ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : DOĞA YASALARI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER -5-

“Bilimsel determinizm” (yasaların belirleyiciliği, zorlayıcılığı) sadece bilimin değil felsefenin ve teolojinin de ilgisini çeken bir konudur. Çünkü eğer bu sav doğru ise, ahlak anlayışımız ve “özgür irade” gibi konularda ciddi anlamda sorgulamalar yapmamız gerekecektir. Bilinç ve özgür irade sorunu gerçekten de anlaşılması, yorumlanması en zor konulardan biridir. İnsan, davranışlarını kendi “benliğinin” ve “özgür iradenin” yönetiminde, bazı toplum, ahlak ve din yasalarına uyarak mı belirler, yoksa hiç farkında bile olmadığı doğa mekanizmalarının etkisinde mi yönlendirilir? Bizler bir şeyleri “tercih ettiğimizi” zannederken, gerçekten de bilinçli bir tercih mi yapmaktayız? Dahası, “bilinç” nedir? Bu konu günümüzde pek çok bilimin ilgi alanına girmiştir. Bilgi yönetimi, paralel zeka, genel nöroloji, bilişsel nöroloji, nöro-psikoloji, genel psikoloji ve bilinçaltı çalışmaları gibi. Ortada farklı kuramlar ve sorular bulunmaktadır. Örneğin, bilişsel tayfın fizyolojisi veya fenomenal hislerin nöral temelleri gibi.

Fizik biliminin, yakın uzayda (Newton fiziğinin kullanıldığı Dünyasal uzay-zaman algılamında) geçerli olan yasalarına göre ise bilimsel determinizm bir gerçektir. Evrende, geçmişte gerçekleşmiş, şu anda gerçekleşen ve gelecekte gerçekleşecek olaylar bilimsel yasalarla belirlenmiştir ve bu olayların gerçekleşmeleri zorunludur. Bu, çok iddialı bir görüş gibi görünse de sakın hafife almayın, bu sayede Ay ve Güneş tutulmaları, kuyruklu yıldız geçiş zamanları vb kesinlikle öngörülebilir. Fakat, tüm “evren” söz konusu olduğunda, mesela işin içine atomlar girmeye başladığında bilimsel determinizmden emin olunamaz veya farklı yorumlar getirmek gerekebilir. Konuyu fazla dağıtmadan, kitaptan alıntı ile devam ediyorum.

Pierre Simone Laplace

Bilimsel determinizmi ilk kez ve açık bir biçimde ortaya koyan ismin Laplace olduğu kabul edilir. Evrenin belirli bir zamandaki verili durumunda, eksiksiz bir yasalar dizisi onun hem geleceğini, hem de geçmişini tam olarak belirleyebilir. Bu durum, mucize olasılığını veya Tanrı’nın oynayacağı etkin bir rolü dışlar. Laplace’nin formüle ettiği bilimsel determinizm, doğa yasalarında bir istisna (örneğin mucize) olup olmadığı sorusuna bilim insanının verdiği yanıttır. Aslında bu, bütün çağdaş bilim için temel bir dayanak ve bu kitabın başından sonuna kadar önemini koruyacak bir ilkedir. Bilimsel bir yasa, sadece doğaüstü bir varlığın müdahale etmemeye karar verdiği durumlarda geçerli olacaksa, o zaman bir yasa değildir. Bunu fark eden Napoleon, Laplace’e Tanrı’nın bu resmin neresinde olduğunu sorar. Laplace’nin yanıtı “Efendim, o varsayıma ihtiyacım olmadı” şeklindedir.

Diferansiyel denklemler üzerine çalışmaları ile tanınan matematikçi ve gökbilimci Pierre Simon Laplace, (1749-1827) denebilir ki bilimsel determinizmi en uç noktaya taşımış ve bilimsel kuramlardan Tanrı faktörünü tamamen çıkarmıştır. İmparatora anlattığı evren modelinde kendisine Tanrı’nın o modelde nerde olduğu sorulduğunda meşhur cevabını vermiştir: “Sire, je n’avais pas besoin de cette hypothèse-là.” (Efendim, böyle bir hipoteze ihtiyacım olmadı!) Görüldüğü gibi, Tanrı fikri artık bir hipotez olmaya başlamıştır; üstelik bazılarına göre, gereksiz bir hipotez. Ben, bilimsel determinizm konusunda Laplace’in çok genellemeci davrandığını düşünmekteyim. Fakat, bilimsel kuramlara Tanrı’nın, herhangi bir dini inancın katılmaması gerektiğini kabul ederim. Hatta, kuramı geliştiren kişi dindar bir insan olsa dahi. Dini inançların sonu gelmez. Bunları bilimin disiplini ile harmanlamak acaba ne derece doğrudur? Somut bir örnek vermek isterim. Çeşitli hastanelerde başhekim olarak da görev yapan merhum Dr. Haluk Nurbaki kanser ve radyoloji alanındaki çalışmaları ile ünlenmiştir. Kendisinin meslekî kariyerine ve bilgisine elbette saygı duyarım. Fakat, bazılarını okuduğum “İnsan Bilinmezi, Tek Nur, Sonsuz Nur” gibi çalışmalarında dini inançları ile bilimi bence çok keyfi olarak karıştırmış ve gereğinden fazla iddialı konuşmuştur. Mesela bir kitabında, bir insan ölürken, tam ölüm anında şeytanın ona göründüğünü ve yüzündeki maskeyi çıkararak insana attığı kazığı açıkladığını yazmıştır. Bunu neye dayanarak öne sürmektedir? Böyle bir fenomen gerçekten gözlemlenmiş midir? Farklı dinlerdekilerin durumu ne olacaktır? Şeytan diye bir şeyin varlığı konusunda somut bulgulara rastlanmış mıdır? Eğer böyle bir durum yoksa, neye dayanarak bunu bir gerçeklik olarak okuyucusuna aktarmaktadır?
Bu iddiasını bir bilimsel makale haline getirip meslekdaşları arasında yayınlayabilir mi? Veya bir uluslararası bilimsel makale olarak yayınlayabilir mi?

Söylememe gerek yok ki, bu tarz kitaplar iyi para kazandırmaktadırlar. (Bilim kurguyu hariç tutuyorum. Bilim kurgu edebiyatın/sinemanın bir dalıdır ve belli gerçekliklere dayanarak geleceğe yönelik düşünceleri sanat çerçevesi içinde aktarır.) İnsanlar her zaman bilinmeyeni merak ederler ve bazı insanlar doğrudan bilimin kendisine müracat etmek yerine, bu tarz kitaplara rağbet etmektedirler. Aslında, birer düşünce deneyi olarak hiçbirine itirazım yok. Fakat, bilim ile dinsel inançların keyfî bir şekilde karıştırıldığı kitaplar piyasada çok iddialı başlıklarla satılmaktadırlar. “Bu kitap tüm hayatınızı değiştirecek! Evrenin sırlarını öğrenin! Gizli bilimlerin kapısı size açılacak!” gibi. Hemen her tür inançla bilimin bulguları harman edilebilmektedir. Şöyle bir sıralarsam: Antik Mısırlıların dinleri, Hindu inançları ve karma felsefeleri, uzaylılardan mesaj aldıklarını iddia eden “seçilmiş” kişilerin evrensel duyuruları, İslam inançları ve Kur’ana dayalı çıkarımlar, tasavvuf ve vahdet-i vücut görüşlerinin fiziğe uyarlanması, çağdaş Hristiyanların İncil üzerine görüşleri, Hz İsa’nın gerçek kurtarıcı olduğu şeklindeki inanışlar, kayıp kıtalar ve bazı esrarengiz yıldızlarla ilgili senaryolar (örneğin Immanuel Velikovsky’nin “Çarpışan Dünyalar” isimli kitabı gibi), Dünya’daki hayatı uzaylıların başlattığını savunanların görüşleri (Tanrıların Arabaları ve Alternatif Dünya Tarihi gibi), doğaüstü olaylar ve parapsikolojik fenomenler (telepati, telekinezi, poltergeist, pirokinezi, astral bedenler, ESP kuramları, satanizm, çeşitli hayalet öyküleri) … ilk aklıma gelenler.

Gerçekten, bedenden bağımsız bir ruhumuz var mıdır, yoksa bu, insanın ölüm gerçeğine karşı geliştirdiği bir hayal midir?

Elbette ki, bu kitaplarda yazılı olanlar bütünü ile saçma değildirler. Ayrıca, zihnimizi esnek tutmak ve yeni fikirlere açık olmak son derece önemlidir. Fakat, temkinli olmakta, yazılan her şeye hemen inanmamakta fayda vardır. Çoğu insanın unuttuğu nokta şudur ki, bir “tez”, “hipotez” veya “kuram” geliştirmek öylece kafadan sallamak demek değildir. Bunun hiçbir değeri yoktur. Her insan sadece hayal gücünü kullanarak akla gelebilecek her tür senaryoyu geliştirebilir. Oysa bilimsel kuramlar, daha önce var olan bir bilimsel gelişim tarihçesi ve disiplini üzerine kurulurlar. Ayrıca, kuramı öne süren kişi, kuramını bilimsel yöntemler ile desteklemek zorundadır. Albert Einstein, ışığın davranışından hareketle özel ve genel görelilik kuramlarını geliştirmiştir ama kuramları Newton fiziğini dışlamamaktadır. Sadece, onu daha uzun mesafelerin ve ışık hızının önem kazandığı uzay-zaman ölçeklerine uyacak şekilde revize etmiştir. Konuyu kapatıp, bilimsel determinizm hakkındaki alıntılara devam ediyorum.

İnsanlar evrende yaşadıkları ve onun içindeki diğer nesnelerle etkileşim içinde olduklarına göre, bilimsel determinizm insanlar için de geçerlidir. Pek çok kişi bilimsel determinizmin fiziksel süreçleri yönettiğini kabul ederken, insan davranışlarını bundan ayrı tutar, çünkü bizim özgür irademiz olduğuna inanırlar. Descartes, özgür irade düşüncesini koruyabilmek için insan zihninin fiziksel dünyadan farklı olduğunu ve onun yasalarına tabi olmadığını öne sürmüştür. Onun bakış açısına göre, bir insan iki unsurdan oluşur: Beden ve ruh. Beden sıradan bir makineden başka bir şey değildir ama ruh bilimsel yasaların hükmü dışındadır. Descartes anotomi ve fizyoloji ile çok ilgilendi; beynin merkezinde bulunan ve epifiz bezi denen küçük organı ruhun bulunduğu yer olarak kabul etti. Onun inanışına göre epifiz bezi bütün düşüncelerimizin oluştuğu yerdi ve özgür irademizin kaynağıydı.

İnsanlar özgür iradeye sahip midir? Özgür irademiz varsa, evrim ağacının neresinde ortaya çıkmıştır? Mavi-yeşil alglerin veya bakterilerin özgür iradeleri var mıdır, yoksa hareketleri otomatik olup bilimsel yasalar dahilinde midir? Yalnızca çok hücreli organizmalar mı özgür iradeye sahip, yoksa yalnızca memeliler mi? Bir şempanzenin bir muzu hapır hupur yemesi veya bir kedinin kanepenizi tırmıklaması durumunda, özgür iradelerini kullandıklarını düşünebiliriz. Peki, yalnızca 959 hücreden oluşan ve adı Caenorhabditis Elegans olan ipliksi solucan için ne diyebiliriz? Bu ipliksi solucan bir şeyler yedikten sonra, “bu yediğim acaip lezzetli bir bakteriydi, buraya tekrar geleyim” diye düşünmez; yine de yiyecek konusunda onun da belirli tercihleri vardır. Tüm bunlar özgür irade anlamına mı gelmektedir?

Böylece “derin sulara” açılmış bulunuyoruz. Dr Hawking’in sorduğu sorular son derece zordur ve bilim insanları arasında bu konularda ciddi görüş ayrılıklarına rastlanmaktadır. Sorular bilimin, felsefenin ve teolojinin ortaklaşa ilgi alanına girmektedir. Artık konular sadece felsefe ile ele alınamaz. Fizik, kimya, biyoloji, nöroloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve bu bilimlerin alt alanları devreye girmektedir. Kesinlikle abartmıyorum; çünkü konular gerçekten de bu kadar zorludur. Çok kısa değinmem gerekirse, insan davranışlarında sinir sisteminin ve beynin yeri araştırılmaktadır. Fakat, insanın sosyal bir varlık olduğunu da unutmamamız gerekir. İnsanlar sadece bedensel mekanizmalarla davranmamakta, kendi atalarından ve kültürlerinden devraldıkları inançlar, adetler, yaşam biçimlerine uygun olarak da hükümler vermektedirler. Protestan bir Hollandalı ile Sünni Müslüman bir Mısırlının fizyonomileri ortaktır. Birine kalp ameliyatı yapılabiliyorsa, diğerine de yapılabilir. Ama bu iki insanın inançları, davranış biçimleri, olaylara verdikleri tepkiler taban tabana zıt olabilir. Bu durumun tersi de geçerlidir. Aynı coğrafyada, aynı dinsel davranış biçimlerinin, aynı kültürün olduğu bir toplumda yaşayan iki insan arasında büyük karakter farklılıkları olabilir. Birisi geleneksel ataerkil değerlere bağlı, muhafazakar, dindar bir kişilik sergilerken; diğeri eşcinsel, tanrıtanımaz veya reform yanlısı olabilir.

Devam ediyorum.

Yapmak istediğimiz şeyi seçebileceğimizi düşünüyor olsak da, moleküler biyolojiden anladığımıza göre biyolojik süreçler fizik ve kimya yasaları tarafından yönetiliyor ve bu yüzden gezegenlerin yörüngeleri kadar belirlenmiş süreçler. Nörolojik bilimlerde yapılan son araştırmalar, eylemlerimizin fizik yasalarına riayet eden beynimiz tarafından belirlendiği görüşünü destekliyor; bu yasalardan bağımsız bir unsur tarafından değil.Örneğin, uyanık hastalara yapılan beyin ameliyatlarına ilişkin bir araştırma, beynin bazı bölgeleri elektriksel olarak uyarıldığında hastada elini, kolunu, ayağını oynatma, dudaklarını kımıldatma, ve konuşma arzusu uyandırılabildiğini ortaya çıkardı. Eğer davranışlarımız fiziksel yasalar tarafından belirleniyorsa özgür iradenin nasıl iş görebildiğini anlamak oldukça zor. Öyle görünüyor ki biz yalnızca biyolojik makineleriz ve özgür irade bir yanılsamadan ibaret.

Dr Hawking gibi bir insanın yazdıklarına itiraz getirmeye çalışmamı ukalalık olarak kabul edebilirsiniz. Kesinlikle iddialı olmadan, yukarda yazdıkları konusundaki bazı çekincelerimi yazmak isterim. Burda, kilit kelime “davranış” kelimesi. İyi ama hangi davranış? İnsan davranışlarının bir bölümünün belli doğa yasalarına bağlı ve otomatik davranışlar olduğu aslında 17. yüzyıldan bu yana bilinmekte. (Hatta çok daha önceden…) Sinir sistemine veya beyne yapılan elektriksel uyarıların sadece insanlarda değil, mesela kurbağalarda da oto refleksler doğurduğu deneylerle görüldü.

Hatta, fizyolojik davranışlarımızın büyük bir bölümünün “istem dışı” hareketler olduğu da çok iyi bilinmekte. Kalbin atışı, midenin sindirim süreci, böbreklerin çalışması ve daha pek çok yaşamsal faaliyetlerimiz istem dışıdır. Ayrıca vücudumuzda oluşacak herhangi bir hastalık bizi tamamen yatağa mahkum edebilir ve davranışlarımızı kısıtlayabilir. Alzheimer gibi hastalıklar doğrudan beynimizi etkileyebilir. Bu durumda, bedenden bağımsız bir ruh inancı ile ilgili tartışmalar doğmaktadır. Diğer yandan, insan davranışları sadece bu tür hareketlerden ibaret değildir. İnsanlar çok farklı kişilik özellikleri sergilerler. Bazıları depresif, bazıları agresif, bazıları hayalci vb olabilir. Sanırım, yakın zamanlarda çok büyük önem kazanmaya başlayan sanal zeka, nöro-bilişim gibi çalışmalara göz atmakta fayda var. Zaten Dr Hawkin de bu durumun farkında, bu yüzden şunları da eklemiş.

İnsan davranışının gerçekte doğa yasaları tarafından belirlendiği düşüncesine teslim olduğumuzda, sonuçların karmaşık bir yolla ve çok fazla değişkenle belirlenmesinin, onları öngörmeyi pratikte olanaksız kıldığı yargısına varmak da akla uygun olacaktır. Bu nedenle, bir öngörüde bulunabilmek için insan bedenindeki trilyonlarca molekülün herbirinin başlangıç koşullarının bilinmesi ve bir o kadar denklemin çözülmesi gerekirdi. Bu da birkaç milyar yıl alırdı ki karşımızdaki kişinin atacağı yumruktan kaçmak için epey geç kalabilirdik!

Aslında insanlar ve hayvanlar, her ân her saniye karmaşık denklemleri istem dışı olarak çözerler. Meyve yarasaları dillerini bir saniye içinde onlarca defa şaklatararak sonar dalgaları üretirler. Sonra kendilerine geri gelen dalgalar, bir dizi karmaşık karşılaştırma ve navigasyon işleminden geçirilip yarasanın zihninde o an nerde olduğuna dair bir algı oluşur. İnsanlar ise, görme süreci içinde buna benzer işlemleri yaparlar. Gözün ölü bölgesi tarafından karanlıkta kalan noktaya ait bilgiler, bir tür tamamlama yöntemi ile birleştirilir ve böylece bütüne dair bir görüntü algılarız. Hareket süreci içinde ise göz ile beyin arasında karmaşık bir sinyalizasyon süreci devreye girer. Bilgisayar dilinde göreli adresleme (relative addressing) denen sürece uygun biçimde, nesnelerin hareketleri biz onların bilincine varmadan önce hesaplanır ve buna göre navigasyon oluşturulur. Aslında süreçler burda özetlediğimden çok daha karmaşıktır. Konuya ilgi duyanlar göz ve beyin ilişkilerini inceleyen çalışmalara müracat edebilirler.

İnsan davranışını öngörmek için fizik yasalarını kullanmak pratikte mümkün olmadığı için “etkin kuram” dediğimiz bir yol geliştirdik. Fizikte bir etkin kuram, gözlemlenmiş belirli bir fenomeni, altta yatan tüm süreçleri ayrıntılı olarak tanımlamadan modellemek için yaratılmış bir çerçevedir. Örneğin, bir insanın bedenindeki her atomla yeryüzündeki her atom arasındaki çekimsel etkileşimi yöneten denklemleri tam olarak çözmemiz mümkün değildir. Ancak tüm pratik nedenlerden ötürü, bir insanla yeryüzü arasındaki çekimsel gücü, insanın toplam kütlesi gibi birkaç sayı ile tanımlayabiliriz. Aynı şekilde, karmaşık atom ve moleküllerin hareketlerini yöneten denklemleri çözemiyoruz; ama adına kimya denen etkin bir bilim geliştirdik ve etkileşimlerin tüm ayrıntılarına açıklama getirmeden kimyasal tepkimelerde atomların ve moleküllerin nasıl hareket ettiğini uygun bir şekilde ortaya koyabiliyoruz. insanlar söz konusu olduğunda, davranışlarımızı belirleyen denklemleri çözemediğimiz için, özgür iradeyi etkin bir kuram olarak kullanıyoruz. Ekonomide özgür irade düşüncesi, insanların olası eylem rotalarını değerlendirip en iyisini seçtikleri varsayımına dayanan etkin bir kuramdır. Bu etkin kuram davranış öngörüsünde sadece kısmen başarılı, çünkü hepimizin bildiği gibi, verilen kararlar genellikle akılcı değil ya da seçimlerin sonuçlarına ilişkin kusurlu çözümlemelere dayanıyorlar. Dünyanın böyle bir karmaşa içinde olmasının sebebi budur.

Bu noktada Dr.Hawking’e ve L.Mlodinow’a katılıyorum. İnsan davranışlarının büyük bir çoğunluğu rasyonel değildir. Hatta, insanlar, kararlarını çoğunlukla cinsel, duygusal, ekonomik, dinsel, kültürel, ideolojik pek çok faktörün etkisi ile alırlar ve daha sonra bu davranışları akla uydururlar; yani “rasyonalize ederler”. Fizik yasaları söz konusu olduğunda, trilyonlarca partikülün tek tek tüm davranışları kestirilemese de bütüne yönelik akılcı ve doğru tahminler geliştirmek mümkündür ve zaten bu yapılmaktadır. Kuantum teorisi bir parçacığın yönünü ve hızını tam olarak bilmenin neden mümkün olamadığını açıklar. Buna rağmen o parçacıklar fizikte, elektronikte kesin sonuçlar verebilecek şekilde kullanılmaktadırlar. Ama insan davranışları tam olarak akılcı temeller üzerine kurulmaz, dahası “akılcı davranışın” ne olması gerektiği konusunda insanlar arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmaktadır. Gelenekçi bir dindara göre, akılcı bir davranış Tanrı’nın emrine uygun olarak yaşamaktır. Böylece korkunç bir cezadan kurtulmak veya Tanrı katında yükselmek mümkündür. Diğer yandan ateist düşünceli bir insan için ise dinsel davranış tamamen bir zaman kaybı olabilir.

Gerçekte, farkında bile olmadığımız yasaların birbirleri ile karmaşık ilişkisinden doğan bir sistem içinde yuvarlanan canlılar mıyız, yoksa, derinlerde bir yerde kendimize ait bir şeyler bulabilmemiz mümkün mü?

Hawking’in yasalar hakkında üçüncü sorusu “Sadece bir dizi olası yasa mı vardır?” şeklindeydi. Bunu açmış:

Hem Aristotales hem de Platon, Descartes ve daha sonra Einstein gibileri doğanın ilkelerinin “ihtiyaç” nedeniyle varolduklarına inanmışlardı; çünkü sadece bu kuralların mantıkî bir anlamı vardı. Doğa yasalarının kaynağının mantığın içinde olduğuna inanan Aristotales ve takipçileri, bu yasaların doğanın gerçekte nasıl işlediğini çok dikkate almadan “türetilebileceğini” düşünüyorlardı. Bu düşünce ve yasaların ne olduğu yerine nesnelerin neden yasaları izlediği konusuna odaklanması, Aristotales’i çoğunlukla nitel, sıklıkla yanlış ve pek de kullanışlı olmayan yasalara yöneltti ve bu yasalar bilimsel düşünceye asırlarca hükmetti. Epeyce sonra Galileo gibi insanlar Aristotales’in otoritesine karşı çıkma cesaretini gösterdiler ve “saf aklın” olması gerektiğini söylediği şeyleri izlemek yerine, doğanın gerçekte nasıl işlediğini gözlemeye başladılar.

Demokritos

Çok doğru ve yerinde tesbitler bunlar. Aristotales yüzyıllar boyunca Hristiyan, Yahudi ve İslam alimlerinin bir kısmını derinden etkilemiştir. Onun adına cilt cilt kitaplar yazılmış, sayısız yorumlar yapılmıştır. Bu uzun tarih süreci içinde, bence bir başka düşünürün hakkı yenmiştir: Demokritos. (Yak.M.Ö.460-370) Sokrates öncesinin doğa filozofu olan Demokritos evrende tüm yasaları “türeten” üstün bir akıl aramak yerine, atom düşüncesini maddenin temeline getirmiş ve hareket yasalarının burdan doğduğunu savunmuştur. Elbette, Demokritos’un o zamanlar atomdan anladığı şey ile, çağdaş bilimin atom anlayışı artık aynı değildir; ama yine de milattan önce yaşamış bir insanın bu öngörüleri takdire değer. Nesnelerin nasıl değil de neden o şekilde hareket ettiklerine odaklanıldığında, ortaya bir sürü soyut, anlaşılması zor inançların çıkması kaçınılmazdır. Ayrıca, doğadan bütünü ile bağımsız bir “saf aklın” olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bu kitap, bilimsel determinizmi temel alır. Yasaların nasıl ortaya çıktığına ve onlardan başka yasa olup olmadığı konularına ayrıntılarıyla değineceğiz. Ancak öncelikle, doğa yasalarının neyi açıkladığını göreceğiz. Çoğu bilim insanı yasaların, kendisini gözlemleyenden bağımsız olarak varolan dışsal gerçekliğin matematik yansımaları olduklarını söyleyecektir. Bu konuları tartışırken tosladığımız bir başka soru daha var: Nesnel bir gerçekliğin varolduğuna inanmak için gerçekten bir nedenimiz var mı?

Evet, ontolojik felsefenin ve yakın zamanlarda bilinci inceleyen bilimin en zor konularından birine geldik. Gerçeklik nedir?

-devam edecek-

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: