SURİYE DOSYASI : Suriye İkinci bir Irak mı ?

İlhan Tanır, ORSAM Danışma Kurulu Üyesi Vatan Gazetesi Washington Temsilcisi

Türkiye’nin F-4 tipi jetinin Suriye tarafından düşürülmesiyle daha da gerginleşen Türkiye-Suriye ilişkileri, Türkiye’nin Suriye krizinde rolünü daha da artıran bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar şimdilik Türkiye’nin Suriye içine asker gönderme ihtimali görünmese de son olaylar ışığında Ankara’nın Suriye konusunda uluslararası platformlarda liderlik yapmaya devam edeceği, yakın veya uzak gelecekte Esad’ın sona erecek rejiminin sonrasındaki ‘değişim’ sürecinde, gerek iç barışın sağlanması gerekse ülke bütünlüğünün sağlanması noktasında üstüne büyük ödevler düşeceği kesindir.

Bu bağlamda, Türkiye’de gündemi kaplayan Suriye gelişmelerinin ABD’nin Irak işgali ve sonrasındaki kaos durumu ile karşılaştırılmasının giderek yoğunluk kazanması dikkat çekicidir. Türkiye’de birçok köşe yazısında özellikle son zamanlarda sürekli olarak atıf yapılan 2003 Irak Savaşı’ndaki ABD’nin rolü ve sonrasında içine düştüğü durum ile Türkiye’nin böyle bir tehlikenin eşiğinde bulunduğunu iddia eden endişeli bazı entellektüellerin soruları detaylı bir cevabı haketmektedir. Bu bağlamda, Suriye ve Irak konularını inceleme ve farklarını ortaya çıkarmanın elzem olduğu görülmektedir. Aşağıda, bu farkların en azından önde gelenleri tartışılmakta ve ileriye doğru acilen alınması gereken bazı önlemler sunulmaktadır.

Uçuşa yasak bölge, K. Irak’ta olmadığı gibi Suriye’de de çözüm olmaz? 1991’de, 1. Körfez Savaşı sonrası K.Irak’taki Kürtleri Saddam’a başkaldırtan sonra da Saddam’ın yeni bir Halepçe katlliamından Kürtleri korumak icin kurulan ‘uçuşa yasak bölge’ 2. Körfez Savaşında Saddam yıkılana kadar kalkmadı. Birçokları buradan yola çıkarak, şimdi Suriye içinde de Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO -birbirine emir-komuta zinciriyle sıkı biçimde bağlı olmayan, Suriye rejimi ordularından ayrılanlar ve yerel halktan oluşan milisler), sığınması için açılacak bir bölümde kurulacak bir uçuşa yasak bölgenin aynı şekilde masraflı, uzun sürecek ve bir işe yaramayacak çözüm olacağı ileri sürülmektedir. Öncelikle hatırlatmak gerekir ki, 1991’de uçuşa yasak bölge kurma çalışması, Körfez Savaşında Bağdat’a girmekten vazgeçen ABD tarafından 1991’de Saddam’a karşı kalkışmaları için teşvik edilen ama sonradan gerekli şekilde desteklenmeyen Kürtlerin korunması için Batı ve özellikle ABD’nin yaptığı kendi ‘hatasını’ sonradan ‘düzeltme’ hareketi idi. Ne önleyici bir hareket idi ne de Saddam’a başkaldırıp, iktidardan etmeye çalışan isyana emniyetli bir alan kurulması projesi idi. Bugün bakıldığında Irak’ta en istikrarlı bölgenin Irak Bölgesel Kürt Hükümeti (IKBY) olması, uçuşa yasak bölgenin çok da boşa gitmediğini göstermektedir.

Yaygın isyan hali: İkinci en büyük fark ise, 1991 Körfez Savaşı ile ikinci Körfez Savaşının yapıldığı 2003 yılları arasında hiçbir zaman isyancılar, şimdi Şam’da gördüğümüz gibi ne savaşı Bağdat’ın merkezine taşıyabilmiş ve ülkenin önemli bölgelerini kontrolleri altına alabilmişti ne de Irak işgali öncesinde aylarca süren protestoların kurşun, top ve tanka karşı 1.5 yılı aşkın bir zaman devam ettirebilmişlerdi. Sayısız protestolar, 17 ay sonra Suriye’de hızını ve çapını artırarak devam ederken, isyancıların silahlı kolu olan ÖSO ülkenin birçok bölümünde doğal güvenli bölgeler oluşturmuş durumdadır. Bu tür bir isyanın hiçbir özelliği, Saddam’a karşı yaşanmamıştı.

Irak İşgali vs. Suriye Devrimi: Kilit fark, denebilir ki, Irak bir işgale kurban gitmişken, Suriye’de tamamiyle halktan yükselen, Arap dünyasındaki değişimden büyük oranda etkilenerek, hatta görüldüğü üzere zamanından önce ve herhangi bir öncü örgütlenmeden yoksun olarak aniden parlayan bir devrim ateşi olmasıdır[1] ve iki ülkede yaşananların dinamikleri tümüyle farklıdır.

2003 Irak İşgalini onyıllarca İngiltere ve Amerika’da yaşamış Ahmet Çelebi gibi kimselerin yarattığı tabloya aldanan ve kendilerinin güllerle karşılanacağını düşünen kişiler organize ederken, şu an uluslararası toplum tarafından en çok tanınan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) dahi Suriye içindeki protestocular tarafından yeteri kadar aktif ve sokakların taleplerine cevap verir düzeyde bulunmamaktadır. Şimdiden söylenebilir ki, Suriye Ulusal Konseyi, çok yakın zamanda Suriye sokağı ile bağlantıyı kuramazsa, Esad sonrası dönemde kendilerine ayrılacak rol çok küçük kalabilir. Tam da bundan dolayıdır ki önceki hafta içinde SUK’un ilk ve bir önceki başkanı Burhan Galyun’un da bulunduğu bazı SUK üyelerinin Hatay’da bulunan Suriyeli göçmenlerin kampına gitmesi ve oradan da ilk kez Suriye topraklarındaki Idlib’te ÖSO üyelerini ziyaret ederek birlikte birkaç kasabaya gitmeleri önemlidir. Suriye içinde bunun yanısıra dört kuvvetli yerel Devrim örgütünün, giderek artan bir şekilde Suriye rejiminin kontrolü dışına çıkan bölgelerde koordine olarak sivil halkın ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıkları bilinmektedir.[2]

Irak halkı ‘işgal’ istemiş miydi? Irak halkının kaçta kaçının gerçekten işgal ordusu istediğinden hiçbir zaman haberdar olamadık. Zaten Bush yönetimi de Irak işgaline karar verirken, Irak halkının işgal ordusu isteyip, istemediklerine o kadar ilgi duymadı. Bundan dolayı da Ahmet Çelebi’nin aslında tek başına ABD yönetimini aldattığına inanmak, Amerikan devletini ve karar alma organlarındaki profesyonellerin işlerini bilmediklerini sanmaktır. Amerika’nın en tepesindeki siyasi liderler 11 Eylül sonrası Afganistan savaşıyla yatışmamıştı. Saddam’la eskiden kalan bir hesabı da, Amerikan milli güvenliğini tehdit raporlarıyla hedef haline getirebildiler. Belki çoğu, zamanın dışişleri bakanı Colin Powell gibi gerçekten da Irak’ın dünyayı yerle bir edecek silahlara sahip olmak üzere olduğuna inanmış da olabilir. Özellikle 11 Eylül sonraki o korku ve ‘bir daha asla ABD’ye saldırılmasına izin vermemeliyiz’ atmosferi altında bu duygu gelişmiş olabilir. Bu tablonun, şimdi Suriye’de yaşananlarla neredeyse uzaktan veya yakından alakası bulunmaktadır. Suriye halkı, 2011 yılının sonbaharından itibaren her hafta, benim de kendi gözlerimle şahit olduğum üzere kendi ve çoğu yerel olan isyancı güçlerinin silahlandırılmasını ve yabancı müdaheleyi talep edici protestoları artırarak devam ettirdiler. Şam’ın gettolarında 2012 yılının başında görüştüğüm ÖSO liderlerinin çoğu, bu yerel özelliklerini beni mahallelerinde bulunan kendi evlerinde ağırlayarak ispat ettiler. Bu isyan Kürtlere ve birçok azınlık mensuplarına da sıçradı. Esad’ın gideceği daha çok belirginleştikçe halkın çoğunluğunun da bu yöne kaymaya devam ettiği görülmektedir.

Irak İşgali sonrası yapılan hatalar: Irak İşgalinin kolaylıkla gerçekleşmesi ve Saddam’ın iktidardan indirilmesi hızlı gerçekleşmişken, sonraki dönemde yapılan ordunun tümünün lağvedilmesi gibi yanlış politikaların Irak’ı özellikle sonraki yıllardaki kaos dönemine soktuğu unutulmamalıdır.

Tarihi perspesktiften farklılık: Osmanlı zamanında Bilad-ı Şam olarak adlandırılan Suriye, coğrafi bir realite ve ağırlık merkezi iken, Irak Osmanlı sonrası dönemde adeta Suudi Krallığı ve Faysal ailesini memnun etmek üzere İngiliz kolonyal içgüdüleriyle yarı-Monarşi şeklinde kurulmuş yapay bir ülke ve toplum projesidir. Suriye’de her zaman için bir milliyetçilik söz konusu iken, Irak tarzı Şii, Sünni ve Kürtler arasında Saddam dönemindeki gibi bir ayrışmaya tabi tutulmamıştır. Suriye’deki Baas rejimi Irak’tan farklı olarak, sadece %10-12’lik bir Nusayri azınlığa sahip olduğu için, Suriyeli Baas rejimi Sünnilerle daha çok ittifak yapmak zorunda kalmış, Sünni burjuvaziye dayanmış, Sünniler önemli oranda rejim ordusunda yer almış ve almaya devam etmektedir. Bu açılardan, Kahire’de gerçekleşen Suriye muhalifleri toplantısında alınan kararlardan birinde işaret edildiği gibi, katliamlara ortaklık etmiş rejim görevlileri ve askeri otoriler haricinde Suriye ordu kuvvetlerinin lağvedilmemesi önerilmiştir. Suriye halkının isyan nedeni zaten demokrasidir ve hedeflenen ‘demokrasi ihraç etmek’ değil, bir ulusu kurtarmaktır.

Suriyeli isyancılar silahlandırılmamalı mı?: Öncelikle Suriyeli isyancıları silahlandırma konusunda Türkiye aktif davranmazsa alanı Suudi Arabistan ve Katar’a bırakacaktır. Bu iki Körfez ülkesi de isyancılara para ve silah akıtacaklarını ifade etmişlerdir. AK Parti hükümeti, yaz sonu itibariyle Esad yönetimi ile ilişkileri kesme stratejik kararını almıştır ve bu kararı alırken yaklaşık 7 ay durum değerlendirmesi yapmıştır. Türkiye’nin katliamlara başladığından ancak 7 ay sonra Esad’la bağını koparmasını ‘çok çabuk’ olarak değerlendirenlerin çokluğuna şaşmamak elde değildir. 7 ay değil, halen şimdiye kadar ilişkiler devam mı ettirilmeliydi? Sivil halkına hergün silah doğrultan bir rejimle ilişkiyi sürdürmek için kırmızı çizgi ne olmalıdır? 7 aylık katliam ve henüz 5 bin ölü varken kesmesini çabuk görenler örneğin bugün 15 bin ölüye ulaşıldığında da Esad ile diyalog yolunu mu salık vereceklerdir? Yoksa ilelebet böyle bir politikaya karşılar mı?

Diğer taraftan Suriye protestoları, çok açık ve net şekilde barışçıl şekilde aylarca devam etmiş, buna karşılık rejimin ateş gücü, tutuklamaları ve akıl dışı baskıcı yöntemlerine maruz kalındıktan sonra 2011’in yaz sonu silahlanmaya doğru bir evrim yaşamaya başlamıştır. Tam da bundan dolayı isyan ülkenin büyük bir bölümüne yayılmış ve benim bizzat tanıştığım ve birçok uzmanın belirtiği gibi yerel halktan oluşan milis birlikleri ile protestocuları koruma misyonundan yola çıkılmıştır ama bu büyüyerek devam etmiştir. Bu aşamada silahlandırmaya karşı çıkmak bir anlamda yaydan çıkmış bir oka geri dönme emri vermektir. Şu an yapılacak en zeki politika ise o oku hedefine yöneltici reçeteler hazırlamak ve uygulamaktır. Bu da, ÖSO ile olabildiğince yakınlaşarak, radikalize olmalarına engel olurken, yapılacak yardımların tam da ihtiyaçları olan noktalara yoğunlaşılmasıdır. Açıkçası isyancıların silahlandırılması politikası, başkaldırmış bir halkı terörize etme konusunda profesyonelliğini ispat etmiş bir rejime karşı o halkı korumanın son çaresi olarak karşımızdadır.

Türkiye İsyancılara yardım etmekle, kendi çıkarına hareket etmektedir: Meselenin nirengi noktalarından biri ise, Suriyeli isyancıların Türkiye’nin yardımı olmasa da eninde sonunda Esad rejimini devirecekleri gerçeğidir. Bu gerçeği, Suriye’ye yaptığım ziyaretten kendi kendime gördüğüm gibi, Batı ve Doğu’da yayınlanan objektif raporlarda da isyanın giderek yayılmasından anlaşılmaktadır. Örneğin, Washington DC’deki Harb Çalışmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) Suriye uzmanı Joseph Holliday’e göre şu anki Özgür Suriye Ordusu sayısı 40 bin civarındadır. Holliday’in Mart ayı başında yaptığı önceki brifingde bu sayıyı 10 bin olarak belirtmesi oldukça dikkat çekicidir. Şu an itibariyle Suriyeli isyancılar Halep’ın kuzeybatısındaki Cisr es Şukur, Idlib’ın kuzeyi, Humus’un kuzeyindeki Rastan ve güneybatısındaki al-Kusayr, Şam’ın kuzeyindeki Al Kalamoun bölgesinin kırsal alanları özellikle Lübnan sınırındaki büyük bir bölüm, ve Deraa’nın çevre kırsal alanlarındaki büyük boşluklarda doğal güvenli bölgeler kurmuştur.[3] Hatta, Suriye içinden ilk elden bir kaynağın 26 Haziran günü bildirdiğine göre Antakya’dan Suriye’nin Halep’ine kadar geniş topraklar Özgür Suriye Ordusu kontrolü altında kurtarılmış bölge şeklini halini almıştır. The Economist dergisi de 7 Temmuz 2012 sayısındaki ‘Suriye’de rüzgar değişiyor’ başlıklı yazısında, bir BM uzmanına dayanarak Suriye rejiminin Suriye topraklarının %40’ını kontrol edemediğini ifade etmiştir.[4] Diğer taraftan son günlerde giderek Şam’ın merkezinde mutad hale gelen ve giderek şiddetlenen çatışmalar da isyancıların rejim için geldiği tehdit edici boyutun ciddiyetini göstermektedir. Tabi bütün bunların üstüne, yine son zamanlarda artarak devam eden orduyu terkeden üst ve orta derecedeki subaylar da ordudaki moralin hızla düşmeyi sürdürdüğünü göstermektedir. Türkiye, Suriyeli muhaliflere veya sığınmacı halka kucağını açarak hem zülüme karşı tavır almakta, hem Esad’ın gidiş sürecini hızlandırmakta hem de Türkiye’nin milli çıkarını düşünerek Suriye’nin geleceğine yatırım yapmaktadır.

Bütün bunlar Esad sonrasının emin, kolay ve acısız olacağını ileri sürmemektedir. Ama bütün bunlar, Esad rejiminin daha uzun bir zaman Şam’da kalmasıyla, Suriye’nin geleceği ile ilgili şu anki mevcut kaygıların daha da vahimleşeceğini üstüne basa basa iddia etmektedir. Örneğin, kimse, şimdiye kadar, Esad rejimine dokunulmadığında mezhepsel bir katliamın nasıl durdurabileceği noktasında pek de bir çözüm sunamamıştır. Esad rejimi yönetimde kaldıkça kendisine bağlı rejim askerleri protestoculara karşı acımasız metodlarını devam ettirecek, tutuklama ve hatta hava kuvvetlerini de kullanarak isyancı güçlerin üstüne gideceklerdir. Bu açıdan bakıldığında, süregiden çatışmalar, özellikle Esad rejiminin düzensiz ve bir o kadar da acımasız olan Şabiha birliklerinin Hula ve Qubair’de görüldüğü üzere mezhepsel ayrışmayı artırıcı katliamları toplumdaki farklılıkları giderek derinleştirecek, düşmanlıkları perçinleyecek ve ülkenin ordusu ve altyapısının yıkımı devam edecektir. Yani mevcut durum değiştirilmelidir, Esad’ın liderliğindekiığı her senaryo, şu an sorun olarak gördüğümüz meselenin daha da kronik hale gelmesidir.

Esad giderse Irak’takine benzer iç savaş yaşanır: Suriye’nin Irak savaşıyla karşılaştırıldığında en korkulan olası sonuçlardan birinin, Saddam sonrasında Irak’ta yaşandığı gibi, Esad sonrası Suriye’de de mezhebe dayalı bir iç savaşın yaşanabileceğidir. Öncelikle, bir önceki paragrafda ifade edildiği üzere, Suriye rejim kuvvetleri, demokrasi ve özgürlük talebiyle başlayan isyanı, özellikle Nusayriler ve diğer azınlıklara yaslanarak bir mezhepsel bölünmeye dönüştürmeye çalışmaktadır. Diğer taraftan, Irak ve Suriye’nin demografilerine baktığımızda, Irak’ta, Amerikan askerlerinin işgaliyle Sünni Arap toplumun, nüfusun %25’lik kesimini temsil etmelerine rağmen kendilerinin olduğuna inandıkları devletin Amerikan işgal kuvvetlerinin yardımı ile %60-65’lik kesimi oluşturan Şii’lerin eline geçeceğini anlamaları sonrası, El Kaide gibi örgütlerin varlığıyla, devleti geri almak savaşına girişmeleri sonrası, 2005’ten 2008’e kadar süren oldukça kanlı bir iç savaş yaşanmıştır.

Suriye’ye baktığımızda ise demografinin oldukça farklı olduğu görülmektedir. Suriye’nin %75’inin Sünni olduğunu ve ancak %10’luk bir azınlığın Nusayri olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü Hristiyan, İsmaili veya Dürzü gibi azınlıkların Nusayri azınlık gibi sıkı bir şekilde Esad rejiminin arkasında olduğunu söylemek doğru olmaz. Tam tersine, örneğin Salemiyeh gibi İsmaili, Alevi, Hristiyan ve Sünnilerden oluşan Suriye’nin güneyinde bulunan bölgesinde protestolar devam etmekte, Cenevre’de ABD, Rusya, Çin, Türkiye ve başka ülkelerin katıldığı toplantının yapılıp, ‘Birlik Hükümeti’ üzerinde anlaşıldığı gün, bu kentteki sivil protestoculara saldırılar devam etmektedir. Şam’a yakın Nusayri yerleşim birimi Masaken Barzeh’te içinde olmak üzere protestolara katılan Nusayri yerleşim birimleri ve hatta Nusayri kesimden toplumda tanıdık bazı simalar bulunmaktadır. Örneğin Nusayri kadın aktör Fadwa Soliman, feminist Hanady Zahlout, uzun süreli muhalifler Habib Saleh, Samar Yazbeck, Louai Hussein bu isimler arasında sayılabilir.[5]

%10’luk bir azınlığı oluşturan Nusayrilerin, bu bağlamda, geri kalan büyük çoğunlukla, Irak’takine benzer şekilde iktidar mücadelesi yapmasının çok zor olduğu ortadadır. Özellikle Türkiye ve ABD’nin muhakkak yoğun çalışmaları da dahil olmak üzere ciddi bir teşrik-i mesainin Suriyeli muhalifler ile yapılarak, Esad sonrası dönemin bir intikam alma iç savaşına dönüşmeden, bir toplumsal uzlaşının altyapısının kurulmasının mecburiyeti ortadadır.

Esad sonrası kaos mu?: Yukarıda değindiğimiz iç savaş korkusunun bir başka yönü de Esad sonrası kimin başa geçeceği veya kaos ile karşılaşıp karşılaşmayacağımızdır. Öncelikle, Esad sonrası dönemde tam olarak kimin Esad’ın yerini dolduracağı şu an itibariyle kimse tarafından tahmin edilememektedir. Bizzat konuştuğum düzinelerce Suriyeli muhaliften net bir cevap almak mümkün değildir. Örneğin Joseph Holliday bu soruyu cevaplarken şu anda doğal olarak oluşmuş bulunan kurtarılmış bölgelerin giderek daha büyüyeceğini ve güçleneceğini tahmin ederken, bu bölgelerdeki liderlerden birinin geleceğin lideri olabileceğini tahmin etmiştir. Suriye rejiminin baskısından kaçmak amacıyla mecburen ortaya çıkan bölünmüşlük ve emir-komuta zincirinden mahrum olma durumunun negatif etkilerinden başka, Esad sonrası dönem için bazı olumlu neticeleri de vardır. Bunlardan ilki, bazılarının seküler bazılarının ise daha İslamcı olduğu bu kadar farklı devrimci yapıların, Esad sonrası dönemde oluşması beklenen çok partili dönemde, ülkenin farklı bölgelerinden ve altyapısı olan çevrelerden oy olmak için yarışacak doğal partilerin oluşturabileceği yönündeki beklentileri kuvvetlendirmesidir.

Bunun dışında, SUK’un, Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir Konsey olduğunu hatırlatmamızda yarar var. Müslüman Kardeşlerin, 1982’deki Hama katliamı sonrasında Esad tarafından yurtdışına çıkarılmasına rağmen sıkı bir örgütlenmeye sahip olduğu bilinmekte ve Esad sonrası dönemde bu grubun ağırlıklı olacağı beklenmektedir. Bu açıdan, SUK’un Suriye’de, Esad sonrası dönemde, kendisini içeriye enjekte edeceğini tahmin etmek güç değildir. Suriyeli muhaliflerin Kahire’de geçtiğimiz hafta yaptıkları toplantıda üzerinde anlaşabildikleri üç maddelik harita her ne kadar yetersiz olsa da, en azından bir vizyonun bulunduğunu göstermektedir. Hiç şüphesiz, Esad sonrası dönem planlamasına daha çok ağırlık vermenin zamanı gelmiştir.

Görüldüğü gibi, mesele, Suriye isyanını başlatmak veya kuvvetlendirmek meselesi değildir. Suriye Devrimi, 17 ay önce başlattığı yangını devam ettirecektir. Bu konuda daha çok ilgili hale gelen Türkiye’nin bir an önce Esad sonrası planlama bağlamında Suriyeli muhaliflere yardım etme ve yol göstermesi elzem olmasıdır.

Sonuçta, Türkiye’nin bugün geldiğimiz noktada Suriyeli isyancıları desteklemekten başka şansı yoktur. Esad’ın gidip gitmeyeceği değil, nasıl ve ne zaman gideceği soruları ön almıştır. Bu soruların cevaplarının yakın gelecekte alınması beklenmektedir. Önceki hafta Cenevre’de yapılan Suriye Eylem Grubu toplantısında çıkan ‘Birlik Hükümeti’ planlarının uygulanıp, ‘değişim sürecinde’ Esad’ın görevi bırakıp, bu problemin yumuşak bir inişle çözülmesi en ideal ama gerçekleşmesi de bir o kadar zor bir yol olarak görünmektedir. O zaman Esad sonrası ‘çıkış planı’ nın Ankara’da şimdiden yapılması gerekmektedir.

Türkiye’nin, bugün itibariyle Suriye’ye ne ölçüde askeri bir müdahale yapacağı veya yapıp yapmayacağı belli değildir. Ama bilinen, Esad sonrası dönemde, bu sona giden yolda en ciddi rolü almış aktör olarak en ciddi rolü oynacağıdır. Amerikalıların ‘ulus inşası’ görevini, asker botu göndermeden, ‘dışarıdan devlet kurma’ değişim sürecine en ciddi yardımı istenen aktör yine Türkiye olacaktır.

Bu konuda, tabiatıyla Türkiye’nin böyle bir ciddi role hazır olup olmadığı ve ne kadar personelini bu eğitim, inşa ve geçiş dönemine hasredebileceği büyük soru işaretleri barındırmaktadır. Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının şimdiden bu konuya eğilmeye başlamaları elzemdir. Bir başka elzem olan konu ise, yukarıda da değindiğimiz gibi, Türkiye’nin ‘Esad sonrası’ döneme kendini de hazırlaması, bu konuda son zamanlarda oldukça iyi ilişkilere sahip olduğu Amerika ile çalışmalara, SUK’u da yanına alarak başlamasıdır. Kısacası artık Esad’ın ne zaman ve nasıl gideceği sorularının yanı sıra, gittikten sonraki sürecin de planlaması yapılmasının zamanın geldiği anlaşılmalıdır.

DİPNOTLAR

[1] 2012 yılının Ocak ayında ziyaret ettiğim Şam’ın gettolarında görüştüğüm ve isyancılara lojistik destek sağlamakla görevli üst düzey bir Abu Mazen kod adlı üst düzey bir sorumluya, bir yıl önceki örgütlenmeyi sorduğumda, gözlerime bakmış ve isyandan önce rejimi devirmeye yönelik hiçbir çalışmanın olmadığını itiraf etmişti.

[2] Suriye’nin geneline yayılmış dört ana devrim konseyi bulunmaktadır: 1. Yerel Koordinasyon Komiteleri (LCC) 2. Suriye Devrimi Genel Komisyonları (SRGC) 3. Suriye Devrimi Yüksek Konseyleri (SCRV) 4. Özgür Suriye Ordusu (FSA)/Yüksek Askeri Konseyi (HMC)

[3] Joseph Holliday, Syria’s Maturing Insurgency, http://www.understandingwar.org/report/syrias-maturing-insurgency

[4] The tide begins to turn, Jul 7th 2012, the Economist, http://www.economist.com/node/21558276?fsrc=scn/tw_ec/the_tide_begins_to_turn

[5] Syria One Year After the Beginning of the Revolution (Part II) http://syriafreedomforever.wordpress.com/2012/05/20/syria-one-year-after-the-beginning-of-the-revolution-part-ii/

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: