KÜRT SORUNU DOSYASI /// ERGUN ÖZGEN : AÇILIMA STRATEJİK BAKIŞ

John Naısbıtt Global Paradoks adlı kitabında, yeni kabile düzeni ile ilgili görüşlerini özetlerken, demokrasi arttıkça ülke sayısının da artmakta olduğunu ifade etmiştir… Konu içeriği itibariyle küresel sermaye stratejisinin siyasi coğrafyada etki ve kontrol alanlarının giderek boyut kazanması ile ilgilidir. Bu sürecin güncel olaylardaki yansımaları bire bir yaşanmaya devam etmektedir….

Demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin kazanımının ötesinde etnik ayrışmalar üzerinden , siyasi hedeflerin ele geçirilmelerinin aracı haline dönüşmekte olması birçok çevrede tedirginlik yaratmaktadır. Bu bağlamda “ AÇILIM “ olarak gündeme oturtulmuş bulunan konunun içeriği tam olarak yetkililerce ifade edilmemiş ise de, yaşanmış olan birçok olumsuzlukların hatıralarda kalan anıları, konuya şüpheci olarak yaklaşmaya da neden olmaktadır…

Özellikle etnik farklılıklar üzerinden azınlık üretimine yönelik öngörülerin, sürekli olarak belli çevrelerde mevcut propaganda araçları kullanılarak topluma sunulmaya çalışılması dikkatlerden kaçmamaktadır…Konu, geniş açıdan ele alınarak stratejik bakış ile tanımlandığında pekçok ülke için geçerli olmakla beraber, özellikle AB yapısındaki yansıması nasıl görülmektedir?

Anılan hususta, www.eurominority.org sayfasına girildiğinde görüntüye gelen ve birliğe dahil olan ülkelerdeki azınlıklarının konumlarını harita üzerinde görmek mümkündür…. Kısaca AB ülkeleri yönünden AÇILIMA konu olabilecek etnik farklılıklar oldukça ilginç görünmektedir!!!

Konu,, metin olarak özetlendiğinde; ülkelerin durumları şu şekildedir:

* İsveç ve Norveç ülkelerinde 2.979.938 Sepni’nin 669.646 km2 alanda yaşamakta oldukları,

* Polonya kuzeyinde 2.515.000 Kashu bıa’ nın 6870 km2 alanda yaşadıkları,

* Ayrıca, Polonya/Çek bölgesinde 10.120.000 Soros, Silezia azınlığının 48.500 km2 alanda yaşadıkları,

* Çek Cumhuriyetin’de 4.100.000 Moravia ‘nın 28.500 km2 yaşadıkları,

* Yunanistan’da 2.500.000 Arumania’lının bulunduğu, (Türklerden bahsedilmiyor)…

* Hollanda da 2.300.000 Friseland’ın 14.000 km2 alanda yer aldıkları,

*Belçika’da 7.000.000 Flanders’in 16.000 km2 de, 3.413.000 Walonia’nın da 16.845 km2 de yaşamakta oldukları,

*Başka ülkelerin azınlıkları konusunda iddialı olan Fransa’da ise, Alsas bölgesinde 1.829.000 kişinin 8.280 km2 alanda, Savoie bölgesinde 7.000.000 kişinin 60.000km2 kare alanda, Occitania bölgesinde ise, 15.000.000 kişinin 190.000km2 alanda, Brittany bölgesinde ise 4.334.000 kişinin 34.034 km2 alanda, Korsikada da 285.000 kişinin 8650 km2 alanda yaşamakta oldukları ifade edilmektedir..( 5 milyona yakın kuzey Afrikalılar açıklamada görülmemektedir)

* İspanya’nın azınlık haritasındaki görüntüsü ise, Basque bölgesinde 3.007.661 kişinin 20.947 km2 alanda yaşamakakta olduğu, Catalonia bölgesinde ise, 13.712.983. kişinin 70.520 km2 alanda yaşadıkları, Galicia bölgesinde de 2.830.000 kişinin 33.277 km2 alanda yer aldıkları belirtilmektedir…

* İngiltere’de ise bu tanımlamaya göre, Wales bölgesinde 2.900.000 kişinin 20.760 km2 alanda yaşadıkları, Kuzey İrlanda’da 5.946.000 kişinin 84.421 km2 alanda yaşadığı, İskoçya bölgesinde ise, 5.094.800 kişinin 78.772. km2 alanda yaşadıkları belirtilmektedir..

* İtalya konusunda da, Sardinya ‘da 1.662.758. kişinin 24.090 km2 alanda yaşamakkta oldukları ifade edilmektedir…

AB azınlıklar haritasının hangi objektif ölçüler içinde hazırlanmış olduğu tartışmaya açık olmakla beraber dikkat çeken bu haritada Almanya ve Avusturyanın etnik yönüne ilişkin bir görüşün belirtilmemiş olmasıdır!….Sadece Bavyera bölgesi bile ilk fırsatta farklılığını ortaya koyabilecek bir bölgedir. Kaldı ki Cermen bağlantılı olsalar da, Saksonlar, Jutler, Angıllar, Lagobardlar, Alamanlar, Thuringenler, Frisonlar arasındaki bölgesel farklar ortaya konulmadan özdeşleştirilmişlerdir….( 3 milyondan fazla Türk’ten de bahis edilmiyor!!!) Avusturya da ise, geçmişten bu yana kalıntıları dikkate alınırsa, Polonyalılar, Rutenyalılar, Romenler, Çekler, Slovenler, Sırplar, Hırvatların da azınlıklar içinde kalıntılarının olabileceği ifadelerde yer almamıştır….

Son gelişmeler içinde Slovakya’nın dil birliği konusunda azınlıklara hak tanımayışı ise ilginç bir görüntü sergilemiştir!!!

Bu tarz azınlık haritasının AB. yönünden hazırlanması ise, çok daha değişik ve karmaşık verilerin ortaya çıkmasına neden olabilecektir… John Naısbıtt genel hatları ile, küreselleşmenin paradoksundaki etnik ayrımcılığa yönelik yorumlarını yaparken demokrasinin toplumları milli devlet yapılarında uzaklaştırarak ne şekilde atomize edilebileceğinin hatırlatmasını yapmasıdır… Kısaca bu açıdan yaklaşıldığında anılan ülkeler yönünden de konu ele alındığında genel anlamda AÇILIMIN stratejik sonuçları nasıl yorumlanabilecektir?

Yakın geçmişte, Lionel Jospın’in Başbakanlığı sırasında, Korsika’nın siyasi statüsünün özerkliği yönünden yaklaşımı söz konu olduğunda, konu Fransa’da oldukça geniş tepki almıştır. Sonucu itibariyle de Jospın2002 seçiminde kaybetmiş ve siyasetten silinmiştir… Fransa üniter devlet yapısından ve onca değişik etnik farklılığına rağmen ulusal bütünlüğünden ödün vermemiştir!!!

Benzer olay İtalya’da, kuzey bölgesinin Ayrılıkçı Kuzey Birliği Partisinin girişimlerine karşı yaşanmıştır. Kuzeyde Padavia Cumhuriyeti olarak güneyden ayrılmayı amaçlayan siyasal oluşum da İtalyan halkının Ulus Devlet ve Üniter devlet anlayışına mağlup olmuştur…

İspanya’da ise, Bask bölgesinde faaliyet göstermekte olan Bask ayrılıkçı hareketleri içinde en son BATASUNA partisinin kapatılması ve bu konuda da AİHM ‘nin kapatma kararını onaylamış olması bölücü ve bölgeci yaklaşımlara karşı AB içinde önemli bir içtihat oluşturmuştur…

Türkiye yönünden, konu ele alındığında, halen sürekli olarakfarklı sürümler güncellenmektedir…Bu bağlamda da, Kürt sorunu olarak konu demokratik açılım sloganı kapsamında toplumun önüne getirilmeye çalışılmaktadır. Etnik yapı üzerinden pazarlanmaya çalışılan bu oluşumda Türkiye ‘nin demografik yapısı içinde kendilerinin toplumla özdeşleştirmeyen ayrımcı tabanın hacmı ne kadardır? Bu husus AB içindeki ülkelerin durumları ile kıyaslandığında tablo neyi göstermektedir?

Bu kesimin Türk toplumu ile aidiyet duygusunu geliştirememiş olan tabanı bir yönü ile 1995 seçimlerinden itibaren ele alındığında,

* 1995 seçimlerinde HADEP olarak seçime iştirak etmiş olan partinin % 4,17 oy almış olduğu,

* 1999 seçimlerinde gene HADEP olarak seçime iştirak etmiş olan bu partinin bu defa da % 4,75 oranında oy almış olduğu,

* 2002 seçimlerinde ise, DEHAP olarak seçime giren aynı tabana hitap eden partinin % 6,14 oy almış olduğunu,

* 2007 seçimlerine bağımsız olarak girmiş bulunan aynı parti (DTP) yapısında 1.830.978 kişinin bu partiye oy vermiş olduğunu,

* 2009 Belediye seçimlerine ise, DTP olarak giren bu partinin bu defa da %5,62 oy ile sandıktan çıktığı görülmüştür…..

Kısaca, 75 milyona yaklaşan Türkiye’nin demografik yapısında aidiyet duygusunu millet yapısında şekillendirememiş olan ayrımcıların siyasal konumu aşağı yukarı katlanarak en fazla 3,5/ 4 milyon kadardır….(Sadece Fransa’da 5 milyona yakın kuzey Afrikalı yaşamaktadır) Kısaca konu sosyolojik tabanı itibariyle bir Kürt sorundan ziyade dış destekli ayrımcı bir stratejinin ekseninde abartılı olarak yer almaktadır…

Demokratik açılım olarak sürümü yapılan siyasal girişimin gerçek hedefleri konusundaki spekülasyonlar bir yana bırakılırsa, bu stratejinin hedefine ulaşması için önce şu hususun doğru cevaplanması gerekmektedir!!! Türkiye’deki ayrımcı hareket sosyal yapının kendi sorunlarından mı çıkmaktadır? Yoksa , manüple yani gerisinde kışkırtmayı amaçlayan dış güçlerin politik hedeflerinin bir sonucumudur?

19yy. beri benzer kışkırtmalara sahne olan Anadolu coğrafyasının bu bölümü son dönemde de yeni sürümlere muhatap olmaktadır . Hatırlanacağı üzere, Şemdinli olayları olarak fitilin tutuşturulduğu eylemde, İngiliz Büyük Elçisi Wesmacott’un ve Mı6 nın adının da basında geçtiği görülmüştür…. Ayrıca, İngiliz asıllı İnsan Hakları İzleme Örgütü temsilcisi olarak tanımlanan Jonathan Sugden’in de Şemdinli olayları ile ilgili olarak sokak hareketlerine katılanlara “ Bu sefer iyi olmadı, bir dahaki ayaklanmayı daha güçlü yapın şeklindeki” beyanı da basında yer almıştır…. Bir diğer örnek ise son günlerde,gene basına yansıyan şekli ile, Batman’da dernek kurulması için tarikat liderleriyle temasa geçmeye çalışan Barbara Anna Lakeberg adındaki kişinin de bir CIA ajanı olduğu ve bu kişinin yakalanacağını anlayınca da Kuzey Irak’a kaçmış olduğu şeklindeki haberdir…

PKK üzerinden yürütülmekte olan ayrımcı hareketin dış kaynaklı ve manüple oluşumunun nerelere kadar ulaşmış olduğu gene MİT raporları üzerinden basında izlenmiştir. Bu örgütsel hareketin Avrupa’daki faaliyetinin merkezinin rapora göre Almanya olduğu, KAR-SAZ adı altında buna bağlı olarak çalışan pek çok şirket yapısının bulunduğu bu şirketlerin Avrupa’da Fransa, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Avusturya, İsveç, Yunanistan, Danimarka, Belçika, Romanya gibi ülkelerden finansal destek sağlandığı gene basında ifade edilmiştir….

Bir diğer husus ise, Black Water olarak tanımlanan ABD ait silahlı örgütün, elindeki binlercesilah ve mühimmatı PKK ve Taliban’a aktardığı şeklindeki duyumlardır!!!!

Özetle konuya çok boyutlu olarak bakıldığında bölücü hareketin manüplasyon merkezlerinin bir takım dış güçlerin himayesinde olduğu, ve bu ülkelerin politik hedefleri içinde konunun yer aldığı tartışmasızdır….Görüldüğü üzere, gerekli destek ve himayenin dış merkezlerden sağlandığına ilişkin kanaat kuvvetlenmektedir… Bu bağlamda, AÇILIM politikasının iyi niyetli süreci içinde manüplasyon merkezlerinin tahrik olaylarından ellerini çekip çekmeyeceklerinin iyi değerlendirilmesidir!!! Konu dışarıdan emziklendiği sürece bu süreç kısa süreli olacaktır!!! Zira, olayın arka planı önemlidir!!!

Kısaca, ifade edilmeye çalışılan hususlar yaşanmış ve yaşanmakta olan örnekler içindedir. Esas olan,AÇILIM konusunda , konunun manüple yanının çok iyi anlaşılır olmasıdır.Tekrar edildiğinde şayet bazı dış güçler yönünden söz konusu sorun özellikle kendi politik hedefler içinde ve çıkarlarına göre yer alıyorsa ,bütün iyi niyetli yaklaşımlara rağmen istenilen sonucun sağlanması çok zordur…

Bir diğer ifade ile, bu süreçte sadece birileri istedikleri kararları Türk Devletine örtülü bir şekilde kabul ettirmeyi amaçlıyorlarsa ve daha sonraki hamlenin hazırlığına geçmelerinin alt yapısını söz konusu süreç oluşturuyorlarsa, o zaman bu ihtimallerin dikkatte alınması kaçınılmazdır….Zira, manüple bir süreçte AÇILIM IN ileride nasıl bir çözümsüzlük getireceği belli olmayacaktır, ipin ucu görüldüğü kadar dişarıdadır!

Konunun uzun soluklu bir yol olduğu muhakkaktır. Duyulan tereddütlerin gerindeki geçmiş olayların tarih şuurundaki izleri de tazedir… AÇILIM konusunda güney doğu halkının refahına yönelik hedefler bu ülkeyi ve bu ülkenin insanlarını seven her yurttaşın itirazsız kabul edeceği bir husustur.Ancak , AÇILIM olarak sunulan konunun genel çerçevesi belli olmayıp yansıtılanlar çeşitli spekülasyonlara açıktır…Bu nedenle gündemde yer alan sunumlar dikkate alındığında, ister istemez hafızalardabazı çağrışımlar yapmaktadır…

Bağlantısı nedeniyle, Bilal Şimşir’in Kürtçülük adlı kitabının C II. 547 sayfasında belirtilen ve yakın geçmişte yer almış olan Marksist- Leninist bir örgüt olan TKDP’nin tüzüğünün 61 maddesindeki hedeflerin günümüz açısından hatırlanması yararlı olacaktır…..

Madde içerine bakıldığında;

*Türk Anayasası’nın değiştirilmesi, Kürt ve Türk terimlerinin Anayasa’da birlikte yer alması ve Türk Devleti’nin bu iki unsurdan oluştuğunun kabul ve ilan olunması

* Parlamentoya kendi nüfusları oranında milletvekili verilmesi,

* Kürdistan olarak tanımlanan yerlere muhacir yerleştirilmemesi ve buradaki köy ve kentlerin isimlerinin değiştirilmemesi,

* Kürdistan şehirlerine aslı Kürt olan idareciler yollanması,

* Türkiye’deki Kürdistan’da resmi dilin Kürtçe olması, okullarda Kürtçe kitap, mecmua ve gazete neşrinin sağlanması,

* Devletin, Kürdistan olarak tanımladıkları yerlerin kalkınması için mali ve iktisadi tedbirler almasını ve bunun için Kürdistan olarak bildikleri yerlerin sınırları içersinde ağır sanayi yatırımlarının oluşturulmasını ve bölgeden çıkan petrol gelirlerinin %74 ünün, Kürdistan olarak belirttikleri yerlere sarfedilmesinin gerçekleştirilmesi. (Michael M. Gunter. The Kurdısh Problem s.302’den Abdülhaluk Çay. Kürt Dosyası s.438

Konu ile özdeşlemesi açısından15 Ekim 2007 tarihli ABD Dış Politika ile ilgili Ulusal Komiteden David L. Philips’in imzası bulunan raporda ise hedeflerin şu şekilde ifade edildiği görülmekterdir. Rapor içeriğindeki bazı maddelere bakıldığında:

*Bağlantıların kurumsal hale getirilerek, Kuzey Irak’taki Kürdistan Bağımsız Yönetimi’nin (KBY) İstanbul, Bursa ve Diyarbakır’da ticaret ofislerinin açılmasının sağlanmasını,

* Masooud ve Nechirvan gibi diğer Kürt liderlerinin de Türkiye ile ilişkilerinin arttırılmalarının temini,

* Kerkük’ün statüsünün azınlık grupların kırılganlığını arttıracak ve sorunlar yaratacak durumlarına karşı çözüm sağlanmasını,

* PKK örgütü ve liderleri için demokratikleşme süreci içinde gerekli affın çıkarılmasının sağlanmasını,

* DTP ve bağlantılı tutukluların tümünün serbest bırakılmasını,

* Federalizm konusunun toplumda tepki yaratmakta olduğunun görüldüğünü bunun için konuyu topluma daha yumuşa k şekilde ademi merkeziyet olarak kabul ettirilmesinin yollarının aranmasını,

* Türklük tanımının değiştirilerek konunun vatandaşlık temeli üzerinden kabulünün sağlanmasını ve TCK 301 maddesi ile, terörle mücadeleye ilişkin yasa hükümlerinin yürürlükten kaldırılmasını,

*Yargının ele alınarak hesap sorulamaz yapısının ıslahı konusunda yeni düzenlemelere gidilmesini,

* Öcalan ile diyalog konusunda, DTP üzerinden gerekli yaklaşımların sağlanmasını

*Bölgenin ekonomik yapısına katkı sağlamak için yatırımların arttırılmasının ve özelleştirme yanında toprak reformuna önem verilmesini…..vb…..

Bu bağlamda özellikle DTP üzerinden Anayasanın değiştirilmesi konusundaki israrın sürekli olarak gündeme getirilmeye çalışılmasının nedenlerinin ifade edilen hususlar kapsamında değerlendirilmesinde yarar vardır!!!Ayrıca konuya , DTP’nin Eylül 2009 başında son yapmış olduğu Diyarbakır mitinginde de kenarından köşesinden değinilmiştir!

Özetle, belirtilen rapor kapsamında güney doğu bölgesinin kalkınması için ticari ilişkiler ve önemli yatırımlara ait görüşlerin de yer aldığı görülmektedir….Bu husus esasen devletin asli görevleri içindedir. Konuya yaklaşım şekli ise, ön görülen olumlu mesajların arasına sıkıştırılan ve satır aralarında topluma ve siyasete kabul ettirilmek istenilen satır arası istekleridir….Kısaca asli amacın , ülkenin ileriye yönelik bir zamanda toplumu ayrıştırmanın alt yapısını oluşturmanın ön hedefleri gibidir!

Türkiye’nin bölgeye bakışına bir örnek olmak üzere, 1993 konsolide bütçeden bölgenin aldığı payın hatırlanmasında yarar vardır…. Bu oran, dünden bu güne aynen artarak sürmektedir…

1993 BÜTÇE RAPORUNA GÖRE DURUM

Bölgeler Gelir Harcama(Milyar)

* Marmara Böl. 121.595.39.134

* İç Anadolu .Böl.47.33738. 134

* Ege Böl. 23 38019.385

* Akdeniz Böl.14.55916.338

* Karadeniz Böl. 10.806 18.142

* Doğu Anadolu Böl. 3.84418.543

*G.Doğu Anadolu Bl 3.64313.857……

Söz konusu değerler 1993 yılına aittir. Her yılın bütçe raporları ayrı ayrı tetkik edildiğinde ,özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan alınan gelir ile devletin yapmış olduğu harcamaların oranlarını diğer bölgeler ile kıyası mümkündür…

Bölgenin ekonomik yapısının kalkınmasında gerekli artırımlara karşı bir itiraz da söz konu değildir….Ancak, yukarıda ifade edilen, TKDP partisine ait tüzüğün 61 talep edilen hususların David L. Philips’in imzasını taşıyan rapordaki maddeler ve DYP’nin talepleri ile birlikte değerlendirilmeleri ,ister istemez ilginç bir görüntüyü ortaya çıkarmakta ve bazı çağrışımlara da neden olmaktadır …

Ülkenin bütünlüğü yönünden çeşitli çevrelerde duyulan rahatsızlıklar ve fısıltı gazeteleri üzerinden süre gelen söylemlere dikkat edilmelidir. Konu hiçbir zaman bir Kürt sorunu olmamıştır…. Senaryoların telif hakkı dışarıya aittir. Bu güne kadar bir takım normlar ileri sürülerek vaki talepler dikkate alındığında uygulamada

* Kürtçe kurslar açılmamış mıdır? Açılanlar, iştirak olmadığından niye kapanmak zorunda kalmışlardır?….

* Çıkartılan gazeteler kaç nüsha basılmış ve ne kadar satılabilmiştir?..

*Bazı sanatçıların çıkardıkları Kürtçe kasetler e talep ne kadar olmuştur?

* TRT Şeş’in Kırmançça yayınları, Zazaca, Solhanice, Dimillice, Bohtanice lehçeleri ile konuşan insanlarımız tarafından ne düzeyde itibar görmüştür?….

* Neden dış merkezli yayın yapan ROJ TV. Çeşitli lehçeler rağmen Türkçe yayın yapmak lüzumunu görmektedir?

* Senelerdir, “ Oslo, Vatikan, Telaviv, Paris Erivan vb.” çeşitli ülkelerin kentlerinde faaliyetlerini sürdürmüş bulunan Kürdoloji Enstitülerinin asli amaçları nedir?

* Ülkede, kendisini Kürt olarak kabul eden vatandaşlarımızdan kimler devletin hangi kademesinde yer alamamıştır?… Bunlar içinde bakan, millet vekili, general, hakim, savcı ,vb..hatta başbakan ve Cumhurbaşkanı olmalarına engel bir duruma muhatap olan kimse olmuş mudur?… Konunun cevabı ise yaşamın içindedir….

Bütün bu uğraşıların ötesinde, yukarıda da ifade edildiği üzere somut olaylardan yola çıkıldığında, DTP çizgisindeki oy oranına göre Kürt toplumunun Türkiye genelindeki azami yüzdesi % 6 ila %7 arasında olduğu açıktır. Bu kesimin kültürel bütünlüğü ise yaşanan olaylar dikkate alındığında bir dil birliği yapısını bile göstermemektedir….

Olayın bu kesiti iyi bilindiği için de süreç DTP örtüsünde, PKK üzerinden dayatmalarla Türk siyasetine dış destekli olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır… Türkiye’nin bir Kürt sorunu yoktur ,bu maske altında %90 dışa bağlı olan bir PKK olayı vardır!!! Oynanan oyunun asli hedefi Türk toplumunu önce ayrıştırmak sonra birini diğerine yabancılaştırmak ve son safhada da, Güney Doğu Bölgesinin siyasal yapısını çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmektir….. Bu konuda da, kuzey Iraktaki oluşum ile zaman içersinde gereken bütünleşmenin teminidir….

Etnik farklılık üretmeye yönelik stratejinin neden tarihi temeli yoktur? Neden bölgede tek bir dil üzerinden kültür farklılığının yapısal karakteri şekillenmemiştir?

Ayrımcı politikaları üreten dış kaynaklı enstitüler Kürt olarak kabul ettikleri toplumu MEDLERİN torunları olarak nitelemektedirler…..O zaman bu sorunun coğrafyanın tarihi zilyetliğinin açıklanması yönünden irdelenmesi de gerekmektedir !

* Arkeolojinin verilerine göre, MEDLERİN M.Ö. 1300 re doğru Pers ve Med kabilelerinin Kuzey Doğu Asya üzerinden İran topraklarına geldikleri…ve Urmiye Gölü civarına yerleştikleri,

* M.Ö: 800 kurdukları devletlerinin M.Ö. 647/ 615 yılları arasında bölgeyi işgal eden İskitlerin akrabası olan Kimmerler tarafından siyasi hakimiyetlerine son verilmiş olduğu görülmektedir…

Bu bağlamda Güney Doğu Anadolu’nun sosyal siyasal yapısı gene arkeolojinin tarihe kazandırdığı veriler açısından ne göstermektedir?

*Mezapotamya bölgesine M.Ö. 3600 da Asya üzerinden geldiği ifade edilen ve Turani olduğu kanıtlanan Sümer kavmi bölgenin tarihi zilyetliğini siyasi yönden kazanan bir toplum olarak görülmektedir…Medlerle ilgileri yoktur…

* M.Ö. 2500/1700 arasında Anadolu’da hüküm süren Hattiler’in de Ural Altay dil grubuna ait olduğu kabul görmektedir . Bunların da Medlerle ilgisi yoktur…

* M.Ö. 2000 lerde Kuzey Doğu Anadolu ‘da Yaşayan Hurilerin de Med toplulukları ile bağları mevcut değidir…

* Keza gene M.Ö. 2000 Kuzey Mezapotamya’ya gelen ve bölgeye yerleşen Gutlar da Medlerle .bağlantılı değillerdir…

* M.Ö.1900/1700 Doğu Anadolu bölgesine gelen Kimmerlerin de Medlerle ilgisi yoktur…

* M.Ö. 1400/1300 ortaya çıkan Hattilerin devamı olan Hititlerin de Med bağlantıları yoktur…

* M.Ö. 700 lerde gene Doğu Anadolu’da devlet kuran Urartuların da Medlerle akrabalığı yoktur…

*M.Ö. 680 lerde Kafkaslar üzerinden Anadoluya gelen İskitleri de Medlerle ilgisi yoktur…

* M.S. 558/575 tarihleri arasında doğu Anadolu topraklarını işgal eden Hazar İmparatorluğunun temellerinde yer alan Sabarların da Medlerle bir ilgisi yoktur…

* M.S 451 de Büyük Hun İmparatorluğunun yıkılmasından sonra bölgeye bazı Hun boylarının geldikleri de görülmektedir…Bunların da Medlerle ilgileri yoktur….

*Bizans İmparatorluğu döneminde ise, güneyden gelen Arap ordularının tehditlerine karşı Hazarın kuzeyinden gelen ve Bizans’a paralı askerlik yapan Avarlar, Bulgar, Peçenek, Kıpçak ,uz gibi Türk boylarının Güney Doğu Anadolu bölgesine yerleştirildikleri dikkate alındığında, söz konusu coğrafyaya asırlar süren göçler ve istilalar yolu ile Turan kökenli toplulukların geldikleri görülür ki bunların hiçbirinin MEDLERLE ilgisi yoktur!!!

* En son göç 1071 Malazgirt savaşı ile noktalanmış ve asırlar boyunca da Anadolu, Asya üzerinden Türk göçlerini almaya devam etmiştir…

Bölgenin tarihi yapısı konusunda ortaya konulan bulgular içinde şu hususların da yer aldıkları görülmektedir….

*….Erzurum bölgesinin en eski ahalisi Subar adını taşıdığı, Subarların yukarı mezapotamya’da yaşayan ve buradan yayılan Avrupa ve Sami OLMAYAN , bağlantılı dil konuşan medeni bir kavme Sümer ve Babillilerin verdiği bir addır….” Dip not, Artur Ungrad Subartu 1936- Walter de Gruster”…(Dr. Hamit Zübeyir Kosay Erzurum ve Çevresi Düp Tarihi…sf.35)

*…Daha sonra batıda bulunan Hititlerce bu kavim Huri diye adlandırılmıştır. Van da hükümet kuran Urartular da Hurice veya Subarca’nın bir şivesini konuşuyorlardı…( Dr. Hamit Zübeyir Kosay Erzurum ve Çevresi Dip Tarihi… Sf.35)

* ….Bizans döneminde….Anadoluya Kafkasya’dan ve Rumeliden hıristiyan Türkler olarak getirilen Bulgar, Avar, Peçenek, Uz, Kuman urukları yerleştirilmiştir… Bu toplulukların büyük kısmı nın Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya iskan edildikleri bilinmektedir. Bu Türk iskanı hemen hemen her yüzyılda bir yenilenmiştir. İslamdan önce Anadolu’ya gelen birçok Türk Boyu Bizans’ın dini politikası ve hıristiyan misyonerlerinin tesiriyle Göktanrı dinini bırakıp hıristiyanlaştırılmışlardır. Selçuklular, Anadolu’ya geldiklerinde buralarını hıristiyan olmuş Tüklerle meskun bulmuşlardır….”Dip not. Mehmet Eröz hıristiyanlaşan Tükler. Ankara 1938 sf.3,4,17,18”…( Dr. Hamit Zübeyir Kosay Erzurum ve Çevresi Dip Tarihi..sf.37)

* …. Bugün modern Türkiye’nin toprakları Ortaçağ’da Diyarbakır, Van Gölü dolaylarındaki Ahlat eyaletlerini oluşturan topraklar da kapsamaktadır…(Claude Cahen Osmanlıdan önce Anadolu’da Türkler…sf.120)

*…..Anadolu bütünüyle ele alınacak olursa Türklerin sokulmaya başladığı dönemde az nufuslu bir ülkeydi. Fetihler süresince olagelen savaşlardan, katliamlardan ve toplanan tutsaklardan ötürü daha da azalmıştı. Anadolu da farklı yöreler olmasına karşın, Türkler Anadolunun her yerine yayılmışlardı. Orta Asya’dan yola çıkan Türlerin çoğunlukla Azerbaycan’a ve Anadolu’ya yayıldıkları kesindir. Azerbaycan’a yerleşen grubun büyük bir bölümü zamanla Anadolu’ya gelmiştir…(Claude Cahen Osmanlı’dan önce Anadoluda Türkler…sf.149)

* Evrensel değerler yönünden Türk toplumunun coğrafyadaki yayılma alanları dikkate alındığında akrabalık bağı tesis etmiş olduğu pekçok ulus bulunmaktadır. Çin karşısında baskın olduğu dönemler hariç tutulursa, bölgedeki siyasi ve askeri etkinliğini Çin’e karşı kaybetmiş olan Türk boylarının çoğu, zaman içinde Çinlilerle karışmışlardır…

* Hazarın kuzeyinden batıya yönelmiş olan Türk topluluklarını ise, İskitlerden beri değişik zamanlarda ve istila hareketleri içinde Slavlarla karışarak Slavlaştıkları da bir geçektir… Rus Tarihcisi Gumilev’in ifadesi ile, bir Rus’u biraz kesele, altından Türk çıkar yakıştırması boşuna değildir!…. Bulgarlar ise bunun en somut örneğidir. Bu süreç bütün Balkanlar da da sürmüştür.

* Avar devletinin yıkılmasından sonra bölgede kalan Türk Boyları Orta Avrupa coğrafyasında kaybolmuş ve karışmışlardır….

* Orta Asya’dan güneye yönelen çeşitli Türk Boyları Afganistan ve Hindistan coğrafyasında yerel kavimlerle karışarak akrabalıklar tesis etmişlerdir….

* Hazerin güneyinden Anadolu’ya yönelen Türk Boylarının bir kısmı da Peslerle karışmış ve bu kavinle de akrabalıklar tesis edilmiştir.

* Abbasiler zamanında da bu devlete paralı askerlik yapan diğer Türk Boyları ise, zamanla çoğrafyada karışarak bölge halkıyla akrabalıklar tesis etmiştir…

* Kıpçaklar ile etkilerini Mısırda gösteren Türk boylarının Kurmuş olduğu Memluk Devleti ise benzer akrabalıklar yönünden bir diğer örnektir….

*Anadolu’ya selçuklular ve sonrasında yoğun bir şekilde gelerek bölgeye yerleşen Oğuz boylarının hacmı büyük olduğundan, bu coğrafyada fazla bir asimilasyona maruz kalmamışlar, aksine, bölge halkı zaman içinde baskın Türk yapısı içinde erimiştir…

*Tarihin bu kadar akışkan sürecı içinde kendilerini saf bir MED toplumu olarak niteleyenlerin sosyolojik ve tarihi geçmişlerinin ve kaynağının bu bağlamda sorgulanması gerekmektedir!!!

Kısaca, bölge açısından tarihi verilere göre konu tekrar ele alındığında kendilerine MEDLERİN torunuyum diyenler, onca kavimlerin yarattığı fırtınalar arasında 2500 yıl saf ırk olarak başka kavimlerle hiç karışmadan nasıl bu güne kadar gelebilmişlerdir sorusu cevapsız kalmaktadır … Kavimlerin peş peşe istilalarına uğrayan bu coğrafyada özgün varlıklarını nasıl sürdürebilmişlerdir? Yukarıda ifade edilen kavimler yok olmuş olarak kabul ediliyorlarsa, MED torunları varlıklarını ve saf kalma özelliklerini hangi yöntemle koruyabilmişlerdir??? Bunun bilimsel izahı antropolojik açıdan nedir?

Son olarak BİLGESAM araştırma kurumu tarafından Güneydoğu’ da 10 bin 199 kişi üzerinden yapılmış bulunan aidiyet anketinde de Kürtlerin %78 nin Türkiye Cumhuriyetinden ayrılmak istemedikleri bir kere daha ortaya çıkmıştır. Bu, bir aidiyet duygusudur!!!

Gene Prof. Dr. Alemdar Yalçın’ın koordinatörlüğünde Osmanlı tahrir ve mühümme defterleri üzerinden yapılan araştırmalarda, kendilerini Kürt sayan bir çok aşiretin köklerinin Türkmen olduğunun da açıklığa çıktığı anlaşılmaktadır .

Esasen kültürel bozulmalar sonucunda tarih boyunca birçok ters etkileşimle bölge sosyal dokusunun ve lisanlarının etki altında kaldığı bir diğer gerçektir. Bölge halkının lisan durumu üzerine en eski araştırmalardan biri olan Saint Petesburg Akademisinin yayınladığı sözlükte,

* 3000 halis Türkçe kelime

* 2000 Türkçeleşmiş kelime

* 1240 Zint

* 1030 Tükçeleşmiş Farisi

* 370 Eski Pehlevi

* 300 Mahalli Kürtçe

* 108 Gıldani

* 60 Kafkas Türkçesine ait kelimenin olduğu belirtilmiştir…. ( Mahmut Rışvanoğlu Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm)

Bir diğer anlatım da Şerif Fırat’ın Varto tarihidir…..”Herhangibir milletin ana dili olmayan Zazaca ve Kürtçe’nin tetkikinde,bu dillerin aslen Türkçe’den kopmuş ve sonra Zint, Kıldani, Farisi, Ermeni, ve Arapça’dan yığılmış bir ve söz yığını anlaşılmaktadır. Ari ve Midyalali lehçelerinden başlayarak Türk ve İran dilinin karışık bir halitası olan bu dil hakkında tarihler kati bir fikir yürütmemişlerdir”…(Şerif Fırat Varto Tarihi sf. 166 )

Özetle bu süreçte, Kürt olarak kabul ettiğimiz insanlarımızın tek bir lisan yapısında kültürel bütünlüğü görülmüyorsa, geçmişten gelen bütün bu oluşumların harmanında bölgenin asırlar boyunca savrulmuş olmasıdır… Kökü Asya’ya uzanan bu Turan geleneğinde ayrımcılığa yer yoktur…Kendilerini Kürt olarak niteleyen birçok aşiretimize ait tahrir ve mühimme defterleri okundukça, çoğunun öz benliklerinin binlerce yıllık bir Turan kökünden oldukları gerçeği ile karşılaşmaları da sürpriz olmayacaktır.

Tarihi inkar ederek ve dış güçlerin isteklerine göre gerçeği tahrif ederek çözüm arayışı ileride daha büyük çözümsüzlükleri de getirecektir …Hiçbir ulus laboratuvarlarda üretilemez…..Taba topluluğu yapısından gelen kooperatif karakterdeki ülkelerin finansın gücüne dayalı politikaları için tarih geleneğinin algılanması oldukça zordur…..Onlar piyasa koşullarına göre kuruşlandırdıkları şekli ile toplumların yapısal karakterlerini istedikleri gibi değiştirebileceklerini var sayarlar ve büyük hesap hatası da yaparlar…

Uzun süre tartışma konu olmuş olan AÇILIMIN içeriği tam olarak bilinmediğinden ve geçmişin acı deneyleri de hatırlandığında konu muhtelif spekülasyonlara neden olmaktadır. Özellikle dış kaynaklı önerilerin bu açılımım paydasında yer almakta olduğu görüşünün haklı nedenleri vardır…

ABD yönünden her ne kadar demokratikleşme insan hakları vb. kavramlar siyasi literatürün madde başları olarak ifade ediliyor olsa da, gerçek, herşeyden önce mevcut durumun ABD. çıkarları ile orantılı durumunda yer almaktadır. Demokratikleşme giderek içeriğinden uzaklaştırılarak bir slogan haline dönüştürülmektedir!!!Konuya örnek verilirse,

* Batista rejiminin çıkarcı bir Küba diktatörlüğü olduğu dönemde, ABD nin çıkarlarına hizmet ettiği için bu diktatörlük ABD açısından rahatsız edici olmamıştır ve demokrasi ABD ‘nin aklına gelmemiştir…

* Musaddık, İran petrollerini millileştirmek sureti ile ülkesinin doğal kaynaklarını İran halkının çıkarı için kullanmaya kalkınca komünist suçlaması ile,Batı istihbarat örgütlerinin tahrik ettiği Şah yandaşları tarafından iktidardan indirilmiş ve İran uzun süre Şah Monarşisinin baskıcı rejimi ile yaşamak zorunda kalmıştır….ABD Şah rejimine karşı demokratik oluşum konusunda da herhangibir talepde bulunmamıştır…

* Humeyni teokrasisi ABD çıkarlarına ters düştüğü için Saddam desteklenmiş, daha sonra da Saddam ABD ve İsrail çıkarları için zararlı görüldüğünden anti demokrat bulunaraktasfiye edilmiştir… Burada da bahane demokratikleştirme olmuştur…

* 1965 de soğuk savaşın hızlı olduğu dönemde, Endonezya da ulusalcıların ülkenin yer altı kaynaklarının millileştirilmesini istemeleri ve ayrıca Cakarta’nın Pekin ve Moskova ile ilişkilere girmesi ABD rahatsız etmiş, İslami kesimi kullanarak komünist tehlikesine karşı toplum tahrik edilerek komünistlerin tasfiyesi görüntüsünde bütün ulusalcılar da tasfiye ettirmiştir.. Burada 650 bin kadar insanın öldürülmüş olduğu ve asli sebebin ise ABD şirketlerinin çıkarlarının olduğu çok sonra anlaşılabilmiştir…Demokrasi kimsenin aklına bile gelmemiştir..

Bir diğer örnekte görüntüsündeki paradoks nedeniyle HONDURAS’TAKİ askeri darbe karşısında ABD nin ilgisiz tavrıdır… Genellikle seçim ile gelmiş olan iktidarlara karşı askeri müdahaleler durumunda ABD. demokrasinin koruyucusu olarak siyasi tavrını ortaya koymaktadır… Başkan Zelaya,demokrasi sürecinde seçimle gelmiş, askeri darbe ile de görevinden uzaklaştırılmıştır… ABD burada sessizdir!!! Zira, Zelaya ulusalcı, darbe yapanlar ise, ABD çıkarlarına göre hareket etmektedirler.. Kısaca, ABD açısından demokrasi bir araç olmaktadır… Rejimin içeriği değil, siyasi iktidarların ABD’nin çıkarları ile örtüşen politikaların istenilen şekilde uygulanıyor olmalarıdır….

*Analojik olarak olaylara Türkiye’deki olaylar açısından bakıldığında Ergenekon adı üzerinden sürdürülen davada da ,geçmişte işlenmiş bulunan bazı suç unsurları dikkate alındığında olayın merkezine bu suç unsurlarının koyulduğu görülmektedir..

*Sonraki aşamada, ulus devlet ve üniter devlet yanlısı vatanperverlerin ulusal çıkar çizgisinde muhalefet yapmaları muhtemel görüldüğünden bu kişi ve grupların aynı suç yapısı içinde tanımlandıkları ve dava sürecine eklendikler izlenmektedir…

* Herhangibir örgütle ilgisi olmayan ancak Türkiye’nin çıkarlarını dış güçlerin çıkarlarına karşı koruyacak bu insanların aynen Endonezya örneğinde olduğu gibi suçlanarak bu dava süreci sonunda tasfiye edilmeleri amaçlanıyor gibidir…

* Bu süreç içinde de gene demokratikleşme sloganı ile konu kamunun önüne getirilmeye çalışılmaktadır!…

*Anlaşıldığı kadar Güneydoğu sorununa tepki verecek olan kesimlerin susturulmaları ve toplumsal reflekslerinin önünün kesilmesinde de bu süreçte işliyor gibidir…

*.İzlendiği kadar sonraki safhalarda Güneydoğuda ki bölücü oluşuma karşı çıkacağı muhakkak olan ve bölgede hesapları olan dış güçlerin operasyonlarını bozacağı muhakkak olan TSK ve komuta kademesindeki bazı emekli generaller üzerinden gene TSK. pasifize edilmektedir!…Ayrıca,birtakım yapay deliller ve suçlamalarla da olaya muhatap kılınmaya çalışılmakta oldukları intibaı vardır……

*Dava süresince TSK personelinin Ergenekon davası bağlantılısı kurularak bu kişiler üzerinden yıpratıcı propaganda belli çevreler tarafından yürütülmekte olduğu kanaatı diğer yönden güçlenmektedir…

*Kısaca,silahlı kuvvetlerin etkisiz duruma getirilmesi sonucunda güneydoğuda uygulamaya koymayı hedeflediklerioperasyonların başarılı olmasının amaçlanmış olduğu var sayılmaktadır!!!

Çerçevesi doğru konulmamış ucu açık olan bu dava konusunda Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslar arası Çalışmalar Okulu (SAIS) hazırlandığı ifade edilen Ergenekon raporunun bir yönü ile yargısal açılımdaki şu hususlar dikkate çarpmaktadır. Rapor içeriğinde;

* İddia edildiği şekilde bir Ergenekon Örgütünün veya organizasyonunun varlığına ilişkin bir kanıtın bulunmadığı,

* Davanın temelinin Tuncay Güney’in ifadelerinden yola çıkılarak hipotetik bir şekilde sunulduğu,

* Sunulmuş bulunan kanıtların çoğunun güvenilmez oldukları,

* İddianamenin kendi içinde tutarlı olmadığı ve çelişkilerin bulunduğu,

* İddianamenin bir takım ön kabuller üzerine inşa edildiği

* Bu ön kabul ile alakasız bireylerin davaya dahil edilmiş olduklarını,

* Bu görüntünün büyük bir komplonun yansıması olabileceği

* Dava süresindeki uygulamaların toplumun büyük bir kesiminde rahatsızlık yaratmış olduğuna ilişkin örnekleri görmek mümkündür….

Türk siyasi tarihi nde önemli izleri olacak olan bu davanın gerçek yönü ve içeriği ileride mutlaka ortaya çıkacaktır… 1965 de Endonezya da Komünistler bahane edilerek ne kadar ulusal hakları savunanlar varsa,bunlara karşı, irticai aşırı kesimlerin tahriki ile önemli bir tasfiye operasyonunu ABD tarafından sağlamıştır…

Türkiye de, Ulusalcı kesim ABD çıkarlarına ters düştüğü için adete Endonezya örneğinde olduğu gibi, önce olayın merkezine yasa dışı eylemler konularak, bunun etrafına da konu ile uzak yakın hiçbir ilgisi olmayan yurtsever ve uslusalcı kadrolar koza gibi örülerek bir ceza davası yapısında topluma sunulmuş olarak görülmektedir. Ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında ise konu, bir cemaat örgütlenmesi üzerinden ve demokratikleşme görüntüsündeki iddialar ile bir tasfiyeyi amaçlanıyor gibidir…

Konu, geniş açılı bir stratejik pencereden ele alınmaya çalışılmaktadır… Bir toplumu içeriden kontrol etmenin en uygun modelleri, etnik farklılıklar kadar, inanç farklılıklarının da arzu edilen şekilde kontrol edilebilmesinden geçmektedir… Halen küresel güç merkezlerinin uygulama alanlarında bu araçlar değişik ülkelerde kullanılmaktadır. Konunun bir diğer örneği de Yugoslavya’da yaşanmıştır…Irakta da devam etmektedir…. Türkiye yönünden de süreç ayrımcı Kürt kartının son olarak sahnelenmeye çalışılmasında izlenmektedir… Sürece karşı muhalefet yapacak olan yurtseverler ve TSK nın pasifize edilmesine yönelik uygulamalar da peş peşe sürüme konulan çeşitli propagandalar içindeizlenmektedir.

Somut bir örnek olarak Irak’ta sürmekte olan işgal ile ilgili olarak konuya değinen Thomas E. Ricks ‘in ( FİYASKO) adlı kitabının 195 sayfasında bu ülkede Demokratik temsilin amacına ulaşması için ön görülen hususlara ait diyagram incelendiğinde işgal süresince,

* Toplumun Etnik ve dini farklılıkları üzerinden kabilesel bir yapıda ayrışması,

* gerekli askeri yöntemler ile kontrolun sağlanması,

* son safhada sivil liderlik yapısında ve kontrolunda olacak şekilde KABİLESEL, DİNİ ve ETNİKayrışıma göre stratejik başarının ön görülmesinin ifade edildiği görülmektedir… Özetle ortaya konulan bir ulus devlet modeli olmayıp kontrol altında tutulan bir kabile topluluk olmaktadır…

Bu modelin hedef ülkelerin etnik dini, mezhepsel vb. yapıları üzerinden güncelleştirildiğinin birçok örneklerine tanık olunmaktadır…Aynı konu, farklı değişkenler üzerinden halen sloganlaştırılmış demokratikleşme kavramı kullanılarak Türkiye de izlenmektedir…

Özetle, gelişmeler çok yönlü olarak ele alındığında, Güneydoğu bölgesinin neden bu kadar öne çıkarılmak istenilmesinin dış bağlantısının sebebinin ne olduğudur? Saddam sonrası Irak’ın durumu ABD işgali ile ortadadır… Bölgede ABD’nin 2011 itibariyle kapsamlı olarak çekileceği de netleşmiştir. Kuzey Irak oluşumunun bu sürecin sonundaki konumunun nereye varacağı ile ilgili pek çok görüş ileri sürülmektedir… ABD yönünden Kuzey Irak’ın güvenliğinin Irak merkezi hükümetine karşı sağlanması da gerekenler içindedir, bu husus ise pekçok kere ifade edilmiştir….

Genel durum itibariyle, PKK üzerinden Türkiye’ye vaki baskı kısaca bir yönü ile daralan zaman nedeniyledir …Anılan husus herkesçe bilinmektedir!…. .Bu bağlamda bazı hesapların da Türkiye’ye kabul ettirilmesi dönem içinde görülmekte, muhalefet kadrolarının sessiz kalmaları gerekmektedir!…Bu mantığa göre,. AÇILIMIN ile ilgili geleceğe yönelik gelişmeleri n muhtemel yansımalarınelerdir?… Neden acele edilmektedir?

Konuya küresel açıdan bakıldığında,

* Küresel sermaye krizinin nereye kadar ulaşacağı halen kesin değildir. Bütün iyi niyetli ön görülere rağmen krizin süreceği de bazı görüşlerde yer almaktadır…

* ABD’nin tek kutuplu dünya stratejisi giderek geçerliğini kaybetmektedir, diğer güç merkezleri dünya sahnesinde yer almanın hazırlığındadır,

*Ankara Moskova ve Ankara Pekin eksenli çok yönlü stratejik yaklaşımlar, Atlantiğin doğusu ve Batısı tarafından dikkatle izlenmektedir…

* Özellikle Ankara Moskova ekseni üzerinden sürmekte olan AVRASYA işbirliğinin mevcut dengelere etkisi çok önemli olacak gibidir… Birileri bunu mümkün olduğunca engellenmesine çalışabilecektir… Esasen Ergenekon Davasında tutuklu bulunanların içinde Avrasya Politikasını savunanlar da bulunmaktadır!

* Evangelist çizgide etkinleştirilen Siyonist politikalar Batının ekonomik ve siyasal desteği ile güçlüdür. Batının ekonomik sıkıntılarının giderek artması durumunda siyonist hedeflerin zaafa uğramasında da önemli sonuçlar oluşabilecektir…

* Bu konuda Ehud Olmet’in Batı çöküyor “Büyük İsrail bitti “ biz de büyük tehdit altındayız şeklindeki ifadesi, Yediot Aharonot Gazetesi yazarlarından Etian Haber’in “West’s Decline Threatens Us” başlıklı yazısında duyulan endişede dikkate çarpmaktadır

* Irak’ta bulunan ABD Askeri gücü Kuzey Irak oluşumu kadar İsrail içinde bölgede bir teminat olmuştur…ABD 2011 itibariyle bölgeyi boşaltacağına göre hem Kuzey Irak oluşumu hem de İsrail yönünden bölgede denge kayması söz konusu olabilecektir…

*Ancak, 2011 sonrası Kuzey Irak bölgesinin ister istemez Irak ulusal gücü ile karşı karşıya kalacağı varsayımlar içindedir….

* ABD Afganistan’daki askeri gücünün giderek artacağı da bir gerçektir. Irakta bulunan bu kuvvetlerin önemli bir bölümünün de buraya intikal edeceği anlaşılmaktadır….

* Afganistan coğrafyasında her ne kadar terör örgütlerine karşı yürütülen askeri operasyonlara meşru bir görüntü veriliyorsa da diğer yönden, Türkmenistan doğalgazının Pakistan’ın Belucistan bölgedindeki Gvadar limanından sevki konusundaki projelerin geçerlik kazanması için bölgenin ve güzergahın ABD denetiminde olması gerekecektir…

* Bir diğer yönden İran doğalgazının Pakistan ve Hindistan’a Afganistan coğrafyasından taşınması konusundaki görüşler ise, İran’a karşı tecrit politikası uygulayan ABD için geçerli bir proje değildir bunun engellenmesi için Afganistan’ın kendi kontrolunda bulunması gereklidir…

* Belirtilen nedenle, Afganistan coğrafyası üzerinden kuzeyden güneye, ve batıdan doğuya geçiş yapması teklif edilen doğalgaz boru hatlarına ait güzergahın ABD denetiminde olması zorunlu bir politik hedeftir…

* Enerji güvenliği yönünden de Afganistan coğrafyası üzerinde ABD’nin konuşlanması bir zaruret olarak görülmektedir.

* Bir diğer yönden de Hazar bölgesi enerji alanlarının kontrolu konusunda ABD nin bölgede güçlü olmasının zaruri nedenleri ortaya çıkmaktadır

* Ayrıca Afganistan da konuşlanacak ABD güçlerinin Çin’in Batı bölgesi ne yakın bir konuma yerleşmesi Çin’in çevrelenmesi yönünden de ayrı bir stratejik tercihtir…Kırgizistan’daki Manas üssünün bu bağlamda önemi büyüktür…

* ABD’nin bölgeye yerleşmesi konusunda rahatsızlık duyan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ülkelerinin 2009 Haziranında Yekaterinburg’da bir araya gelmeleri, bir hafta ara ile de Brezilya, RF. Hindistan ve Çin’in oluşturduğu (BRHÇ) topluluğu gene küresel düzeyde ABD karşıtı bir dayanışma OLARAK GÖRÜLMÜŞTÜR..

* Çin’in Türkiye ile ticaretinin Yuan üzerinden yapılması konusundaki yaklaşımı, Cumhurbaşkanı Gül’ün Çin ziyareti, , bunu takiben de kısa süre içinde Urumçi’de Uygur Türklerinin ayaklanmaları ister istemez bu konu da da bazı çağrışımlara neden olmuştur!!!

* Ayrıca, ortaya çıkan gelişmeler içinde Çin’in tavrının iyi değerlendirilmesi de gerekmektedir

* * Öncelikle ABD nin Afganistan’ kalıcı şekilde yerleşmesi ve kuvvelerini giderek arttırması,

** İngiliz Genelkurmay Başkanı tarafından Afganistan da 30 /40 sene kalınabileceğinin ifade edilmesi,

** Çin’in batıdan kuşaklanması ve içindeki ayrımcı oluşumlara karşı dış güçlerin destek vermekte olduğa ilişkin tepkisine cevap olarak yapmaya başladığı askeri tatbikatların dikkati çekmesi. Bu konuda

***RF ve Çin’in Rusya’nın Uzak Doğu Bölgesi Habarovsk ile ikinci aşamada Çin’in Shandong bölgesinde tatbikatların yapılması

*** Urumçi ayaklanmasını takiben Çin’in iki ay sürecek olan bir tatbikatı adeta ordular grubu seviyesinde uygulamaya koyması….

*** Bu tatbikat basına yansıyan şekli ile, Çin’in en batı bölgesinden kuzey doğu hududuna ( Kuzey Kore hududu) kadar olan alanda planlanmış olduğu haberde görülmektedir

*Genel hatları ile, Çin’in kara gücünün ülkedeki konuşlanmasına dikkat edildiğinde

Lanzhou bölgesinde 228.000

Pekin bölgesinde 300.000

Şenyang bölgesinde 250.000

Jinan bölgesinde 190.000

Nanajing bölgesinde 250.000

Guangzu bölgesinde 180.000

Çengdu bölgesinde 180.000 kişiden oluşan 7 ayrı ordu veya ordular grubu şeklinde oluşturuldukları görülmektedir!!! ( Yves Lacoste Büyük Oyunu Anlamak sf. 184)

* Çin bu tatbikatta Kuzey Kore hududunun gerisine özellikle Lanzhou bölgesinden yani oldukça çok uzak bir alandan istediği kadar kuvvet kaydırabileceğinin mesajını vermektedir!!!

*ABD’ini Afganistan’da kuvvet arttırmasına karşı, Çin de batı bölgelerinin güvenliği ve Uygurlar üzerinden yürütülmek istenilen kışkırtmalara karşı, Kuzey Kore üzerinden Güneye bir şekilde çevap vermek ister gibidir…

*Uygur bölgesinin dışında, Tibet ve Tayvan üzerinden Çine yönelik baskılar arttıkça, Çin’in de Kuzey Kore üzerinden Güneye yönelik baskısının artması bu görüntü içinde yer alacak gibidir…

* Bu bağlamda gerek (ŞİÖ) ve gerekse de (BRHÇ) Çin’in ayrıca küresel ölçekte stratejik derinliğini oluşturmaktadır..

* Bu oluşum ise, ABD’nin Asya enerji kaynakları üzerindeki ileriye yönelik hesaplarını oldukça olumsuz etkileyecek gibidir

Belirtilen kuvvet ve güç dengelerindeki kaymalar nedeniyle, ABD açısından siklet merkezi giderek doğuya kaymaya başlamıştır. İngiliz Genelkurmay Başkanının Afganistan da 30/ 40 yıl daha kalınabileceğinin gerisinde de muhtemelen bu stratejik hesaplar bulunmaktadır…

Bu durumda ABD için asli çıkar alanının doğuya kayıyor olmasıdır.. ABD’nin Iraktaki varlığının da giderek doğuya intikali gelişmeler nedeniyle zorunlu görülmektedir. Bu nedenle de, gerek Kuzey Irak oluşumu ver gerekse İsrail’in bölgesel güvenliğine katkı sağlamakta olan ABD silahlı kuvvetlerinin 2011 de bölgeden ayrılmaları jeopolitik ve jeostratejik bir zaruret haline dönüşmektedir.

Gerekçeleri değişik değişkenler üzerinden tanımlanmaya çalışılan bu oluşumda ABD’nin bölge güvenliği konusunda Türkiye’yi bir an önce AÇILIM olarak nitelenen sürecin muhatabı kılması kısalmakta olan zaman nedeniyledir!!! DTP örtüsünde şekillendirilmiş bulunan PKK nın da aceleciliği bundandır… Zira 2011 ve sonrası için ABD açısından stratejik ağırlık Asya ve doğusudur. Bu dönemde PKK ve destekçilerinin stratejik derinliklerinin tümü ile zaafa uğrayacağı jeostratejinin dikte edeceği bir gerçek olacaktır Bu aşamadan sonra PKK nın gerisindeki önemli desteklerden birinin etkisini azalması kaçınılmaz görülmektedir…

AÇILIM konusunda konunun temel çözümü insanımız olan Kürtlerle değildir…. Sorun gerisinde kışkırtıcıları olan PKK üretimi iledir. Bu örgütsel yapının gerisinde ipleri ellerinde bulunduranların bu ipleri bırakmaları AÇILIMIN esas çözümünü oluşturacaktır… Aksi durumda konu, sırası geldiğinde bir başka örgütsel yapıda gene dış destekli olarak toplumun önüne sürülecektir…. Çözüm için AÇILIMI planlayanların ve destekleyenlerin sahneden çekilmeleri gerekmektedir….

ERGUN ÖZGEN

Reklamlar

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: