ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : DOĞA YASALARI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER -2-

Nasıl ve niçin…ve … “akıllı tasarım”

Şimdi artık bazı “alengirli” konulara geldik. Ele alınacak olan konular doğrudan din ve Tanrı inancını ilgilendirdiği için elbette, doğaları gereği, her tür yoruma ve tartışmaya açıktır. Kitaplarında Dr Hawking ve L.Mlodinow bu konuları tarafsız bir üslup ile anlatmışlar. Ben de onların anlayışını takip edeceğim. Üstüne basa basa belirtmek isterim; asla şu veya bu inancı öne çıkarmak veya kötülemek gibi bir gayem yoktur. Sadece, “tezleri” ve “anti-tezleri” tarihsel akış içinde belirtmek istiyorum. Karar, okuyanlara aittir.

Doğal süreçler incelenirken, ister istemez ortaya “nasıl” ve “niçin” soruları çıkar. Birinci soruya bilimsel düşünce kendi yöntemleri içinde cevap arar. İşin içine tanrıları, ruhları, lanetlenmeyi, cezalandırılmayı, iyilik meleklerini ve benzer inançları katmadan doğanın işleyişi yine doğanın kendi kanunlarına uygun olarak açıklanır. Bir nesnenin yüksekçe bir yerden düşmesinden tutun, bir kova içindeki suyun döndürüldüğünde gösterdiği davranışa, hastalığa yol açan bir mikrobun yaşam çevrimine kadar her şey formüle edilebilir, modellemesi ve matematiği geliştirilebilir. Bunlar elbette basit süreçler değildir, bazen bir modeldeki yanlışlığın farkedilebilmesi için yüzyılların geçmesi gerekebilir. Yine de “nasıl” sorusuna cevaplar getirilir.

Ama “niçin” sorusu farklıdır. Bir şeyin oluş sebebini sorduğumuzda ister istemez “amaca” yönelik sorgulamalar yapmaya başlarız. Dünyanın bir amacı var mıdır, nesnelerin belli bir formda olmalarının veya bir yasaya uymalarının amacı var mıdır? Elmanın lezzetli olmasının, suyun, havanın ve Güneş’in bize yaşam vermesinin amacı var mıdır? Bunlar sadece doğalarının gereğini mi yerine getirirler yoksa varoluşlarının insana yönelik özel bir misyonu var mıdır? Öyle görünmekte ki insanlar yüzyıllar boyunca, doğanın işleyişini incelerken ona tanrısal amaçlar, misyonlar yüklemiş durumdalar. S.Hawking ve L.Mlodinow’dan alıntılamaya devam ediyorum.

Şeylerin belli bir amaca hizmet etmek için davrandıkları düşüncesi yüzyıllar boyunca pek çok düşünürü etkiledi. 13. yüzyılın başında ilk Hristiyan filozoflardan olan Aquino’lu Aziz Tommaso (1225-1274) bu görüşü benimseyerek Tanrı’nın varlığının ispatı olarak kullandı: “Cansız nesnelerin sonlarına tesadüfen değil, kasıtlı olarak ulaştığı açıktır. Bu nedenle, doğadaki her şeyin bir yolu ve bir sonu olmasını buyuran akıllı bir varlık mevcuttur.” Hatta, 16. yüzyıl gibi geç bir tarihte bile büyük Alman astronomu Kepler (1571-1630), gezegenlerin duyuma sahip olduklarına, “zihinleriyle” kavradıkları hareket yasalarına bilinçli olarak uyduklarına inanıyordu.

Yukardaki kısacık pasajda, bugün bile hararetle tartıştığımız temel soruları görebilirsiniz. Açıyorum:

1. Eğer ortada “doğa yasaları” varsa, bir “yasa koyucunun” olması gerekmez mi?

2. Eğer ortada, elma gibi, böcek gibi kompleks bir canlı varsa, o zaman, bunların ardında akıllı bir varlığın, bir zekanın olması gerekmez mi?

Bertrand Russell

Öncelikle birinci soruya değinmem gerekmekte. Bu soruya karşı en güzel yaklaşımlardan birini İngiliz felsefeci Bertrand Russell getirmiştir. (1872-1970) Russell, ilk olarak 1925 yılında basılan “göreliliğin ABC’si” (ABC of Relativity) isimli çalışmasında, Albert Einstein’in özel ve genel görelilik kuramlarını gerçekten şaşırtıcı bir ustalıkla, konuya aşina olmayanlara aktarır. Eğer bu çalışmayı okumadı iseniz, mutlaka bir yerlerden bulup okumanızı öneririm. Sadece bilimsel ve felsefî bir yapıt değil, aynı zamanda bir edebiyat ziyafetidir. Ben defalarca okudum ve her seferinde ayrı bir keyif aldım. Russell, çalışmasına şu cümle ile başlar: “Herkes Einstein’in harika bir şey yaptığını söyler ama hiç kimse gerçekte ne yaptığını bilmez.” Sonra Russell, havadaki bir balonun içinde bulunan ve karanlıktan dolayı etrafını göremeyen bir gözlemcinin, içinde bulunduğu ortam hakkında ne tür çıkarımlarda bulunabileceğini sorgulamaya başlar. Özel ve genel görelilik kuramlarında zaman, kütle ve hız arasındaki ilişkileri açıkladıktan sonra, konunun can damarına gelir. Ortada, bir yasa koyucu tarafından konulan doğa yasaları mı vardır, yoksa bu sadece bizim doğayı algılamamızdan kaynaklanan bir yanılsama mıdır? Bir başka ifade ile, bizler her gün çeşitli ve güçlü etkiler, fenomenler gördüğümüz için mi bunları asla değişmeyen, olası tek gerçeklik olarak kabul eder ve sonra bunların ardında bir yasa koyucu aramaya başlarız ?

Bazı felsefi ekoller, insan zihninin “alışkanlıktan” dolayı herhangi bir varoluş durumuna adapte olduğunu ve aklın da bu şablon içinde kalıplaştığını öne sürerler. Kalemi havaya atarız ve yere düşer, bu kadar basittir. Aslında biz bunu, orta yerde bir “yasa” olduğu için değil, her gün gördüğümüz ve o fenomene alıştığımız için kabul ederiz. Eğer, çok farklı yaşam koşullarında yaşayan canlılar olsaydık, şimdi normal kabul ettiğimiz durum “anormal” olacak, anormal olarak kabul ettiğimiz durum ise “normal” görünecekti. Bu sorgulamayı yapanlardan biri de, aslında çok dindar bir insan olan Baruch Spinoza idi.

Baruch Spinoza

(1632-1677) Spinoza, insanın kan damarlarında dolaşan bir parazitin kendisini ne tür bir varoluşsal konum içinde hissedeceğini sorguluyordu. Açıktır ki, bizim için çok önemli olan yerçekimi kuvveti, o parazit için önem taşımayacaktı, hatta böyle bir şeyin varlığından bile haberi olmayacaktı. Parazitin bakış açısından bazı şeylerin etrafta öylece “uçuşması” son derece normal kabul edilecekti. (Etrafınızda taşların, ağaçların, çiçeklerin ve bir sürü şeyin uçuştuğunu hayal edin.) Kendi içinde bulunduğu “varoluş koşullarından” yola çıkan parazit, bizimkinden çok farklı doğa yasalarına ulaşacak ve bu yasalar onun kendi gerçeklikleri olacaktı. O zaman bizler, kendi varoluş konumumuzdan dolayı geliştirdiğimiz “yasaları” neye dayanarak mutlak gerçeklikler olarak görüyorduk? Spinoza tanrısız bir insan değildi, O’na inanıyordu, hatta Tanrı’nın varlığını bir dizi aksiyom yolu ile ispat etmeye çalıştığı meşhur Ethica kitabını bile yazdı. Sorun şuydu ki, Spinoza’nın “tanrısı” ile, aynı tanrının kendini dışavurum yolu olan “doğa” birbirlerine çok fazla benzemekteydi ve bu durum Hollanda’daki gelenekçi Yahudileri rahatsız etti. Amsterdam Yahudi cemaati tarafından yargılandı, dinsiz olarak görüldü ve cemaatten aforoz edildi! Bu da “inancın” ne kadar farklı yorumlanabileceğine bir örnek. Katı ve asla taviz vermeyen bir ateist için Spinoza koyu bir dindar olarak görülebilirken, gelenekçi dindarlar ise onu dinsiz ve sapkın ilan ediyorlardı!

Eğer bir yasa varsa, bunun ardında bir yasa koyucu olmalıdır” fikrine karşılık, bizim doğadaki her tür akışı incelerken bunları “yasa” olarak yorumladığımız fikri gelişmekteydi. Doğadaki şeyler kendilerine deklare edilen belli yasalara uymuyorlardı, onların hareketini biz yasa olarak yorumlamaktaydık. Eğer hareketleri, ortak olarak gözlemlediklerimizden farklı olsa idi, bu sefer de o hareketleri ayrı bir yasa olarak yorumlayacak ve alıştığımızdan farklı bir matematik geliştirmek zorunda kalacaktık.

İkinci soruya gelince: Eğer ortada, elma gibi, böcek gibi kompleks bir canlı varsa, o zaman, bunların ardında akıllı bir varlığın, bir zekanın olması gerekmez mi? Dahası, hiçbir tasarım yeteneğine sahip olmayan ve tamamen doğal güdülerle hareket eden canlılar, kendi içlerindeki tasarımı nasıl oluşturabilirler ?

Bu sorular, günümüzde bile farklı dinlere mensup dindarlar tarafından kullanılan “akıllı tasarım” argümanına gönderme yapar. Aquino’lu Aziz Tommaso gibi ruhiyatçı düşünürler, ortaya, çürütülmesi gerçekten de çok zor olan bir argüman koymuşlardır. Hristiyan teologlar bunu kısaca şöyle açıklarlar.

Diyelim ki ormanda gezinirken, yerde bir köstekli saat buldunuz. Ne düşünürsünüz ? Muhtemelen saati birisi orda unutmuştur veya düşürmüştür. Bir sürü farklı ihtimal olabilir. Fakat bir şeyi düşünmezsiniz. Tam da saatin bulunduğu yerde, toprağın veya çeşitli maden filizlerinin eridiğini, saatin camını oluşturacak kadar inceldiğini, şeffaflaştığını, sonra yuvarlak bir görünüm aldığını; bunların ardından akrep, yelkovan, çeşitli pimler, dişliler ve spirallerin ısı ve rüzgarın etkisi ile, birbirlerine mükemmel uyacak biçimde şekillendiğini, bunların biraraya gelerek tek seferde ve “tesadüfen” birleştiklerini düşünmezsiniz. Bu öylesine uzak bir ihtimaldir ki, gerçekleşmesi için evrenin bilinen yaşı bile yetmez. Buraya kadar benim de hiçbir itirazım olamaz. Ortada bir “tasarım” varsa, elbette onun ardında bir tasarım süreci ve tasarımcılar, imal ediciler bulunacaktır.

Peki, doğa gerçekten böyle mi işlemektedir? Doğa, bir “tasarımcının” ortaya koyduğu şaşmaz kurallar çerçevesinde mi işlemektedir, yoksa tüm bunların farklı bir açıklaması olabilir mi? Acaba insan kendisine ait olan tasarım yeteneğini doğaya uyarlarken ve doğayı da böyle işliyormuş gibi düşünürken “insanca” bir yanılgı içinde olamaz mıydı ?

Bu sorulara daha sonra yeniden dönmek üzere, şimdilik Ortaçağa hakim olan genel düşünce üzerinden ilerliyeceğim. Yüzyıllar boyunca, bilimsel düşünce ile dinsel düşünce kucak kucağa ilerlediler. Filozoflar, teologlar, doğa bilimciler şeylerin ardındaki davranış mekanizmalarına ulaşıyorlar, fakat bunları yorumlamakta ciddi görüş ayrılıklarına düşüyorlardı. Kitaptan alıntılıyorum:

O dönemlerde insanla fizik yasaları arasında net bir ayrım yoktu. M.Ö. 5. yüzyılda, örneğin, Anaksimandros, her şeyin bir ilk cevherden ortaya çıktığını ve “yaptıkları kötülüklerin cezasını ödemek” için yeniden ona (bu ilk cevhere) geri döndüğünü yazmıştı. İyonyalı yazar Herakletios’a göre Güneş, adalet tanrıçası peşinde olduğu için bu şekilde hareket etmektedir. (…) Bu gelenek, yüzyıllar boyunca Yunanlıları izleyen pek çok düşünürü de etkiledi. Doğanın yasalarına uyulması gerektiği düşüncesi, eskilerin doğanın nasıl böyle davrandığına değil, niçin böyle davrandığına odaklandıklarını gösteriyor. Antik çağlarda kesin ölçümler ve matematiksel hesaplamalar yapmak her bakımdan zordu. Aritmetik için çok ikna edici bulduğumuz on rakamlı sistem ancak MS 700’lü yıllarda, bu konuda dev adımlar atan Hindular sayesinde bulunmuştur. Toplama ve çıkartma için kullanılan kısaltmalar için ise 15. yüzyılı beklememiz gerekti. Eşittir işareti ve zamanı saniyesine kadar ölçen saatler 16. yüzyıldan önce mevcut değildi.

Aristotales, fizik yasalarının içine bir parça dinsel düşünce kattı. Örneğin, onun hareket kuramına göre, ağır cisimler ağırlıklarıyla orantılı olan sabit bir hızla düşerler. Nesnelerin düşerken hızlarının arttığı gerçeğini açıklamak için yeni bir ilke icat etti. Doğal durma noktalarına yaklaşan nesneler daha bir “coşkuyla” ilerler ve bu yüzden hızları artar. Bu ilke, günümüzde cansız nesnelerden çok bazı insanlar için daha uygunmuş gibi görünüyor. Aristotales’in kuramları genel olarak çok az öngörü değeri taşısa da insan düşüncesini yaklaşık iki bin yıl boyunca egemenliği altına aldı.

Yunanlıları takip eden Hristiyanlar, evrenin onlara ilgisiz kalan doğa yasaları tarafından yönetildiği görüşünü reddettiler. Ayrıca insanların bu evrenin merkezinde ayrıcalıklı bir yere sahip olmadığı düşüncesini de reddettiler. Ortaçağda tutarlı bir felsefe sistemi olmasa da genel eğilim, evrenin Tanrı’nın oyun alanı olduğu yönündeydi ve doğal fenomenler yerine din üzerine çalışmak çok daha değerli görülüyordu. (Dr Hawking konuya değinmemiş, ben eklemek isterim, din üzerine çalışmanın sadece teolojik değil siyasal, ekonomik ve sosyal sınıf atlama gibi sebepleri de bulunmaktaydı.) 1277’de, Paris Piskoposu Tempier, Papa XXI. Johannes’in talimatları üzerine harekete geçerek 219 maddelik bir lanetlenecek günahlar veya sapkınlıklar listesi yayınladı. Bu sapkınlıklar arasında doğa yasaları düşüncesi de vardı. Çünkü bu düşünce Tanrı’nın kadir-i mutlak oluşuna aykırıydı. Birkaç ay sonra sarayın tavanı üzerine çöktüğünde Papa Johannes’in yerçekimi yasası yüzünden ölmesi ilginçtir.

Doğanın yasaları kavramı 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi, fiziksel nesnelere ilişkin animist bir görüşe sahip olmasına karşın, bu fikri modern bilim anlamında ilk kavrayan Kepler olmuştur. (Burda bir saptama yapmak isterim. Semavi dinlerin teologları animizmi her ne kadar reddetmiş, onu sapkınlık, Tanrı’ya ortak koşmak gibi göstermiş olsalar da, pratikte animist yaklaşımlar sergilemişlerdir. Yalnızca, bu animizm kılık değiştirmiş, eski çağlarda, bir ruha “canlılığa” sahip olduğu için davranan şeylerin yerine, Tanrı’ya kavuşmak için veya onun dileğini yerine getirmek için davranan şeyler almıştır. Animist inanç, insanlığın bilinen en eski inançlarından biridir.)

Galilei (1564-1642) bilimsel çalışmalarında “yasa” sözcüğünü kullanmamıştır; buna rağmen pek çok yasanın açığa çıkmasını sağlamış, bilimin temelinin gözleme dayandığını ve bilimin amacının da fiziksel fenomenler arasında varolan nicel ilişkilerin araştırılması olduğunu savunmuştur. (Galilei’nin düşünce biçimini merak edenlere, Tübitak bilim yayınlarından çıkan “Galileo’nun buyruğu” kitabındaki “nesnelerin düşüşleri üzerine bir diyalog” bölümünü okumalarını tavsiye ederim. Bu uzun diyalogta Galilei açıkça doğa yasalarından söz etmez, ama nesnelerin düşüş biçimlerini açıklarken kullandığı yöntemlerdeki doğal yasaları farketmemek imkansızdır.) Ancak, doğa yasaları kavramını bugün anladığımız haliyle açık ve ayrıntılı biçimde formüle eden ilk kişi Rene Descartes (1596-1650) olmuştur.

-devam edecek

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: