İRTİCA DOSYASI : RUMLARIN YAŞADIĞI KASABA NASIL NURCULUĞUN MERKEZİ OLDU ??

HÜR ADAM’IN ZORUNLU İKAMETİNE İNANÇ TURLARI

Said-i Nursi’nin yaşamını konu alan ‘Hür Adam’ filminin çekildiği Isparta’nın Barla beldesi, son on yılda ‘nur turizmi’nin de merkezi oldu. Said-i Nursi’nin Şeyh Sait isyanı sonrasında, 1926 yılından başlayarak uzun süre sürgün olarak zorunlu ikamete tabi tutulduğu Eğirdir Gölü manzaralı beldeyi yılda yaklaşık 500 bin turistin ziyaret ettiği belirtiliyor. ‘İnanç turizmi’ çerçevesinde değerlendirilen Barla turları büyük rağbet görürken, Said-i Nursi’nin yaşamından kesitlerin yansıtıldığı eşyalar hediye olarak götürülüyor.

NUR TURİZMİNİN MERKEZİ BARLA

Nur cemaati için adeta kutsal belde kabul edilen Barla sokaklarında Said-i Nursi’nin halıdan dokunmuş portreleri, anahtarlık, tespih, üzerine yaşamından kesitlerin ve sözlerinin işlendiği her türlü hediyelik eşyanın yanında gül kokulu eşarpların satıldığı sıra sıra dükkanlar boy gösteriyor. Büyük kentlerde görmeye alışılan aktar ve baharatçıların da boy gösterdiği nur turizminin alışveriş çeşitliliğinin önemli bir bölümünü de şifalı otlar ve bu otlardan elde edilen yağlar oluşturuyor. Ama en önemli hediyelikleri, Said-i Nursi’nin büyük bölümünü Barla’da yazdırdığı risaleler, diğer basılı ürünler ve Hür Adam filminin cd’leri oluşturuyor. Bölge halkı da Barla’ya gelen ‘nur turistleri’ne ürettiği ürünleri satıyor.

YENİ ASYA GRUBUNUN SOSYAL TESİSLERİ

Barlalılara göre beldeye gelen yıllık 500 bin turistin tamamı nur turizmi için gelmiyor. Ancak dağcılık, doğa sporları ve diğer amaçlarla gelenlerin sayısının toplamı çok düşük sayılarda kalıyor. Bir başka deyişle Barla’daki turizm hareketliliğinin asıl nedeni, ülkenin dört bir yanından ve yurt dışından Said-i Nursi’nin yaşadığı yeri görmeye gelenler oluşturuyor. Bölgede söylenenlere göre Barla’ya haftasonları bin ila 2 bin, hafta içi ise 300 ila 500 arasında ziyaretçi geliyor. Özel olarak organize edilen turların yanısıra oromobiliyle gelenler de Barla’daki ziyaret trafiğinin sürmesini sağlıyor. Nur cemaatinin en önemli kollarından biri olan Yeni Asya grubunun da Barla’da ‘sosyal tesis’leri bulunuyor. Gün içinde elinde risalelerle Barla sokaklarında yürüyen, Said’-i Nursi’nin yaşadığı eve girip çıkan hanımları görmeniz mümkün.

SAİD-İ NURSİ’NİN YOLUNA PARKE DÖŞENDİ

Barla, Nur cemaati için önemli bir merkez. Hatta Nur cemaati arasında Said-i Nursi’nin mezarının Barla’da bir yerde olduğu ve bunun yalnızca üç kişi tarafından bilindiğine dair bir söylem yaygın kabul görüyor. Said-i Nursi’nin misafir olarak yaşadığı ev ve tefekkür ettiği söylenen Çam Dağı, ‘inanç turizmi merkezi’ olarak anılıyor. Öyle ki, geçtiğimiz Temmuz ayında Barla Belediyesi Çam Dağı’na giden yolu parke taşıyla kaplamak için kolları sıvadı. Bir kısmı parke kaplanan yolun tamamı bitirilince Çam Dağı’na büfe ve piknik alanları yapılacağı söyleniyor.

BU NASIL HÜR ADAM

Hür Adam filminin gösterime girmesine sayılı günler kala konuştuğumuz, Barla’nın AKP’li Belediye Başkanı Mehmet Sert, Hür Adam’ın yapımcılarının kendilerine verilen sözleri tutmadığını söylemiş, "onlar film çektiler, biz de onların zararını çektik!" diyerek filmin yapımcılarına tepkisini dile getirmişti. Sert, nasıl bir zarar çektikleri yönündeki sorumuza, "yıktılar, döktüler, sağı solu şey yaptılar öylece bıraktılar gittiler. Gelirken şöyle söylediler, böyle söylediler, ‘sürpriz yapacağız’ dediler. Ne sürpriz gördük ne de bir şey. Teşekkür dahi etmediler giderken. 3-4 milyarlık bir zarar verdiler tamam. Başka bir şey yok" yanıtını vermişti: (http://www.odatv.com/n.php?n=bu-nasil-hur-adam-0401111200 )

Peki Said-i Nursi’nin ‘sürgün’ olarak zorunlu ikamete tabi tutulduğu bir belde nasıl oldu da nurculuğun inanç merkezi, dahası ‘nur turizmi’nin merkezi haline geldi?

TÜRK MODERNLEŞMESİNİN TUTARSIZLIĞI

Bu sorunun yanıtı aslında Türkiye’deki cemaat örgütlenmesinin yapısında saklı. Her seçim öncesi muhalif kimliğini öne çıkaran ancak her seçim yenilgisinin ardından kendi kabuğuna çekilen Türk aydınının öngörüsüzlüğü ve kendi ülkesini zerre kadar tanımadığını ortaya koyan tahlilleri de cabası. Bir başka deyişle Barla, Türk modernleşmesinin gerçeküstü tavrıyla, cemaatlerin yarattığı Türkiye gerçeğinin hayat bulduğu, dahası çatıştığı bir sosyal laboratuvar. Ancak gelinen noktada Barla, Türkiye’nin cemaat gerçeğinin İslam’dan ve gerçeklikten bağımsız olarak kendini dayatan tavrının nasıl bir sonuç yarattığını göstermesi bakımından önemli işaretler barındırıyor.Türk modernleşmesi söylemiyle biçimlenen yakın tarihin bürokrasi ve askeri sınıfının; gelenekselle hurafeyi, dinle mistisizmi, gerçekle hayali birbirinden ayırt edemeyen tutarsızlığı, Barla’yı bugün gördüğümüz konuma getiren sürecin kilometre taşlarını birer birer döşüyor. Bir başka deyişle, dini söylem ve davranışın hangi yönden gelirse gelsin tartışmasız kabul gördüğü, kısa sürede yeşerdiği tavlı bir toprağa sahip olan Anadolu coğrafyasının bir parçası olan Barla’da yaşanan süreç, Türkiye’nin geneli için de modellenebilecek veriler barındırıyor.

SAİD-İ NURSİ’NİN ‘MİSTİK’ BARLA SÜRGÜNÜ

Din ve mezhep kurucularının yaşam hikayelerinde bolca kullanılan kutsal mekanlar, dağlar, ağaçlar ve mağaralar yönünden oldukça zengin bir bölge Barla. Said-i Nursi’nin 1926 yılında Barla’daki sürgün hayatının başladığı yolculuk da bu tür ayrıntılarla süslenerek aktarılır. Said-i Nursi’nin yaşamını kaleme alanların başında gelen Necmeddin Şahiner, ‘ Bilinmeyen Taraflariyle Saik Nursi’ (Yeni Asya Yayınları, İst. 1976, 5 Baskı) kitabında bu yolculuğu şöyle anlatıyor: "Isparta’dan Eğirdir’e getirilen Bediüzzaman, oradan da yelkenli bir kayıkla jandarma nezaretinde Şubat ayındaki cemrelerde Barla nahiyesine sevkedildi. Halen hayatta olan Isparta’nın Gelendost ilçesindeki Yenice köyündeki Jandarma Şevket Demiray’ın lakabı, ‘Bediüzzaman’ı Barla’ya getiren Jandarma Şevket’tir.’ 1972 Temmuz’unda köyündeki evinde ziyaret ettiğimiz Şeket Demiray, Bediüzzaman’ı Barla’ya götürüşünü şöyle anlattı: ‘Eğirdir pazarından bir gün sonra sabahleyin beni belediyeden çağırdılar. Gittim, orada kaymakam, jandarma kumandanı, belediye encümen azaları bir de kırk yaşlarında gözüken, başında sarığı, sırtında cüpbesi olan bakışları heybetli bir zat vardı. Jandarma kumandanı bana hitaben, ‘bak oğlum bu Hocaefendiyi alıp Barla’ya götüreceksin. Bu zat meşhur Bediüzzaman Said efendi’dir. Vazifen çok mühimdir. Oraya karakola teslim edince evrakları imzalatır durumu da buraya bildirirsin’ dedi. ‘Başüstüne’ diye vazifeyi aldım. Ve oradan Hocaefendiyle çıktım. Yolda ‘hocam sen benim atamsın, kusura bakma, ne yapalım vazifedir’ dedim.

‘PARMAKLARININ İÇİNDE ELEKTRİK YANIYOR GİBİYDİ’

İskeleye geldik, orada bir kayıkçıyla anlaştık. Elli kuruşa götürmeyi kabul etti. Kayık parasını Bediüzzaman efendi çıkardı verdi. Sonra on kuruş vererek bir kilo çekirdeksiz kuru üzüm aldırdı. Kayığa binerken eşya olarak elinde bir sepeti, sepetin içinde çay demliği ve bir kaç bardak, bir tane de seccade, diğer elinde de bir kelamı kadim kuran vardı. Gemide iki kayıkçı, kayıkçının tanıdığı bir zat, iki de biz beş kişiydik. Öğleden sonraydı. Hava soğuktu. Günlerden birinci cemrenin düştüğü zamandı. Göl yer yer buz tutmuştu. Önde kayıkçının biri elinde uzun bir sopayla buzları kırarak yelkenli kayığa yol açıyordu. Bediüzzaman efendi yolda bize birer parça kuru üzümle Şark işi pestil ikram etti. Dikkatle haline bakıyordum. Son derece sakin ve mutedil idi. Etraftaki dağları ve gölü seyrediyordu. Parmakları ince uzun idi. Sanki içinde elektrik yanıyor gibi pırıl pırıl parlıyordu. Taşlı gümüş bir yüzüğü, sırtında çok kıymetli kumaştan bir elbisesi vardı.

‘KAYIĞIN YÖNÜNÜ KIBLEYE ÇEVİRDİK’

Günler kısa olduğu için hemen ikindi namazının vakti gelmişti. Kayıkta namaz kılmak istedi. Kayığın yönünü kıbleye çevirdik, ‘Allahü ekber’ diye bir seda duydum. Ömrümde bu şekilde heybetli ve haşmetli bir tekbir alışı ilk defa ondan işittim. Öyle bir tekbirle namaza durdu ki hepimiz ürperdik. Hali hiç bir hocanın haline benzemiyordu. Biz kayığı kıbleden ayırmamaya çalışıyorduk. Bu arada namazı bitiren Bediüzzaman efendi selam verdi. Bize dönerek ‘Beli kardeşim, zahmet ettiniz…’ dedi. Çok nazik ve efendi bir adamdı. İki saatlik bir deniz yolculuğundan sonra Barla iskelesine çıktık. İskelede Korucu Burhan dolaşıyordu. Ona seslendim: ‘Hey oğlum, gel buraya!’Hemen geldi. Hocanın sepetini, pöstekisini elinden alıp merkebe yükledik. Bu esnada gemici mehmet korucunun tüfeğini alarak korudaki keklikleri avlamak istedi fakat Bediüzzaman mani oldu. ‘Şimdi bahar yakındır, bunların yavrulama mevsimidir. Yazıktır. İsterseniz vargeçin bu işten’ diye ateş etmelerine mani oldu. Keklikler de havalandı. Başımızın üstünden bizi takibe başladılar. Ben tüfeğimi sol omuzuma astım. Hocaefendinin sol koluna girdim. Yavaş yavaş bayırı çıkarak bir saat kadar yürüdükten sonra Barla’ya geldik. Sahilden kalkan keklikler Barla’ya kadar üzerimizden ayrılmadılar. Üzerimizde dönüp durdular. Akşam yaklaşmıştı. Barla’daki Akmescidin yanındaki karakola indik. Orada Nahiye Müdürü Bahri Baba ve karakol kumandanı vardı. Bediüzzaman efendiyi onlara teslim edip evrakları imzalattım. Geceyi orada geçirdikten sonra sabahleyin tekrar Eğirdir’e döndüm."

VAN MENFİLERİNDEN MOLLA SAİD-İ MEŞHUR EFENDİ

Necmettin Şahiner, Nursi’yi Barla’ya götüren jandarma erinin ağzından aktardıklarının ardından aynı kitabında Barla’da yaşananları şöyle anlatıyor: "O geceyi karakolda geçiren Bediüzzman’ı daha sonra Barla’nın eşrafından Yokuşbaşı mescidinin imamı ‘Muhacir Hafız’ lakaplı Ahmet Karaca Efendi’nin evinin yanındaki misafirhanesine alırlar. Artık Bediüzzaman Said Nursi’nin 25 sene sürecek esaret ve çile devri başlamıştırr. Adresi ise şöyledir: ‘Isparta Polis Dairesinden Merkez Komiserliği Vasıtasıyla Van Menfilerinden Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur Efendi.’

BARLA, ‘MEDRESE-İ NURİYE’ OLUYOR

Bediüzzaman, bu misafirhanede bir hafta kaldıktan sonra sakin ve gürültüsüz bir yer istemesi üzerine eskiden mahallenin toplantı yeri olan iki odalı mütevazı bir menzile naklederler. Burası, Bediüzzaman Said Nursi’nin sekiz buçuk sene kalacağı kendi tabiriyle ilk medrese-i nuriyesidir. Bu menzilin altında yaz kış gürül gürül akan bir çeşme, önünde ise kocaman gövdeli üç büyük sütun halinde semaya uzanan muhteşem bir çınar ağacı vardır. Bilhassa baharda yeşillere bürünen dalların arasında binlerce kuşun cıvıl cıvıl zikredişleriyle çeşmenin lahuti sedası ruhani bir hava meydana getirir. Menzilin önündeki manzara ise insanın ruhuna bambaşka alemler açar. Ön planda çeşitli renklerin meydana getirdiği şahane ve muhtem bir dekorlu Barla’nın bağ ve bahçeleri ruhu okşayan engebelerle dalga dalga Eğirdir gölüne kadar uzanır. İleride günün her saatinde mavinin çeşitli tonlarıyla renk şeritleri halinde arzı endam eden Eğirdir gölü gökyüzünün mavisiyle birleşerek insan ruhunu sonsuzluk aleminin derinliklerine çeker. Barla, Eğirdir gölünün Batı yamacında kurulmuş dağlar arasında küçük bir belde… Dağlardan eriyen karların ve pınarların meydana getirdiği Barla deresi şırıl şırıl akıp gider ve göle karışır. Bediüzaman’ın küçük hanesi ve dere doğruğu Nurs köyüne de benzemektedir. Etrafta yüce dağlar, yaz kış karlı tepeler, güzel pınar başları, mesire yerleri. Her mahalle ayrı bir güzellikte… Karadut, Karakavak, Beyderesi, Cennet bahçesi, Barla’ya iki saat mesafede Deliklipınar, Kocapınar, Eğrenli ve dört saatlik mesafedeki Çam dağları güzel Anadolu’nun müstesna yerlerindendir."

AYRINTILARDAN İNŞA EDİLEN İNANÇ MERKEZİ

Şahiner’in Barla üzerine yazdıkları bugün bölgedeki nur turizmi için de en önemli başvuru kaynaklarından biri haline gelmiş durumda. Örneğin yukarıda sözü edilen Çam Dağı, cennet bahçesi, tefekkür edilen ağaçlar, küçük, mütevazı evler ve bir çok ayrıntı kırk yıl içinde işlene işlene, binlerce kez çoğaltılarak bu küçük beldeyi nurculuğun inanç merkezi haline getirdi. Şahiner’in kitabında ve diğer biyografilerde anılan yer adları, coğrafya parçaları, kişiler, olaylar; kısacası her bir ayrıntı bugün Said-i Nursi’nin yaşamından inşa edilmiş bir inancın doğduğu yerler olarak kabul görüyor. Barla’nın girişindeki Cennet bahçesi ve Çam dağı bugün nur turizminin en önemli uğrak yerlerinden biri. Levhalar, işaretler, sözler ve yaşanmışlıklarla süslenerek adeta bir ‘müze kent’ görünümüne kavuşturulan Barla ve çevresi giderek Türkiye için bir model olmaya doğru evriliyor. Isparta’da bir dönem yaşadığı evin de müzeye dönüştürüldüğü, evin bulunduğu sokağa adının verildiği, aynı sokağın Barla’daki turizmin bir parçası olduğu da düşünülürse bu pek de abartılı bir tespit sayılmaz.

UYDURULAN BİLGİ GERÇEĞİNİN YERİNİ ALIR

Said-i Nursi’nin yaşamını yazanların bir çoğunun mübağalalı aktarımları bugün Barla ya da ülkenin değişik bölgelerinde yaratılan efsanenin en önemli kaynağı oluşturması bir yana, Cemal Kutay, Şerif Mardin gibi isimlerin yanında son on yılda bu isimlere eklenen Emre Aköz, Mahmut Övür, Mehmet Altan ve diğerlerini de ekleyince, cemaat dışından aktarım yapanların cemaat içindekilerden daha fazla etkili olduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Yıldırım’ın Said-i Nursi’nin yaşamının çarpıtılan yanlarını belgelere dayandırarak aktardığı Ulus Dağı Yayınları’ndan çıkan ‘Meczup Yaratmak’ kitabı bu bakımdan önemlidir. Yıldırım, kitabında, "Uydurulan bilgi, yıllar geçtikçe gerçeğinin yerini alır. İnsanoğlu sunulan bilgiyi aklın süzgecinden geçirmeden kabullenmeye yatkındır. Özellikle gençlerin aklını çelen, ortak kültüre aykırı bilgi yığını, onların bir bölümünü meczuplaştırabilir" diyor.

BARLA’DAKİ 2960 NÜFUSUN 763’Ü RUM’DU

Yıldırım’ın tespitleri aslında bir gerçeğin de altını çiziyor. Yüz yıl önce kimliğiyle, kültürüyle Anadolu’nun en güzel ve özgün kasabalarından biri olan Barla’nın bütünlüğü, elli yılda yaratılan efsaneyle parçalandı, son on yılda da yutuldu. Kendisi de bir Hattat ve Hafız olan Ispartalı hukuk adamı, yerel tarihçi ve siyasetçi Böcüzade Süleyman Sami, Isparta Tarihi (Serenler Yayını, İst, 1983-s 67) kitabında, 1900’lü yılların başındaki Barlayı bakın nasıl anlatıyor: "Eğirdir Gölünün Kuzeybatısında, iki dağ arasında bulunan Barla Nahiyesi, dokuz mahalle ve iki köyden ibaret olup, 638 hanede 2.200 Müslüman, 763 Hıristiyan (Rum) olmak üzere cem’an 2.960 nüfuslu bir kasabadır. Bu nahiye halkı öteden beri İstanbul’da yağlıkçılık sanatı ve ticaretiyle uğraşır. Ve arada sırada sılaya gelirler.

KADINLARI DOKUMACI, ERKEKLERİ DUVARCI

Erkekleri ve kadınları terbiyeli, evleri ve mobilyaları muntazamdır. Kasabanın havası, suyu, bağ ve bahçeleri güzeldir. Arazi verimli olmakla beraber, dar olduğundan, ancak kendilerine yetecek kadar ürün alabilirler. Bazen dışarıdan buğday aldıkları da olur. Üzüm, nar ve bademleri boldur. İçecek, bağ ve bahçelerini sulayacak suları, orman ve odunları yeterlidir. Davarcılık ederler. Peynirleri, Mudurnu peynirinden daha nefis, pekmezden yaptıkları sucuk ve köfteleri meşhurdur. Kadınları bez ve halı dokurlar. Hemen her evde bir tezgah bulunur. Erkekleri duvarcılık ve dülgerlik için civar köylere ve kasabalara işe giderler. Nihayet bazı yerlerinde iyi tütün yetişir. İleme köylüleri tütüncülük, davarcılık ve sebzecilikle geçinirler. Bedre köyü halkı, göl kıyısında bulunduklarından, balıkçılık da yaparlar. Üzüm bağları güzeldir."

Böcüzade’nin anlattığı Barla, Anadolu’nun özüdür. Barla, Türkiye’nin son elli yılda yitirdiği değerlerin yerine koyulan ve giderek özün yerini almaya başlayan yeni yaşama biçiminin sessiz ve derinden nasıl inşa edildiğini anlatan hüzünlü bir öykünün adıdır.

Yusuf Yavuz

Odatv.com

Reklamlar

Etiketlendi:, , , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: