemlenebilir: Die Steuerkonskription des Sandschaks Stuhlweißenburg aus den Jahren 1563 bis 1565. Unter Mitwirkung von Istvan Hunyadi bearbeitet von Josef Matuz. A székesfehérvari szandzsak 1563-1565. évi adöösszeirâsa. Hunyadi Istvan közremü1ködésével ^zzéteszi Matuz Jözsef. (Islamwissenschaftliche Quellen und Texte aus deutschen Bibliotheken. Hrsg. von Klaus Schwarz, 3.) Bamberg, l986, 27-30, 72-75.

[45] 17. yüzyıldan kalma ümera listelerinde ve başka belgelerde beylerbeyi ve sancakbeyi haslarının miktarının hiç bir zaman göstermeyişine de sebep bu olabilir kanaatindeyim. Aynı yere giden her yöneticiye aynı gelir kaynakları tahsis ediliyordu, valilerin kimilerine ise birkaç sancağın icmalli hasları arpalık şeklinde ilaveten veriliyordu.

[46] Kunt, Sancaktan Eyalete. 74-84. Aynı yazar, The Sultan’s Servants. 67-76.

[47] Bkz. Geza David, The Penultimate Beylerbeyi of Buda. Studia in Honorem Professoris Verae Mutafcieva. Ed. by Evgeni Radushev, Zara Kostova, and Valeri Stoyanov. Sofia, 2001, 87-94.

[48] Geza David, The Sancak begis of Arad and Gyula. Acta Orientalia Hungarica XLVI (1992/93) [1994], 160. Aynı yazar, 16. yüzyılda Simontornya sancağı. 32. Aynı yazar, Die Bege von Szigetvar. 95. Aynı yazar, Mohacs-Pecs 16. szazadi begjei. Pecs a törökkorban. (Tanulmanyok Pecs törtenetebö1l, 7.) (Szerk. Ferenc Szakaly). Pecs, 1999, 85.

[49] Önceki nottaki yazılarımdan anlaşıldığı gibi hem Gyula, hem Peçuy ve Zigetvar sancağında bunu görmek mümkündür.

[50] Krs1. not 46’da gösterilen yerler.

[51] Not 48’da sıralanan yazılarımda bunu doğrulayan bilgiler sunulmuştur.

[52] Konumuzla alakalı olarak Türkiye’de çıkan yalnız bazı noktalarda yeterince güvenilir gözükmeyen bir çalışma için bkz. Sadık Müfit Bilge, Osmanlı hakimiyetindeki Macaristan’ın tarihi coğrafyası ve idari taksimatı. OTAM 11 (2001), 33-81.

[53] Antal Gevay, A’ budai pasak. Becs, 1841.

[54] Kepeci 262.

[55] Adı geçen sondaj 3, 5, 68, 69, 70, 71, 72, 73 ve 77 numaralı mühimme defterlerinden seçilen toplam 200 kayıta dayanıyor.

[56] Josef Matuz, Das Kanzleiwesen Sultan Süleymans des Prächtigen. (Freiburger Islamstudien, V.) Wiesbaden, 1974, 103.

[57] A budai basak magyar nyelvü1 levelezese. I. 1553-1589. Szerk. Sandor Takats, Ferencz Eckhart, Gyula Szekfü1. Budapest, 1915. Gustav Bayerle, Ottoman Diplomacy in Hungary. Letters from the Pashas of Buda, 1590-1593. (Indiana University Publications, Uralic and Altaic Series, 101A.) Bloomington, [1972]. The Hungarian Letters of Ali Pasha of Buda 1604-1616. Ed. by Gustav Bayerle. Budapest, 1991.

[58] Claudia Römer, Osmanische Festungsbesatzungen in Ungarn zur Zeit Murads III. Dargestellt anhand von Petitionen und Stellenvergabe. (Österreichische Akademie der Wissenschaften, Schriften der Balkan-Kommission. Philologische Abteilung, 35.) Wien, 1995, 63-67.

[59] Gyula Kaldy-Nagy, Haracs-szedö1k es rajak. Török vilag a 16. szazadi Magyarorszagon. (Kölrösi Csoma Kiskönyvtar, 9.) Budapest, 1970, 90-91.

[60] A budai basak. 384-385.

[61] Gevay, a.g.e. 10, No. 12.

[62] Bölgenin güvenliğini sağlamak üzere sancak topraklarında kalanların başına uygun bir şahıs “baş ve buş” olarak seçildi. Krş. Kepeci 5000.

[63] Ayrıntılar ve daha alt seviyedeki yöneticilerin vazifeleri ile iligili olarak bkz. David, 16. Yüzyılda Simontornya Sancağı. 20-40.