ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : DOĞA YASALARI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER -6-

Hepimizin içinde yaşadığı dünyada, bir yönü ile gerçeklik gözlerimizin önündedir. Onu görürüz, hissederiz, dokunuruz, tadarız ve çeşitli algı organlarımızla bazen keyfini çıkarır, bazen verdiği acılara katlanmak zorunda kalırız. Peki, organlarımızla hissettiğimiz dünya gerçek midir? Neden sadece kendimizi öne çıkarır ve gerçekliği kendi algımıza göre tarif etmeye çalışırız? Bir yarasa, bir balina veya bir bakterinin gerçeklik algısı bizimkinden daha doğru olamaz mı? Duyu organlarımızın ötesine geçerek, gerçeklik hakkında farklı yöntemlerle yorumlar getiremez miyiz?

Yuvarlak bir fanus içinde yaşayan bir japon balığının gerçeklik görüntüsü bizimkinden farklıdır. Peki, biz gerçekliğin doğru ve bozulmamış resmine bakıp bakmadığımız nasıl bileceğiz? Biz de görüşümüzü bozan dev bir akvaryumun içinde olabilir miyiz? Japon balığının gerçeklik algısı bizimkinden farklıdır ama bizimkinin “daha gerçek” olduğundan emin miyiz?

Japon balığı kendince gözlemlere yaparak akvaryumun dışındaki nesnelerin devinimlerini yöneten bilimsel yasaları formüle edebilir. Örneğin, bizim düz bir çizgide özgürce devindiğini gördüğümüz nesne, bozunum nedeniyle balık tarafından eğik bir çizgide hareket ediyormuş gibi gözlemlenebilir. Buna rağmen Japon balığının bozulmuş referans çerçevesinde formüle ettiği yasalar doğru olacaktır ve akvaryumun dışındaki nesnelerin gelecekteki hareketlerini öngörmesini olanaklı kılacaktır. Onun yasaları, bizim çerçevemiz içindeki yasalardan daha karmaşık olabilir, ama basitlik bir tercih meselesidir. Eğer Japon balığı böyle bir kuram formüle ederse, onun bakış açısını gerçekliğin resmi olarak kabul etmemiz gerekir.

Algılarımızın bize çok güvenilir gibi görünmesine rağmen onların yetersizliği ve göreceliği açıkça meydanda. Bu durum felsefede Platon’un meşhur mağara benzetmesi ile ifade edilmiştir:

“Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.”

Hadi mağaradan çıkalım … ama nasıl? Bir mağaradan kurtulmak nisbeten kolay olabilir, ama sürekli devinen, değişen bir evrendeki gerçeklik maceramız için neye güvenebiliriz? İnsanlar çeşitli yöntemlerle evrensel gerçekliğin resimlerini çekmeye çalıştılar. Batlamyus’a göre evren kocaman bir küre gibiydi ve Dünya onu merkezinde duruyordu. Gerçi, merkeze Güneş’i koyan modeller de vardı ama Avrupa düşüncesinde, dinsel inançların da etkisiyle yüzyıllarca Batlamyus ve Aristotales’in görüşleri hakim oldu. Kopernik merkeze yeniden Güneş’i getirdi ve onun fikirlerini Galileo geliştirdi. Dünya mı Güneş mi derken, ikisinin de merkezde olmadığının anlaşıldığı günümüze kadar geldik.

Bilimkurgu filmi Matrix’de farklı bir gerçeklik seçeneği sunulur. İnsan ırkı akıllı bilgisayarlar tarafından yaratılmış sanal bir gerçekliğin içinde olduğunu bilmeden yaşarken, bilgisayarlar onların biyoelektrik enerjilerini (bu her ne demek ise?) emerler. Belki de bu çok zorlama bir senaryo değildir. Bir tür bilgisayar tarafından yaratılmış bir pembe dizinin karakterlerinden biri olmadığımızı nasıl bileceğiz? Eğer bazı uzaylılar bizi bu tür bir sanal gerçeklik içinde yaşatsalar ve “kendi içinde tutarlı yasalar” uygulasalardı, bizim sanal olanın ötesinde bir başka gerçeklik olduğunu anlamamızın hiçbir yolu olamazdı. Uzaylılar dıştan bakarak neyin gerçek, neyin sanal olduğunu bilebilirdi. Ancak sanal dünyanın “içinde” yaşayan varlıklar, tıpkı bizler gibi, kendi dünyalarını dışardan göremiyorlarsa, gerçeklik resimlerinden kuşkulanmaları için bir sebep yoktur. Bu, her birimizin bir başkasının rüyasına ait birer hayal olduğunu söyleyen düşüncenin çağdaş uyarlamasıdır.

Belki de bu yüzden Buddha, her insanın gerçekliği kendisinin deneyimlemesi gerektiğini tavsiye etmiştir. Toltek yerlileri gibi kültürlerde dünyasal varoluşun bir rüya olduğu savunulur. Hatta bazıları “bilgiye” karşı çıkar ve bilgi’nin her tür şüpheden arınmış hakikat algılamasını bozduğunu iddia ederler. Bu durum sanki Matrix filminde, arkadaşlarına ihanet eden adamın durumu gibidir. Adam, kendisinin bir sanal dünyada yaşatıldığını anlamıştır. Ama sanal dünya gerçek dünyadan daha güzel olduğundan, orda yaşamayı tercih eder ve konuşur: “Bunca yıldan sonra şunu anlamış bulunuyorum: cehalet mutluluktur!”

Gerçek ve sanal dünya tartışmaları beni farklı bir sonuca götürüyor: Görünenden veya kuramdan bağımsız bir gerçeklik kavramı yoktur.

Çok iddialı bir cümle gibi görünmekte ama sanırım Dr Hawking şunu anlatmak istiyor. İster gerçek diyelim, ister sanal olarak kabul edelim; gördüğümüz, algıladığımız ve kuramlarını geliştirdiğimiz şeyler kendi gerçekliğimizin bir parçasıdır. Devam edelim.

Gerçek bir resim gibi görünüyor, değil mi? Oysa bu “hiper gerçeklik” denen sanat akımına uygun olarak, kurşun kalem ile çizilen bir resim.

Biz, modele dayalı gerçeklik dediğimiz bir görüşü kabul edeceğiz. Buna göre, bir fizik kuramı -genellikle matematiksel doğası olan- bir modeldir ve aynı zamanda modelin unsurlarını gözlemle bağdaştıran bir kurallar dizisidir. Bu görüş bize çağdaş bilimi yorumlayabileceğimiz bir çerçeve sağlar. Felsefeciler, Platon’dan bu yana yıllar boyunca gerçekliğin doğası üzerine tartıştılar. Klasik bilim, özellikleri belirli gerçek bir dış dünyanın varolduğu ve bu özelliklerin gözlemleyenin algısından bağımsız olduğu inancına dayanır. Klasik bilime göre, belirli nesneler vardır; bunlar hız ve kütle gibi, değerleri iyi tanımlanmış fiziksel özelliklere sahiptir. Bu bakış açısına göre, kuramlarımız bu nesneleri ve özelliklerini açıklama girişimidir; ölçümlerimiz ve algılarımız da onlara karşılık gelir. Hem gözlemci hem de gözlenen, nesnel bir varlığı olan bir dünyanın parçasıdır ve onların arasındaki ayrım özel bir önem taşımaz. Bir başka deyişle, park alanındaki bir yer için kavga eden insanlar gördüğünüzde, orda gerçekten park yeri için kavga eden insanlar var demektir. Bunu izleyen bütün gözlemciler aynı niteliklerin ölçümlerini yapacaktır ve kendilerini gözlemleyen olsun ya da olmasın, kavga eden insanlar bu niteliklere sahip olacaktır. Felsefede bu inanca gerçekçilik denir.

Basit fakat önemli düşünceler bunlar. Öncelikle, dış dünyanın yorumlanmasına görelilik kuramlarını ve kuantum fiziğini katmadan, klasik fiziğin ölçüleri içinde baktığımda, dış dünya nesnel bir gerçekliktir. Birileri sinemanın önünde kavga ediyorsa, kavga ediyorlardır ve ben o anda olay gözlem ufkundayımdır. Üzerime doğru gelen bir kamyon görüyorsam kaçmam gerekir. Bu kadar basit.

Fossil dinosaur bones exposed at Dinosaur Quary Wall in Dinosaur National Monument; Utah, AGPix_0059

Daha genele uyarladığımda, insanlar Pluton cüce gezegeninin varlığını keşfetmeden önce de Pluton ordaydı ve en büyük uydusu Charon ve diğerleri ile birlikte devinimini sürdürüyordu. İnsan türü ortaya çıkmadan on milyonlarca yıl önce dinozorlar dünyamızda yaşadılar ve izlerini bıraktılar. Varolmak, av peşinde koşmak için bizim onları gözlemlememize muhtaç değillerdi. Sanırım buraya kadar bir sorun yok. Fakat kuantum fiziğine girince her şey değişmeye başlıyor.

Gerçekçilik çekici bir bakış açısı olarak görünse de, çağdaş fizik hakkında bildiklerimiz bu görüşü savunmamızı oldukça güçleştiriyor.

Örneğin, doğanın farklı bir tanımlamasını veren kuantum fiziğinin ilkelerine göre, bir parçacığın nicelikleri bir gözlemci tarafından ölçülünceye kadar ne belirli bir konumu vardır ne de belirli bir hızı. Bu nedenle yapılan ölçümlerin kesin bir sonuç vereceğini söylemek doğru değildir, çünkü ölçülmüş olan nicelik, sadece ölçüm anındaki değeri gösterir. Aslında bazı durumlarda nesnelerin kendi başlarına bir varlıkları dahi yoktur, yalnızca bir topluluğun parçası olarak vardırlar. Ve eğer holografik ilke dediğimiz kuram doğruysa, biz ve bizim dört boyutlu dünyamız çok daha büyük, beş boyutlu uzay-zamanın sınırında bir gölge olabilir. Bu durumda bizim evrendeki konumumuz fanus içindeki Japon balığının konumu ile benzerdir.

Katı gerçekçilere göre, gerçekliği temsil eden bilimsel kuramların kanıtı onların başarılarında gizlidir.

Evet, bu saptamayı fizikçi Richard Feynman da yapmıştır. Bilimin en büyük kanıtı onun başarısıdır. Gerçeklik üzerine binlerce tartışmaya girişebiliriz ama bilimsel kuramların doğru olduğu sırasında atom bombası ile, sırasında röntgen cihazı ile ve sırasında Mars yüzeyine gözlem aracı indirilerek reel bir şekilde kanıtlanmıştır. Şu an, miniklerin dünyası ile, bizim uzay-zamanımızın ve makro kozmosun kuramları kuramları arasında ciddi yorum farklılıkları olsa da, bu durum zamanla aşılabilir ve gerçekliğin daha farklı bir tanımı yapılabilir.

Ancak farklı kuramlar aynı fenomeni bambaşka kavramsal çerçeveler kullanarak başarıyla tanımlayabilir. Aslında, başarılı olduğu kanıtlanmış pek çok kuram, yerlerini gerçekliğin tümüyle yeni kavramlarını temel alan aynı ölçüde başarılı başka kuramlara bırakmıştır.

Yaygın olarak, gerçekçiliği kabul etmeyenlere gerçekçilik karşıtı denilmiştir. Gerçekçilik karşıtları deneysel bilgi ile kuramsal bilgi arasında ayrım olduğunu varsayarlar. Tipik olarak gözlem ve deneyim anlamlı olduğunu, ancak kuramların yararlı araçlardan başka bir şey olmadığını ve gözlemlenen fenomene dair derin bir hakikati temsil etmediğini savunurlar. Hatta gerçekçilik karşıtları bilimin gözlemlenebilir şeylerle sınırlanmasını istemişlerdir.

Bunun bir adım ötesi ise, tüm şeylerin aslında sadece zihnimizde varolduğunu öne sürmekle sonuçlanır ki, doğrusu, kendi adıma ben asla böyle bir şeyi kabul etmem. Yorumları her ne kadar farklı olsa dahi dış dünyanın nesnel gerçekliğine inanırım ve onu kısmen benimle ilişkili, ama büyük oranda bana hiç muhtaç olmayan bir ilişkiler bütünü olarak kabul ederim. Herhangi bir kaya parçası benim zihnimin eseri olamaz. Ben onu bilsem de bilmesem de toplam gerçekliğin bir parçasıdır ve benden bağımsız olarak vardır. Kendimi bu ekole daha yakın bulduğumu söyleyebilirim. Peki, bu gerçek tartışmalarında farklı bir yaklaşım sergilenemez mi? Şeyler var mıdır yok mudur diye tartışmak yerine, daha elastik bir görüşe ulaşamaz mıyız? Dr Hawking bir çözüm yolu öneriyor.

“Modele dayalı gerçekçilik” düşüncenin gerçekçi ve gerçeklik karşıtı ekolleri arasındaki bütün bu tartışmaları devre dışı bırakabilir. Modele dayalı gerçekçiliğe göre, modelin gerçek olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır. Sadece gözlemle uyuşup uyuşmadığı önem taşır. Gözlemle uyuşan iki modelimiz varsa; Japon balığının gördüğü görüntü ve bizim gördüğümüz görüntü gibi, birinin diğerinden “daha gerçek” olduğu söylenemez. İncelenmekte olan duruma daha uygun olan hangisi ise o kullanılır. Örneğin, akvaryumun içindeki biri için Japon balığının gördüğü resim kullanışlı olabilir. Ama akvaryumun dışındakiler için yeryüzündeki bir akvaryumun çerçevesi ile uzaktaki bir galakside olanları tanımlamak çok sıkıntılı olurdu; özellikle de Dünya Güneş’in ve kendi ekseninin etrafında dönerken akvaryum da onunla devineceği için.

Bilim için modeller yaptığımız gibi, gündelik hayatlarımızda da modeller yaparız. Modele dayalı gerçekçilik sadece bilimsel modellere değil, hepimizin gündelik hayatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için yarattığı zihinsel bilinç ve bilinçaltı modellere de uygulanır. Gözlemciyi -bizi- duyusal süreçlerimiz ile düşünme ve idrak biçimlerimiz tarafından yaratılan dünya algımızdan ayrı tutmanın hiçbir yolu yoktur. Algımız -ve dolayısıyla kuramlarımızın dayanağı olan gözlemlerimiz- doğrudan değildir. Daha ziyade, bir tür mercek tarafından, insan beyninin yorumlayıcı yapısı tarafından şekillendirilir.

İşte bunlar, kesinlikle katıldığım düşünceler. Herhangi bir şeye baktığımızda asla onun gerçekliğini göremeyiz, sadece duyu organlarımız aracılığı ile beynimizde oluşan bir modeli görürüz. Hatta daha ileri giderek şunu savunacağım; belki -bizler de dahil olmak üzere- hiçbir şeyin algıdan bağımsız saf bir gerçekliği yoktur. (Platon bunu duysa beni dövebilirdi.) Bu anlamda, doğada tüm algılardan bağımsız bir gerçeklik aramak boşuna olabilir. Sadece algı organlarımız ile oluşturduğumuz model gerçektir, demiyorum. Gerçekliğin tek ve değişmez bir doğası olmadığını, farklı yaşam formlarının algı seviyelerine göre algılanan görüntüleri olduğunu savunuyorum. Dr Hawkin, görme üzerine şunları yazmış:

Modele dayalı gerçeklik, bizim nesneleri algılayış biçimimizle uyumludur. Görme sürecinde beynimiz optik sinirlerden bir dizi sinyal alır. Bu sinyaller televizyonda gördüklerimize benzer görüntülerden oluşmazlar. Optik sinirin retinaya bağlandığı yerde kör bir nokta vardır ve görmenin gerçekleştiği yer, retinanın merkezinde 1 derecelik bir görüş açısına ve kolunuzu uzatıp baktığınızda başparmağınızın eni kadar bir genişliğe sahip, daracık bir alandır. Yani beyne gönderilen “ham veriler”, ortasında bir delik bulunan bulanık bir resme benzer. Neyse ki beynimiz her iki gözden gelen girdileri birleştirir, çevrenin görsel özelliklerini ekleyerek oluşturduğu “varsayımla” boşlukları doldurur. Dahası, retinadan gelen iki boyutlu veriler dizisini okur ve bundan üç boyutlu bir uzay izlenimi yaratır. Bir başka deyişle beyin zihinsel bir resim veya model yaratır. Birisi “bir sandalye görüyorum” dediğinde bu sadece, o kişinin sandalyenin yaydığı ışığı zihinsel bir görüntü veya model oluşturmak için kullandığı anlamına gelir.

Yeterince açık. Asla “gerçek” bir sandalye görüntüsüne sahip olamayız ama bu bizim bir sandalye üretmemize engel olmaz. Çünkü, sandalye yapımı için kullanacağımız çivi, tahta, keser, çekiç vs nesneler de aynı modelleme yolu ile oluşturulduklarından birbirlerine uyum sağlarlar ve böylece yüzlerce sandalye üretebiliriz. Onları üretebilmek için doğalarının tam olarak ne olduğunu bilmemize gerek yok. Eğer buna gereksinimimiz olsaydı ne bir TV ne de bir araba üretebilirdik. Bir anlamda, bizler de başka şeylerin modelleriyiz. Biz nasıl bir leoparın zihnimizde modelini oluştuyorsak, o da aynı şekilde kendi zihninde bizim bir modelimizi oluşturur. Şansımız varsa bize dokunmaz ve yoluna devam eder. Peki, şeyler var olmak için bizim algılamamıza muhtaç mıdırlar? (Soruyu Newton fiziği bağlamında soruyorum.)

Modele dayalı gerçekçiliğin çözdüğü veya en azından savuşturduğu bir başka sorun, varoluşun anlamıdır. Odadaki masanın ben dışarı çıktığımda ve onu göremediğimde hâlâ orada olup olmadığını nasıl bilebilirim? Odayı terk ettiğimizde masanın kaybolduğu ve geri döndüğümüzde aynı konumda yeniden belirdiği bir model oluşturulabilir. Ancak bu tuhaf bir model olacaktır. Biz odada yokken bir şey olsa, örneğin tavan çökse ne olur? Odadan çıktığımda masanın kaybolduğunu söyleyen modeli temel alırsam, odaya geri döndüğümde tavanın yıkıntısı altında tekrar beliren masayı nasıl açıklayabilirim? Masanın biz odadan çıktığımızda da yerinde kaldığı model daha yalındır ve gözlemlerimizle uyuşur. İstenilebilecek olan da budur.

Şöyle bir sorgulama yapmak da mümkün. Eğer masa benim gözlemime göre varlık bulan bir şeyse ve ben odadan çıktığımda, odaya bir başkası girerse, masa bana göre yok olmak, ama giren kişiye göre var olmak zorundadır. Böylesine zorlamalı yorumlara sapmaktansa, masanın ben orda yokken de sessizce beklediğine inanmak sanırım doğaya daha uygundur.

-devam edecek-

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: