ARAŞTIRMA DOSYASI /// ARSLAN BULUT : TÜRK’ÜN “KİMLİK ” CÜZDANI – TOPLAM 7 BÖLÜM

* Milliyetçiliğe saldırıların küresel sebepleri
* Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı kimdir?
* Atatürk’e göre millet ve milliyetçilik tanımı
* Türk Milleti’nin tek ve ortak tanımı nedir?
* Korkut Özal’ın tarihi itirafından Erdoğan’a..?
* Türkçülüğün bugünkü esasları ne olabilir?

BAŞLARKEN…

Bu dizi yazıda, “Türk’ün Kimlik Cüzdanı” başlığı altında, Türk kimliği, Türklerin tarihi kökleri, milli kimliğe yönelik iç ve dış saldırıların sebepleri, Anadolu’da Türk varlığının temelleri gibi konuları ve süreç içinde ortaya atılan iddialara verdiğim bilimsel verilere dayalı cevaplarım ile Türklerin daha güçlü olabilmesi için fikri, stratejik ve jeopolitik tercihlerinin ne yönde olması gerektiğine dair fikirlerimin özetini bulacaksınız. Meseleyi bir bütün olarak incelemek isteyenler Bilgeoğuz yayınlarından aynı adla bir kitap olarak henüz yayınladığım “Türk’ün Kimlik Cüzdanı”na başvurabilir. Eski Tercüman gazetesinin güzel bir sloganı vardı: “Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.”

Fakat sadece bireyler için değil milletler için de her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.

Türk Milleti’ni meydana getiren bütün unsurların, taze bir başlangıç yapabilmesi için tarihi gerçekleri bilmesi gerekir. Ünlü İngiliz düşünür ve istihbarat danışmanı Toynbee, “Tarihi güçler, atom bombasından daha patlatıcı olabilir” diyordu.. Özellikle Türk Milliyetçiliği iddiasında olanlar, çevrelerine ışık saçabilmek için kendilerini tarihi güçlerle donatmalıdır.

Karen_Fogg[1]

Karen Fogg maillerinde “Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller” ve “Tecrit edilecek Kuvvetler: Uyuyan Köpekler” ifadeleriyle birlikte “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” deniliyordu.. Türk toplumu üzerinde, dünyanın önemli güç odakları tarafından, birbiriyle eşgüdümlü veya birbirinden bağımsız psikolojik harekatlar uygulanıyordu.. Hepsinin ortak hedefi, “Türk tarihinin hakkından gelmek”ti.. Atatürk’ün gösterdiği hedef ise “çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkmak” değil, “Türk kültürünü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak”tı..

Proje: Türk tarihinin hakkından gelmek!

2002 yılının son günlerinde Avrupa Birliği’nin Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg, İnternet yazışmalarında, “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” diyordu

2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda “Türk Milleti diye bir millet yoktur” konulu ve İsveç başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı

2002 yılının son günlerinde Avrupa Birliği’nin Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg’un bazı Türkiye vatandaşı gazetecilerle İnternet yazışmaları yayınlanmıştı. Karen Fogg, bu mektuplardan birinde “Türk tarihinin hakkından gelmek gerekir” diyordu. Neden acaba?

2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda “Türk Milleti diye bir millet yoktur” konulu ve İsveç başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı. Neden acaba?

Daha o zamanlar, AKP sözcüleri, henüz Anayasa’dan Türk adının çıkarılması gerektiğini söylememişlerdi. Saldırılar hep dışarıdan geliyordu.

Türk tarihinin hakkından nasıl gelinirdi? Önce, okullarda tarih ve Türkçe derslerinin saati azaltılır, sonra içeriği boşaltılır, yeni tarih, coğrafya, felsefe kitapları yazdırılır… Türk tarihinin destan kahramanları tek tek ele alınır. Fatih Sultan Mehmet Han gibi, çağ açıp çağ kapayanlar, tarihten silinemeyeceği için onlar üzerinde iftiralar üretilir. medyada bunlar sık sık tekrarlanır, iddialar veya uydurmalar tekrarlana tekrarlana, artık kesin kabul haline gelmeye başlar..

Batı’nın namuslu tarihçileri, “Türkleri çekerseniz, insanlık tarihi yazılamaz” dediği halde, Türk tarihi öyle küçültülür, öyle aşağılanır ki, Türk çocukları aşağılık kompleksi ile yetişmeye başlar… Bu psikolojik harekâtın üzerine etnik kimliklerin yüceltilmesini, desteklenmesini de eklerseniz, artık Türk toplumu için tam bir kimlik kayması başlamış demektir.

“Millet, milletin olmak istediği şeydir”

Kadir Koçdemir’in Ötüken Yayınları arasında çıkan “Milli Devlet ve Küreselleşme” adlı kitabında önemli düşünürlerin tespitleri hatırlatılıyor:

Tarihçi Otto Vossler, milleti tanımlamadaki güçlükleri dikkate alarak şöyle der: “Millet, bir milletin olmak istediği şeydir.”

Karlheinz Weismann buna şunu ekler: “Ve bu iradeyi daimi biçimde muhafaza edebilendir:”

Türkiye’nin kuruluş felsefesini ortaya koyanların benimsediği millet anlayışını geliştiren düşünürlerden Fransız ilahiyatçı Ernest Renan, Avrupa milletlerin etnik birer karışım olduğunu dikkate alarak 11 Mart 1882’de Sorbon’da verdiği konferansta şunları söylüyordu:

“Milleti millet yapan şey ırk değildir, çünkü bütün modern milletler etnik karışımdır. Irka dayalı bir millet anlayışı, Avrupa medeniyetini mahveder. Milleti millet yapan unsur din de olamaz. Devletlerin sınırları ile mezheplerin sınırları birbiriyle özdeş değildir. Milleti, tabii sınırları referans alarak tanımlamak kadar tehlikeli ve keyfi bir teori olamayacağına göre coğrafya da milleti millet yapan unsur olamaz. Çünkü tarih, milletlerin hayat alanlarının sürekli değiştiğini göstermektedir.”

“Bizi biz yapan ecdattır”

Renan’a göre millet, maddi olgularla tasvir edilemez:

“Millet bir ruhtur, manevi bir prensiptir. Bu ruhu, bu manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder: Bunlardan biri maziye, diğeri ise hale aittir. Biri, zengin bir hatıralar mirasının müşterek sahipliğidir. Diğeri, birlikte yaşama arzusu konusunda mutabakat ve bir bütün halinde devralınan mirası yüceltme iradesidir. Bizi biz yapan ecdattır. Kahramanlıkla dolu bir mazi, büyük insanlar, şan ve şeref, işte üzerine milli bir ideal inşa edilebilecek beşeri sermaye budur. Mazide müşterek bir şan ve şeref, halde müşterek bir irade, birlikte büyük işler başarmış olmak ve yine başarmak istemek; işte millet olmak için gerekli şartlar bunlardır.

Tıpkı bir ferdin mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi bir milletin mevcudiyeti de her gün tekrarlanan bir plebisittir.”

Fichte ise milleti bir ağaca benzetir. Münferit kısımlar, ancak ağaç bir bütün olarak varolduğu müddetçe varlıklarını sürdürebilir. İşte bu sebeplerle “Millet manevi bir ruhtur” tanımını bilenler, Türk Milleti’ni ruhen de çökertmeye çalışıyor, maziyle olan ilişkisini kesiyor ki bugün ne yapacağını bilmez bir hale gelsin!

“Yeni Türkiye” projesinde Kürt’e de yer yok!

Türkiye’yi federasyona çevirme hazırlıkları, hem liberal faşistlerin hem sözde İslamcıların hem de bölücülerin ortak hedefi haline gelmişti.

Fakat Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hıristiyan-Yahudi karışımı bir federasyondu. Graham Fuller’in “Yeni Türkiye”sinde Kürt’e de yer yoktu.

Anadolu’da kurmayı planladıkları federe şehir devletlerinin adlarını 2001 yılında “Veneto’dan Batı Karadeniz Bölgesi’ne” sloganlı bisiklet gezisi sırasında açıklamışlardı. Bu projenin ardından küreselleşme mimarlarının “yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak” planı çıkmıştı! Anadolu’nun şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte dağıtılmıştı.

Küreselleşmenin şehir devletlerine dönüş olduğu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a daha partisini kurmadan gönderilen gizli memorandumda belirtiliyordu. Aynı ifadelere İtalyanlar’ın “Paflagonıa projesi”nde de rastlandı…

Paflagonıa projesi, tıpkı daha önce gündeme getirilen Kapadokya projesi, İyonya projesi, Ağrı dağı projesi gibi, Türkiye’nin kendi içinde şehir devletlerine bölüneceği öngörüsü ile hazırlanmıştı. Bu öngörü, bizim tahminimiz değildi. Proje sahiplerinin hazırlayıp dağıttığı broşürlerde açıkça ifade ediliyordu.

Paflagonıa projesinde aynen şöyle deniliyordu:

“Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homo sapiens, ya da Austrolopitecus.”

Geliştirilmek istenen fenomen, özellikle Türk’ün ulusal bilincini, yani Türk Milleti’ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlarken, etnik bilinçleri ortaya çıkarmayı eses alıyordu.

Paflagonıa projesi, Rotary İnternational antetli bir dosyayla tanıtılmıştı. Kapakta projenin iki organizatörü Suadiye Rotary Kulübü ile İtalyan Cıttadella Rotary kulübünün amblemleri yer alıyordu. Projenin sponsorluğunu, İtalyan bisiklet aksesuarları firması Elite ve Luna zeytinyağı firması, ulaşım sponsorluğunu ise Otokoç ve Alitalia üstlenmişti.

Proje dosyası ile birlikte dağıtılan bir haritada ise Anadolu coğrafyası, eski yerleşim bölgelerine göre adlandırılıyordu. Buna göre, Anadolu’daki federe şehir devletlerinin adları şöyleydi:

“Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya.”

İşte, AB’nin İlerleme Raporu ve Başbakanlıktaki Azınlık Çalışma Grubu raporunun öngördüğü, “Anadolu Cumhuriyeti” böyle bir devlet olacaktı! İçinde ne Türk var ne de Kürt!

İşte bu hedefi gerçekleştirebilmeleri için milliyetçiliği ve milli kimliği yıkmaları gerekiyordu.

Millet her gün yeniden doğar

Türk halkı arasında çok yaygın bir deyim vardır: İman tazelemek!

Millet olma bilincini de milli motivasyonu da iman tazeler gibi her gün tazelemek, her sabah daha güçlü bir millet olarak doğmak gerekir.

Millet olma bilinci, asırların, hatta bin yılların birikimidir. Öyle bir iki haftalık veya 10 yıllık tartışmalarla ortadan kalkmaz ama bir milli kimliğe karşı, medya, sinema ve müzik vasıtasıyla düzenli saldırılar yapılır da buna karşı hiçbir tedbir alınmazsa, o milletin başı beladan kurtulmaz…

Hele bu saldırılar, dünya üzerinde güç sahibi olan devletler tarafından psikolojik savaş olarak yürütülüyorsa durum daha da vahimleşir!

Çünkü milletleşme bir süreçtir. İmparatorluktan milli devlete geçmiş toplumlarda, milli kimlik, “her türlü vasıta ile” beslenmezse, zayıflamaya yüz tutar!

Milletleşme süreci, Atatürk’ten hemen sonra kesildi. 1944’ten sonra Türkiye, milli devlet rayından çıkmaya başladı.

1960-80 arası, gençlik farklı idealler peşinde koşturulup birbirine düşürüldü. 1980-2004 arasında da sömürgeleşme hızlandı. Bu süreçte, milli kimliği besleyen ne varsa saldırıya uğradı.

1997 yılında ortaya çıkan ve Türk Milliyetçiliğini ırkçılığa kaymakla suçlayan sözde Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de bu sürecin sonuna tüy dikti! Etnik bilinçler, bu belgenin açıklanmasından sonra daha da körüklendi! Bu sürecin sonunda Tayyip Erdoğan, Türk Milliyetçiliğini de ayağının altına aldığını söyleyecekti..

Korkut Özal’ın tarihi itirafı

Türkiye’de bölücü zihniyet ve Türk Milliyetçiliği düşmanlığı, bu cüreti Turgut Özal’ın başlattığı “Anadolu Cumhuriyeti” kurma çalışmalarının Tayyip Erdoğan döneminde hızlanmasından buluyordu!

2008 yılı Kasım ayında ise Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, önemli ifşaat veya itiraflarda bulundu. Ağabeyi Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye’nin adının “Anadolu Cumhuriyeti” olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıkladı!

Altemur Kılıç da Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek Türkiye ile Irak’ın kuzeyinin bir konfederasyonda birleşebileceğini söylediğini yazdı.

İşte Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin Atatürk ile birlikte tartışmaya açılmasının asıl sebebi bu hedefleri gerçekleştirmekti.

Arslan BULUT – Yeniçağ Gazetesi

Patrik_Bartholomeos[1]

Fener Rum Patriği Bartholomeos, 7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu’da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra, “Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Anadolu’da önceden var olmuş Hıristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamasına izin vermelidir. Eğer AB üyeliği bunu müsait kılarsa ve Hıristiyanlar yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmalarını düşünebilir” diyordu.

Türk Kimliği’ne yönelik saldırılar ABD’den başlatıldı

Anadolu’da yaşayan insanların çoğunun Türk değil, “Hıristiyan Rum-Ermeni asıllı” olduğu iddiasını gündeme taşıdı. Türkiye’den de bir grup köşe yazarı ve akademisyen bu yalanları destekledi.

Anadolu’nun yeniden Türkleştiği asırlarda, Türkler, Grekler ve Ermeniler ile hemen hemen hiç karışmamıştır. Çünkü dinî engel vardı. Türkler, Hıristiyanlarla evlenmiyordu.

2006 yılında Papa’nın Türkiye’ye gelişinden önce, Türkiye ve ABD basını arasında, Boğaziçi Üniversitesi ve TESEV’in de dahil olduğu paslaşmalar, ver-kaçlar ve Batı adına Türklere atılmak istenen goller vardı! Özetle, Anadolu’da yaşayan insanların çoğunun Türk değil, “Hıristiyan Rum-Ermeni asıllı” olduğu iddiasını gündeme taşımak istiyorlardı! Bu da etnik takıntıları olduğunu ve Türk Milleti gerçeğini tanımadıklarını gösteriyordu!

Newsweek dergisinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Owen Matthews konuya şöyle değinmişti:

“Boğaziçi Üniversitesi’nin son araştırması daha çok sayıda Türk’ün kendisini milliyetiyle değil diniyle tanımladığını gösterdi: Yüzde 45’i (bu rakam 1999’da yüzde 36’ydı) ‘önce Müslüman’ olduğunu söylemiş ve yüzde 19’u da (daha önceki yüzde 21’den daha düşük) ‘önce Türk’ olduğunu. Şaşırtıcı bir şekilde sadece yüzde 1’i ’önce Kürt’ olduğunu söylemiş.”

Batı’nın stratejik bakışı

The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında ise Hugh Pope, Batı’nın stratejik bakışını sergiledi:

“Türkiye’nin toprağı her zaman Avrupa’dadır ve Avrupa’nın bir parçasıdır. Roma İmparatorluğu, ‘Anadolu’ ve ‘Küçük Asya’ adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye’yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye’ye gelişleri esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu’daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir.”

ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de başlattıkları kampanyayı sonraki yıllarda da devam ettirdi. Türkiye basınında, “Türk diye bir ırk yoktur” diye yazılar yazdırdılar!

Ardından, 12 Eylül’ün Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” itirafında bulundu.

Bu tezler, Anadolu’yu Hıristiyanlaştırmak isteyen Amerikan misyoner kuruluşlarının ürettiği sahte verilerdi.. Bütün bu iddiaların Ermeni meselesi ve Kürt meselesi olarak adlandırılan ve Türkleri Anadolu’dan atmayı hesaplayan Batı’nın projeleri ile doğrudan bağlantısı vardı.

Türkiye Türklerinin etnik yapısı, bilimsel olarak Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu tarafından aşiret aşiret ortaya konulmuştur. Herkesin aslı nesli bellidir!

Dr. Mustafa Demir, “Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türk nüfusu” başlıklı bilimsel makalesinde, “14’üncü yüzyıl başında Batı Anadolu’ya seyahat eden El Ömer’in eserindeki nüfus verilerine bakacak olursak sadece Batı Anadolu’da teşekkül eden beyliklerin toplam olarak barındığı Türk aile sayısı 400.000 çadıra ulaşmaktadır” demektedir. Yani sadece Batı Anadolu’daki Türklerin nüfusu, o dönemde çadır başına ortalama beş kişi esas alınırsa 2 milyondur. Doğu Anadolu ise o dönemde zaten Türk’tür!

Hıristiyan Türkler

Malazgirt savaşının kazanılması, Bizans ordusundaki Peçeneklerin Türk ordusuna katılması ile mümkün olmuştur. Yani Anadolu, baştanbaşa Türklerin yerleşim alanıydı. Türkler, Ortodoks olan yüz binlerce Karaman Türkünün bile dinine karışmamış, fakat onları yüzyıllar sonra 1924’teki mübadelede Yunanistan’a göndermiştir. Bugünkü azınlıklar hariç, Anadolu’da kalan son Hıristiyanlar onlardı. Türkler Rumları ve Ermenileri Müslümanlaştırmıştı da kendi soydaşlarını neden Müslüman yapmamıştı?

Bir defa, Malazgirt’ten sonra gelen Türkmenlerden, sadece Çepnilerin Bayburt-Trabzon hattında 80 bin çadırı vardı. 80 bin çadır, asgari 400 bin nüfus demektir. Kaldı ki bütün Anadolu’da Oğuzların 24 boyundan gelenler vardı!

Diğer taraftan, Türkler en az 8 bin yıldır Anadolu’daydı. İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir.

Heredot’u okudunuz mu?

Heredot, M. Ö. 700’de İskitlerin Anadolu’yu bir süre yönettiğini ve Mısır’a kadar indiklerini yazar. Bu veri, Oğuzname’deki bilgilerle aynıdır.

Malazgirt ile birlikte gelenler ise sadece Oğuz Türkleri idi. Bunu Anadolu’ya vurdukları 24 Oğuz boyunun damgaları ve halen yaşayan isimleri ile biliyoruz.

Türkiye Türkleri, ağırlıklı olarak Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Türkmenistan Türkleri ile ortak kan bağına sahiptir. Bu ülkelerde çoğunluk, Oğuz kökenlidir.

Amerikalıların veya Avrupalıların gen araştırmalarına ise hiçbir şekilde güven duyulamaz. Çünkü bu araştırmalar, istihbarat servislerinin güdümündedir. Siyasi projeye göre veri üretilmektedir.

İddiaların aksine, Anadolu’nun yeniden Türkleştiği asırlarda, Türkler, Grekler ve Ermeniler ile hemen hemen hiç karışmamıştır. Çünkü dinî engel vardı. Müslüman Türkler, Hıristiyanlarla evlenmiyordu. Ermeniler, Osmanlı’ya savaş sırasında ihanet ettikleri için tehcir edildi. Rumlar, Kurtuluş Savaşı’nda ihanet ettikleri için zaferden sonra kaçtı. Kalanlar da Yunanistan’daki Türklerle değiştirildi. Bugün Türkiye’de çok az Ermeni, Rum ve Yahudi yaşamaktadır.

Balkanlar’dan Türkiye’ye göç edenlerin çoğunluğu ırk olarak Türk’tür. Kafkasya’dan Türkiye’ye sığınanların tamamı, Turan kökenlidir.

Fener Rum Patriği Bartholomeos,

7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu’da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra, “Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Anadolu’da önceden var olmuş Hıristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamasına izin vermelidir. Eğer AB üyeliği bunu müsait kılarsa ve Hıristiyanlar yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmalarını düşünebilir” diyordu.

İskitler, Sümerler, Etiler…

Madem Anadolu, Ermeni ve Rum asıllılardan oluşuyordu, o halde, niçin eski Osmanlı vatandaşı olan Hıristiyanların torunlarını Türkiye’ye getirmek istiyorlardı?

Anadolu’da 1923’ten önce yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, Lozan Antlaşması’na eklenen bir madde ve imzalanan bir sözleşme sonucunda, Yunanistan’daki Müslümanlar ile bütün haklarıyla birlikte değiş tokuş edilmiştir. Üstelik Lozan’da, mübadele fikri Türkiye’den değil, İngilizlerin el altından yönlendirmesi ile Norveçli Mr. Nansen tarafından önerilmiştir.

Heredot’a göre M.Ö. 7 yüzyılda İskitler Anadolu’ya hâkim olmuştu. İskitler, Türklerin atalarıdır. Ondan önce de Anadolu’da Sümerler ve Hititler gerçeği vardır.

Rum demek Roma vatandaşı demektir ve daha çok dönemin coğrafyasını ve vatandaşlık bağını ifade eder. Dolayısıyla Anadolu’da yaşayan Rumlar, etnik olarak Grek değildi. Bir kısmı da Ortodoks Türkler idi!

Hazar’ın kuzeyinden gelen Türk kavimleri; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Kıpçaklar, Selçuklu ve Osmanlı’dan çok önce Anadolu’ya gelmiş ve yerleşmişti: Onlar da zaman içinde Hıristiyan olmuştu.

Anadolu ve Turanlılar…

1922’de Atatürk’ün talimatıyla yayımlanan, 2002 yılında Dr. Yusuf Gedikli’nin düzenlemesiyle Bilge Karınca Yayınevi tarafından yeniden basılan “Pontus Meselesi” adlı kitap şöyle başlar:

“Her şeyden evvel dünya kamuoyu bilmelidir ki, Anadolu toprağı, baştan sona Türk’tür. Türkler Anadolu’ya Ertuğrul Gazi, hatta Selçuklu ile gelmiş değildir. En eski ve meçhul zamanlardan beri Anadolu’da Türk ırkı vardır. Anadolu’nun ilk sakinleri, tarihin gösterdiğine nazaran Turanlılardır. Sümerlerin Türk olduğunu ispat eden meşhur Alman şarkiyatçısı Frits Hommel’dir. Hommel, bugün Luvr Müzesi’nde bulunan çıkık elmacık kemikli Sümer kadın heykeline dikkat çeker ve M.Ö. üçüncü ve dördüncü bin yıllar arasında Irak’ta yaşayan Sümerlerin Turani kavim olduğunu belirtir. Lisanları da anne, oğul, dingir gibi kelimelerle sabittir ki Türkçedir. Medeniyetleri yüksektir. Hititlerden kalan eserler, Yazılıkaya, Ayasuluğ, Karabel Abidesi, Gavur Kalesi yazıtlarından anlaşıldığı üzere dillerinin Türkçe olduğunu gösterir. Anadolu’da bulunan ve Avrupa müzelerine alınan eserler de Hititlerin Türklüğünü gösterir, Mısır tasvirlerinde Hitit resimleri daha ziyade İskitler ve Moğolları andırmaktadır.”

Bilindiği gibi Atatürk, Anadolu’nun 7 bin yıllık bir Türk beşiği, Antakya’nın ise 40 asırlık Türk yurdu olduğunu söylemiştir. Bu sözlerin bilimsel temelleri vardır.

1922’de Atatürk’ün talimatıyla basılan “Pontus Meselesi” adlı kitabın önsözünde şu bilgiye yer verilir:

“Hammurabi Kanunları ile ilgili tabletleri Luvr Müzesi’ne kazandıran Fransız arkeolog Jackues De Morgan, ‘Anadolu ve Kafkasya’nın asli ve kadim ahalisinin on bin seneden beri Turanlı olduğu söyleniyorsa da bu hakikat, tarihin kaydedebildiği M.Ö. dört bin yıl evvelinden beri böyledir’ diye tarihe kayıt düşmüştür.”

Grekler ve Ermeniler ise Anadolu’ya sonradan gelmişlerdir.

Anadolu, Türklerin tek Batı kapısıdır

1071 Malazgirt Savaşı ile Alparslan’ın Anadolu kapılarını Türklere açtığı söylenir. Bu tarihi yorum eksiktir. Bugünkü bilgilerimiz, Anadolu’nun ezelden Türk vatanı olduğunu göstermektedir. Alparslan’ın, Malazgirt Savaşı ile tapusu ezelden beri Türkler’e ait olan Anadolu’yu asli sahibine iade sürecini başlattığı söylenebilir. Burada, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygıyla zikretmek gerekir:

“Anadolu çalışma yükselme yapısıdır
Bütün Türk soylarının tek Batı kapısıdır
Öylesine eskidir bu toprakta düşen kan
Toprak değil Türk çıkar depremde yeraltından

Toplumların beşiği güzel Anadolumuz
Gün burda güneş burda eksilmedik büyüdük
Yüce Türk birliğini yaşatmaktır yolumuz”

Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sindeki tavrı “Bilge Kağan” tavrıdır ve Bilge Kağan’a özenmiştir. “Ey Türk Budunu” ile, “Ey Türk Gençliği” arasında hiçbir fark yoktur. Atatürk’e göre, Türk istikbalinin evladı, muhtaç olduğu kudreti, damarlarındaki “asil kan” da bulacaktır.

Ataturk012[1]

“Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinde, “Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım” politikası saklıdır. “Bir Türk dünyaya bedeldir” ifadesinde, “Türk beğleri, millet işitin! Üstte gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Öykün (örnek al) ve kendine dön” ifadesi vardır…

Ulus-devlet anlayışının, Batı’da Fransız ihtilâlinden sonra geliştiğini, bunda Yahudi düşünürlerin payının bulunduğunu kabul etmekle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak kuruluşunun bunlarla açıklanamayacağı görüşündeyiz.

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sindeki tavrı “Bilge Kağan” tavrıdır ve Bilge Kağan’a özenmiştir. “Ey Türk Budunu” ile, “Ey Türk Gençliği” arasında hiçbir fark yoktur. Atatürk’e göre, Türk istikbalinin evladı, muhtaç olduğu kudreti, damarlarındaki “asil kan” da bulacaktır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinde, “Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım” politikası saklıdır…

“Bir Türk dünyaya bedeldir” ifadesinde, “Türk beğleri, millet işitin! Üstte gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Öykün (örnek al) ve kendine dön” ifadesi vardır…

Bozkurt efsaneleri yaşamasaydı, Türk Milleti yaşar mıydı? Bozkurt efsanelerini bilmese, Oğuz Kağan Destanı’nı bilmese, Bilge Kağan’ın Türk Milleti’nin gelecek nesillere hitabını okumasa, Atatürk, Atatürk olur muydu? Bilge Kağan’ın Türk Milleti’ne hitabesi ile Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesi arasında öz, üslup ve hatta seçtikleri kelimeler açısından ne fark vardır?

Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya “Atatürk ve Türk Dili” başlıklı bir konferansında aynen şu ifadeleri kullanmıştır:

“Ben Atatürk’ün okuduğu bazı kitapları inceledim. Atatürk Vilhelm Thomsen’in Inscriptions de l’Orkhon (Orhun Yazıtları) adlı eserini okumuş. Birçok kelimenin altını mavi kalemle, kırmızı kalemle çizmiş, bazı kelimeleri yeniden tercüme etmiş, bazen soru işareti koymuş. Kısacası Atatürk millî pınardan su içmiş, ecdadımız Köl Tigin’in, Bilge Kağan’ın metinlerini orijinalinden okumuş. Atatürk kökümüzü, geçmişimizi bildiği için Batılıların yapmış olduğu yanlış tarih yorumları karşısında Türk Tarih Kurumu’nu kurduruyor.”

Sertkaya’nın bildirdiği gibi Atatürk’ün okuduğu kitaplar arasında “Orhun Abideleri” de vardır. Hatta Muhittin Nalbantoğlu’na göre 1924 yılında Türkçe olarak da basılan ve kendisine sunulan Orhun Abideleri kitabının bir sayfasının kenarına Atatürk kendi el yazısıyla, “Büyük nutuk böyle bir ifadeyle hitam bulacaktır” diye not da düşmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti, Batı’da ulus devlet düşüncesi geliştikten sonra kurulmuştur ama Atatürk, esas olarak Türk’ün kendi kaynağından, Bilge Kağan modelinden faydalanmıştır.

Çözüm; kuruluş felsefesi

Türkiye’de milliyetçilik pırıl pırıl bir kaynaktan geliyor. Nereden geliyor? Tarihten geliyor, Mustafa Kemal’den, Ziya Gökalp’ten geliyor.

Milliyetçiliğin yerine “ulusalcılık” kavramı neden ikame edilmek isteniyor? Şundan dolayı; soldan gelen ve gerçekten de ruhen milliyetçi olan insanlar, kendilerini bir siyasi parti ile özdeşleştirmemek için böyle bir kavramı tercih ediyor. Zaman zaman liberalleşmiş eski solcular da “bizimki milliyetçilik değil yurtseverliktir” diyor. Milliyetçilik zaten vatanseverliktir. Bunlar birbirinden ayrı ayrı şeyler değildir. Vatanseverlik veya yurtseverlik milliyetçiliğin içindedir, fakat ondan ibaret değildir. Çünkü asıl olan, vatanı vatan yapan millettir. Milletin birliği, bütünlüğü ve idealleri olmazsa, vatan olur mu? Ayrıca, devletsiz, hatta vatansız kalan millet fertlerini ne yapacaksınız?

Dolayısıyla vatanseverliği milliyetçiliğin karşısına, ulusalcılığı her ikisinin de karşısına dikmenin hiç bir anlamı yoktur. Üstelik çok da komiktir.

Sorun çıkaranlar kim?

Türkiye’de milliyetçilik açısından temel sorun, aslen Türk olmadığı halde Müslümanlık ortak paydasına sığınarak ve İslam’ı etnik ırkçılığa dayalı hedeflerinin maskesi olarak kullanıp her türlü ideolojik kalıba giren, böylece, bütün fikirleri içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyen nesillerden kaynaklanmaktadır. Bunların sayısı bellidir ama etkinlikleri, örgütsüz Türk Milleti’nden daha fazladır!

Ermeni tehciri sırasında 300 bin civarında Ermeni’nin Müslümanlığı benimsemiş görünerek ve isim değiştirerek Türkiye’de kaldığı tahmin edilmektedir! Yani “katledildi” denilen Ermenilerin üçte ikisi tehcir edilmiş, üçte biri, şeklen Müslüman olarak Türkiye’de kalmıştır. Bu tür gruplar, nüfus artışıyla da paralel olarak etnik dayanışma duygusu içinde çalıştığı için devlet bürokrasisinde, üniversitelerde, siyasette, iş dünyasında ve medyada önemli mevkiler edinmiş durumdadır.

Dolayısıyla Türklük kavramını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran milletin adı değil de sadece bir ırkın adıymış gibi gösteren bu çevrelerin başlattığı propaganda, diğer etnik unsurlar arasında da etkili olmuştur.

Türkiye’yi kuran irade olan Türk Milliyetçiliği, “Türklük” deyince, Türkmen, Tatar, Kazak, Kırgız, Özbek ve Müslüman olmak kaydıyla Kürt, Çerkez, Gürcü, Arnavut gibi bütün etnik birimleri, Türk Milleti’nin mensubu kabul etmektedir. Zaten, Balkanlar ve Kafkaslar’dan gelenlerin içinde ırken Türk olan büyük çoğunluğun dışında, Hıristiyanlar tarafından katledilmekte oldukları ve Türk sayıldıkları için Türkiye’ye sığınanlar da vardır. Onları Türklüğe bağlayan bağ, sadece vatandaşlık bağı değil, kaderdir!

Türklük kavramını sadece ve sadece vatandaşlığa bağlayarak sulandırmak, etnik taleplere de meşruiyet kazandırmaktır!

Bir devlet, sadece ortak kültürü ve millet olma bilincini geliştirmek ve beslemekle yükümlüdür.

“Türk Milliyetçisiyim” diyenlerin birinci vazifesi de budur! Kimsenin diline, kültürüne karışmamak gerekir ama milliyetçilik ve milli kimlik anlayışını sulandırmaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur! Bu sulandırma, Türk varlığına yönelmiş en büyük saldırıdır.

Milliyetçiliğe sistemli saldırılar

Milliyetçi kamuoyu, 2003 yılı Temmuz ayında Zaman gazetesinde Yunanlı Herkül Millas’ın milliyetçiliğin bir hastalık, hatta SARS ve AIDS’den daha tehlikeli bir belâ olduğu yolundaki yazısına sert tepki gösterdi. Aynı günlerde Başbakan Tayyip Erdoğan da milliyetçilik aleyhine konuşmalar yapıyor, ırka, dine ve bölgeselliğe dayalı milliyetçilik yapmayacaklarını söylüyordu.. Böylece bir zamanlar Süleyman Demirel tarafından başlatılan “Irk devleti bitti” tartışmasını da hatırlatmış oluyordu… Demirel “Anayasal vatandaşlık esas alınmalıdır” derken, Cumhurbaşkanı olduğu ülkenin, neyi esas aldığının farkında olmadığını göstermiş oluyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk olarak kabul edildiğine göre, bunun üzerinde aranan şey neydi?

Rahatsızlık duyulan Türk kimliğinden başka bir şey değildi ama birileri rahatsız oluyor diye Türk Milleti, binlerce yıllık bir temele dayanan kendi adından vazgeçecek değildi…

Anlaşılıyordu ki, Türkiye’nin direniş gücünü çözmek için, öncelikle Türk milliyetçiliğini gözden düşürmek gerektiğini inandılar ve organize bir şekilde saldırıya geçtiler..

Türklere Türk karşıtı propaganda yapan ve milliyetçiliği gözden düşürmeye çalışanların Yunan olması da elbette bir ölçüydü ama bu işi Yunanlar ile işbirliği içinde yapan Türk vatandaşları vardı..

2003 yılı Eylül ayında ise aynı tartışmayı Amerikan Başkonsolosluğu başlatıyordu!

ABD’nin Yeni Osmanlıcılık Semineri

ABD’nin İstinye’deki Başkonsolosluğu’nda Türk medyasının yöneticilerine ve yazarlarına verilen “Yeni Osmanlıcılık” seminerinden itibaren düğmeye basıldı. Milli kimliği tahrip etmeye yönelik bu saldırıdan Başbakan Tayyip Erdoğan da haberdardı ki, Türkiyelilik kavramını öne çıkarıp tartışmaya açtı Ertuğrul Özkök de, işareti alır almaz; Hürriyet’in başlık kenarındaki “Türkiye Türklerindir” sözünün oradan kaldırıp kaldırılmayacağı üzerinde görüşler belirtti.

Özkök’ün milleti aşağılaması

Özkök, “Eşcinseller enternasyonalizmi” ara başlığı altında, millete aidiyet duygusunun, eşcinseller birliğine aidiyet kadar değeri kalmayacağını iddia ediyordu.

Aslında Türklük, Türkiye nüfusunun yüzde 90’ına yakın kesimi için öz kimliktir. Yani vatandaşın yüzde 90’ı zaten Türk’tür. Buna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, Anayasa’ya göre de Türk kabul ediliyorsa, sorun nerededir? Diyelim ki, 70 milyon insanın 7-8 milyonu kendisini Türk kabul etmiyor! Bu 7-8 milyon insanın hatırını kırmamak için milli kimliği terk etmek mi gerekir?

ataturk010

Atatürk’ün millet ve milliyetçilik tanımı…

Millet:

Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.

Türk milliyetçiliği:

Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.

Türkiye’nin kuruluşunda bazı ders kitaplarını bizzat Atatürk yazmış veya yazdırmıştır. Bugün geometride kullandığımız bütün Türkçe kelimeler Atatürk’ün eseridir. Vatandaş için Medeni Bilgiler kitabı da bunlardan biridir. Atatürk bu eserde millet ve milliyetçilik meselesini şöyle anlatır:

“Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.

Bu tarif tetkik olunursa bir milleti teşkil eden insanların rabıtalarındaki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle insanî hisse gösterilen riayet, kendiliğinden anlaşılır.

Filhakika; maziden müşterek zafer ve yeis mirası;

İstikbalde tahakkuk ettirilecek aynı program;

Beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak;

Bunlar elbette bugünün medenî zihniyetinde diğer her türlü şartların fevkinde mâna ve şümul alır.

Bir millet teşekkül ettikten sonra, efradının devlet hayatında, iktisadi ve fikri hayatta müştereken çalışmak sayesinde vücuda gelen milli harsta (kültür) şüphesiz milletin her ferdinin çalışma hissesi, iştiraki, hakkı vardır. Buna nazaran bir harstan olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.

Bundan evvel tespit ettiğimiz târiften mülhem olarak diyebiliriz ki milliyet meselesi ferdî ve müşterek hürriyet meselesidir.

O halde meseleyi prensip halinde ifade edelim.

Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.”

Milliyetçiliği yeniden öğrenmeli ve öğretmeliyiz

Yıllardır medyada milliyetçilik üzerinde körün fili tarif etmesi gibi bir tartışma sürüp gidiyor. Yazılanların, konuşulanların yüzde 90’ı milliyetçiliği kötülemek içindir! Milliyetçilik, bir milletin enerji direniş seviyesidir. Bu seviye aşağı çekildiği zaman, milletin direnecek, hatta yaşayacak gücü kalmaz.

Millet, milliyet, milliyetçilik konularıyla ilgili dünyada ve Türkiye’de çok bilimsel eser vardır. Fakat niyet kötü olunca, bilime başvurmaya ne gerek var!

Bu meseleyi Türkiye’de en iyi aydınlatan bilim adamlarından biri rahmetli İsmâil Hâmi Dânişmend’dir.

Dânişmend, şöyle diyordu:

“Milliyet prensibinin bütün milletler için müşterek bir târifi yoktur. Milletten millete değişen birçok târifleri vardır. Fransızlar ’kültür’, Almanlar ’ırk’esasına göre izah ettikleri halde İsviçreliler ’vatan’, Romanyalılar ’dil’, Avusturyalılar ’mezhep’esasına dayanmışlardır. ABD’de ’vatandaşlık’, Çin’de ’kültür’, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Arap aleminde ’dil’esastır.

Fransız milleti, çeşitli ırkların birbirine kaynaşmasından oluştuğu için Fransız milliyetçilerinin ’ırk’esasına dayanması mümkün değildir. İsviçre için milliyeti ’dil’ile izah ederseniz konfederasyonu dağıtırsınız.

Bütün dünyada milletler arasındaki bu ihtilâflar, yazık ki bizde fertler arasındadır.

Türkçülük tarihinin son olgunlaşma devresinde tespit edilebilecek en acı vaziyet işte budur. Bizde yalnız bir Türkçülük değil, birçok Türkçülük vardır ve hatta bunlar arasındaki ihtilâflar zaman zaman husûmet derecesine vardığı için Türkiye’de milliyet fikri henüz müşterek bir îmân esası olamamış, bilâkis bir tefrika ve ihtilâf âmili şeklinde kalmıştır!

Herkes milliyetçidir: Fakat milliyetin bütün milletçe müşterek ve mukarrer bir mânâsı olmadığı için şahsî telâkkilere tabi muhtelif ve mütenâkız târiflere tesadüf edilir. İşte bundan dolayı bizde milliyet ölçüsü bazılarına göre ’ırk’, bazılarına göre ’kültür’, bazılarına göre ’vatan’, bazılarına göre ’Turancılık’, bazılarına göre ’Anadoluculuk’ve hatta bazılarına göre ’vatandaşlık’tır. Dil, ideal ve tarih birliği de bunlara eklenebilir.

Bu ihtilâflara resmî vesikalarda bile tesadüf edilir.

İlmî bakımdan bunların hepsi de doğru ve hepsi de haklıdır. Yanlış ve haksız olan nokta, bu ilkelerden her birinin bir târife esas kabul edilmesi ve bu suretle umumi bir milliyet târifi yerine birçok mütenâkız târifler ortaya atarak tehlikeli bir manevî tefrikaya meydan verilmiş olmasıdır

Milliyetin târifi bir siyaset meselesi değil, bir ilim meselesidir. Şahsî ve siyasî mülâhazalarla kurulmuş indî nazariyelerle keyfî târiflerin hiçbir ilmî kıymeti yoktur.”

Türk milliyetinin tek ve ortak tanımı

İsmâil Hâmi Dânişmend “Türk Milliyetinin tek ve ortak tanımı” nın yapılabileceğini söylüyordu:

“Milliyet meselesinin dünya kültüründe yeni bir ilim sahası teşkil edebilecek kadar araştırılmış ve esaslara bağlanmış olduğundan bihaber vaziyette mantık oyunlarıyla kitleleri oyalayıp durmanın gelecek nesillere karşı ne büyük bir sorumluluk olduğu meydandadır.

İlim âleminde üzerinde ittifak edilen en son ve objektif tanıma göre millet, herhangi bir esas etrafında toplanmış, dayanışma halinde insan kütlesi demektir.

Etrafında toplanılan bu esas bazen Fransa ve Çin’de olduğu gibi kültür, bazen Slav ve Arap âlemleriyle Romanya’da olduğu gibi dil, bazen ABD’de olduğu gibi vatandaşlık, bazen Avusturya’da olduğu gibi mezhep, bazen da İsviçre’de olduğu gibi vatan kavramından ibaret olabilir.

Bir camianın millet sayılabilmesi için bunlardan herhangi birinin etrafında toplanılmış olması yeterlidir. Bunlardan herhangi biriyle birbirine bağlanmış camiaya millet (nation) ismi verilmesine karşılık bu çeşitli bağların birden fazlası veyahut hepsiyle birden bağlı cemiyetlere de milliyet (nationalite) denilir.

Millet, siyasi ve suni bir oluşum olduğu halde milliyet yahut kavmiyet doğal bir oluşumdur.

Fransa, İsviçre, Belçika gibi milletlere karşılık Macar, Fin, Alman, Lapon Samoyed vesaire gibi efradı arasında çeşitli bağlar bulunan cemiyetlerin her biri milliyet yahut kavmiyet vaziyetindedir.

Türkiye Türklüğü, bilimsel olarak siyasi ve suni bir millet midir, yoksa doğal bir oluşum sayılabilecek bir milliyet yahut kavmiyet midir?

Tarihi oluşum bakımından Türkiye Türklüğünün muhtelif ırklarla dillerin birbirine karışmasından oluşan Fransız milleti veyahut çeşitli diller konuşan birtakım ırk kırıntılarının müşterek bir vatanda yan yana gelmesinden doğan İsviçre milleti gibi siyasi ve suni oluşumlarla kıyaslanmasına hiçbir surette imkân yoktur.

Etnoloji, antropoloji, etnoğrafya, tarih, dilbilim gibi klâsik ilimlerin ittifakıyla sabittir ki milâdın onbirinci asrında Anadolu’yu fethederek bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklüğü, ana Türk ırkının devamından başka bir şey değildir, lisanı da müstakil ana Türk dilinin devamıdır ve kültürü de en eski pastoral kültürüne dayanır, üç tarafı denizlerle çevrilmiş bir yarımada şeklindeki ana vatanının bir coğrafi birliği vardır ve bu çerçeveden dokuz asırlık muhteşem mazisi etrafına da taşıp yayılarak geniş bir tarih birliği meydana getirmiştir..

İşte bundan dolayı, bir ırk birliği, dil birliği, kültür birliği, vatan birliği, din birliği ve muazzam bir tarih birliğiyle birbirine bağlanmış olan Türkiye Türklüğü siyasi ve suni bir millet değil, doğal bir oluşum niteliğine sahip kuvvetli bir milliyettir.

Bu kuvvetli bağları inkâr ederek, Türklüğü yalnız bir tek milliyet esasına dayanıyor saymakla onu suni ve siyasi bir oluşum gibi göstermiş ve zayıflatmış olacağımızı unutmamalıyız.

Bu bakımdan ırkçılık, Turancılık, dilcilik, vatancılık ve kültürcülük bir kül halinde ele alınınca nasıl eleştirilebilir ve ayıplanabilir?

Tabii bütün bunlar, hep aynı bir hakikatin çeşitli cephelerden görünüşü demektir; ırkçının da, kültürcünün de vatancının da gördüğü hep aynı milli bünyedir.

O halde bütün Türk âleminin merkezi ve bugünkü ana yurdunda genel Türk tarihinin varis ve mümessili olan Türk milliyeti, vatandaşlık, vatan, dil, din, ırk, kültür, ideal ve müşterek tarih birliğiyle birbirine bağlı fertlerden mürekkep bir kütledir.”

Küreselcilik şerefsizliktir!

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried, Milliyet’ten Yasemin Çongar’a “Bence milliyetçiliğin temelinde gurur yok. Milliyetçilik, özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi olmaz; gururlu insanlar dünyaya açık olur” diyordu..

Fried, “Türkiye’deki milliyetçilik sizi ne kadar kaygılandırıyor?” şeklindeki çanak soruya ise “Kaygılandırıyor. Milliyetçilik bütün dünyada kötülük yanlısı bir güçtür. Burada yurtseverlikten ve ülke gururundan değil; dünyaya, düşmanlar bazında, bir tür aşiret gözüyle bakan dar milliyetçilikten söz ediyorum. Bu haliyle milliyetçilik, 21’inci yüzyıldaki ihtiyaçlarımızı karşılamıyor” cevabını veriyordu.

Anlaşılıyordu ki Amerikan ihtiyaçlarına göre yeni bir milliyetçilik tasarlanmış! Türkiye’de de bazı tercüme solcular “yurtseverlik” diyordu, bu bir tesadüf müydü acaba?

Türkler, “şeref” kelimesini sever! “Gurursuz” demez, şerefsize “şerefsiz” der!

Fakat “gurur” kelimesini şöyle kullanabiliriz mesela:

Türkiye’de milliyetçiliğin yükselmesinden kaygı duyuyorsun da Irak işgalinde 1.5 milyon Müslüman’ı öldürürken iyilik mi düşündün? Bu mu senin gururlu yurtseverliğin?

Asıl milli şerefi yok eden küreselleşme, şerefsizliktir! “Seçilmiş” bir ırk adına sürdürülen ırkçı saldırılar da şerefsizliktir!

Atatürk’ün söylediği gibi “Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir..”

Bugün için dünyaya düşmanlık bazında bakan, hodbin ve mağrur Amerikan, İngiliz ve İsrail milliyetçiliğidir!“Fas’tan Endonezya’ya kadar 22 ülkenin haritası değişecek” diyen eski ABD Dışişleri Bakanı Rice değil miydi? El Kaide’yi CIA kurmadı mı? Sonra da El Kaide markalı eylemler üzerinden, “terörist devlet” ilan edilen İslâm ülkelerini işgale başlamadılar mı?

İslâmı yeni tehdit, yeni düşman olarak seçen ABD değil mi?

Bir diğeri de Kur’an’ı Kerim’e “Şeytan Ayetleri” diyen Salman Rüşdi! O da milliyetçilik düşmanı imiş!

Milliyet’in röportaj için seçtiği kişi, şeytani bir küreselci! Üstelik adam, “Bombaylılık, İstanbulluluk gibi coğrafi kimlikler, kendi içinde çoğulluğu ve kısmiliği daha iyi ifade ettiğinden, ırk, din, milliyet bazlı kimliklerden daha anlamlı. Bende aidiyet hissi ülkelere karşı değil, şehirlere karşı” diyor!

Tam da küreselleşmenin tanımını yapıyor. Küreselleşmeciler, işte böyle, ırkını, dinini, milliyetini yok sayan kimliksiz ve şerefsiz bir insan tipi oluşturmak istiyor ki ortada güçlü bir devlet kalmasın; şehir devletleri kurulsun ve bütün insanlık Wall Street sermayesinin kölesi olsun!

Milliyetçilik sadece siyasetle sürdürülemez!

Batı Avrupa’da milliyetçiliği zenginler besler! Çünkü milli pazar onlarındır. Milli pazarın korunması, kendilerinin de korunmasıdır. Türkiye’de ise milli mücadele, fakir milletin büyük fedakârlığıyla gerçekleştiği için köylüye ve esnafa dayanmıştır…

Türk Milliyetçileri bugün hâlâ Bozkurtlar romanını dev bir film yapacak bir yapımcı bulamamıştır! Birkaç milliyetçi iş adamının, destekleyeceği, sonradan çığ gibi büyüyebilecek bir Korkut Ata Fonu, bir Oğuz Kağan Fonu, bir Atatürk Fonu kurulamaz mı?

Türk milliyetçiliği iddiasıyla ortaya çıkmış insanlarımıza baktığımızda genellikle orta ve dar gelirli gruplardan geldiğini görürüz. Oysa Batı Avrupa ülkelerinde milliyetçilik, bizim solcularımızın eskiden çok sık belirttiği gibi burjuva ideolojisidir.

Türkçesi, Batı Avrupa’da milliyetçiliği zenginler besler! Çünkü milli pazar onlarındır. Milli pazarın korunması, kendilerinin de korunmasıdır.

Türkiye’de ise milli mücadele, fakir milletin, Türk köylüsü ve esnafının büyük fedakârlığıyla gerçekleştiği için burjuva sınıfı sonradan oluşturulmak istendi.

Burjuvalaşanların hiçbiri milli kültür endüstrisini desteklemedi! Aksine, Batı kültürünü yerleştirmek için trilyonlar harcadılar.

İnsanlarımız zenginleştikçe, kuruluş felsefesinden, milli kültür ve milli hedeflerden koptu.

Milleti ve devleti ayakta tutmak yine orta sınıfların ve dar gelirlilerin görevi oldu.

Siyasal milliyetçiler, ekonomik bir atılım yapamadı, dolayısıyla güç sahibi olamadı. Güç sahibi olamadıkları için de medyaya hemen hemen giremediler, siyaseti yönlendiremediler; son dönemdeki bir kaç çaba dışında, kültür endüstrisinde, sinemada, müzikte, edebiyatta zayıf kaldılar!

Bunlar da milletin maneviyatını, düşünce yapısını, kültürel yapısını oluşturan unsurlardır.

Türk Milliyetçileri, çizgi filmden, oyuncak sektörüne kadar bütün alanlarda bir milli kültür endüstrisi oluşturabilse, o zaman beyinlerde oluşturulmak istenen duvarları yıkar ve sadece Türkiye’nin değil, Türk Dünyası’nın birbiriyle kaynaşmasını da sağlardı.

Türkçülük madem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesiydi, o halde bu fikri yeniden temel felsefe haline getirmenin yolu, sadece bir parti üzerinden siyasi mücadele yapmak değildi.

Parti disiplini içinde, Ziya Gökalp’ın Türkçülük tanımındaki “ilmî, felsefî, bediî bir okul; kültürel bir uğraş ve yenilik yolu” açılamaz.

Bu sebeple Türk Milliyetçiliği bayrağının temsilcisi olan kültür hareketlerini desteklemek, hangi partiden olursa olsun, Türklüğün geleceğini düşünen herkesin görevidir.

11’inci Türk Dünyası Gençlik Kurultayı’nda, Türk Dünyası Genç Yazarlar Birliği’nin toplantısında Azerbaycan’dan Ekrem Abdullayev, “Türk Dünyası edebi bir inkılap yapmalı ki medeni bir inkılap başlayabilsin” demişti.

Bugün, küresel kültürün psikolojik hâkimiyeti, medya, sinema ve müzik endüstrileri vasıtasıyla sağlanıyor. Beyinler fethediliyor. Saldırıya en az aynı güçle ve aynı yöntemlerle cevap verebilirseniz ayakta kalırsınız. Oysa bugün, böyle bir güç oluşturulmuş değildir. Bugün, edebi inkılabı, medeni inkılaba dönüştürmek için paraya ihtiyaç vardır. Yoksa bütün faaliyetler, çok amatör düzeylerde kalır.

Türk Milliyetçileri bugün hâlâ Bozkurtlar romanını dev bir film yapacak bir yapımcı bulamamıştır!

Bütün Türk Dünyası’nda aynı anda okunabilecek; bir milyon Türkiye’de, bir milyon da diğer Türk Cumhuriyetleri’nde satan iki milyon tirajlı bir gazete yapılamamıştır.

Bütün bu düşünceleri hayata geçirebilmek için birkaç milliyetçi iş adamının, fedakârlıkta bulunarak destekleyeceği, sonradan çığ gibi büyüyebilecek bir Korkut Ata Fonu, bir Oğuz Kağan Fonu, bir Atatürk Fonu kurulamaz mı?

Her şeyden önce siyasi çekişmeleri bir tarafa bırakmak gerekir.

En büyük tehdit devletin içinde!

Türkiye’de ulus devlet yapısına en büyük tehdit, PKK’dan değil, uzun süredir devletin kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir.

Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan Tayyip Erdoğan, Başbakandır. Partisinin grup başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı, Anayasa’daki Türk kavramını kaldıracaklarını söylemiştir. Bahçekapılı “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer” diye konuşmuştur.

Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan da şimdilik bu politikayı savunuyor?

İktidar, bankaları, madenleri, haberleşme ve enerji sistemlerini, Rio Tinto ve Citibank’a ve İngiliz İstihbarat Servisi MI6’ya devreder, sulardan sonra, tarlaları, yaylaları, ormanları satmaya hazırlanırken, böyle bir ülkenin ulus devlet yapısını koruyamayacağı çok açık bir gerçektir.

Devlet politikası dedikleri, Türkiye’de Türk Milleti’nin egemenliğine son vermek demekti. Zaten Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin de asıl hedefi de buydu.

Bu sürece meşru yollardan direnecek olanları, kendi adamlarının hazırladığı uydurma örgüt listelerinde göstererek gayrimeşru imiş gibi göstermek, böylece etkisiz kılmaya çalışmak da aynı oyunun bir parçasıydı.

Atatürk modeli ve Tayyip Erdoğan modeli

2012 yılı boyunca katıldığım “Milli Anayasa” panellerinde iki temel veri kullanıyorum. Birinci olarak Haçlı Seferleri’ni düzenleyen Vatikan ile “Yeni Anayasa” dayatmasında bulunanların amaçlarını kıyaslıyorum.

Haçlı Seferleri, 1095-1270 arasında Vatikan’ın planlaması ve kışkırtması üzerine Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Müslümanların elinde bulunan ve “kutsal topraklar” denilen Anadolu ve Orta Doğu topraklarını işgal girişimidir. Asıl hedefleri ticaret yollarını ele geçirmekti. İşgale karşı direnen, Türkler olmuştur.

Birinci Haçlı seferi sonucunda Haçlılar, Kudüs Krallığı gibi Orta Doğu’nun çeşitli kentlerinde irili ufaklı Haçlı Devletleri kurdular.

1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılardan geri aldı. 13. yüzyılın sonlarında Haçlıların Orta Doğu’daki varlığı sona erdi. Sonraki Haçlı Seferlerinin karşısında ise 14. yüzyıldan itibaren yine Türkler vardı. Çanakkale Savaşı da bir Haçlı Seferi idi..

Peki bugünkü Haçlı Seferi neydi?

Bilindiği gibi, ABD Başkanı George W. Bush, ikiz kuleler vurulduğunda başlatılan mücadelenin adını Crusade, yani Haçlı Seferi olarak koymuştu. Farklı anlamları da vardı ama Afganistan ve Irak’ın Haçlı orduları tarafından işgal edilmesi, bu kelimenin ne anlamda kullanıldığını yeterince göstermekteydi.

2004 yılında “Yeni Haçlı Seferi”nin adını Genişletilmiş Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi diye ilan ederek eş başkanlığını da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na verdiler. Dolayısıyla Türkiye, tarih boyunca direndiği Haçlı ordularının bir parçası haline geldi ve gücünü İslam ülkeleri aleyhine kullandırmaya başladı. 1 Mart tezkeresinin reddi, Haçlı ordularının içinde yer almamak kararıydı ama hükümet, pratikte bu kararı hiçe saydı ve işgal kuvvetlerine Türkiye hava sahasını açtı. Son olarak Libya’ya düzenlenen Haçlı Seferi’ne Tayyip Erdoğan hükümeti tam destek verdi. Suriye’ye ise doğrudan Türkiye’nin saldırmasını istiyorlar. Tayyip Erdoğan da Suriye’ye yönelik saldırının liderliğini üstlenmiş durumdadır.

Bu konuların Anayasa ile ne ilgisi var diye düşünülebilir.

Haçlılar, Haçlı Seferleri ile Türkleri Küçük Asya dedikleri Anadolu’dan atmak istiyordu.

“Yeni Anayasa” sürecini başlatanlar da Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’ndan Türk adını atmak istiyordu?

Arada ne fark var? Haçlı ordularının yapamadığını, AKP iktidarı, kağıt üzerinde yapmak istiyor! Hem de “Yeniden Osmanlı’yı kuruyoruz, okullara Kur’an dersi koyduk, İsrail’e özür dilettik” diye halkı kandırmak suretiyle bunu gerçekleştirmeye çabalıyorlardı. Oysa Haçlı ordusunun içinde yer alarak, İslam dünyasına ihanet ediyorlardı!

Birinci Haçlı Seferi’nde de Haçlı ordusu, Bizans tarafından Anadolu’ya geçirilmişti ve yanlarına Tatikios adlı Türk asıllı Bizans generali komutasında bir Bizans refakat ve kılavuzluk ordusu verilmişti. Haçlı orduları, Hıristiyan Türklerin kılavuzluğunda, Kudüs’e kadar ulaştı..

Tayyip Erdoğan, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye saldırılarında, Haçlı ordularına en az Tatikios kadar faydalı olmadı mı? Tayyip Erdoğan, bu soruyu kendi vicdanında cevaplandırdıktan sonra, Türk-İslam âleminden özür dileyerek bütün görevlerinden istifa etmelidir.

Kullandığım ikinci veri ise emekli general Suat İlhan’ın tespitiydi.

“Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.

İslam dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”

İşte 1920’den beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslâm dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk’ün bağımsızlık modelidir!

Peki Tayyip Erdoğan modelinde ne oluyor? Müslümanlar kendi topraklarından tasfiye ediliyor!

İşte Türkiye’nin kuruluş felsefesi

1-2 Kasım 1922 tarihli Birinci Meclis kararı:

Türkiye, milli bir Türk devletidir

1_TBMM[1]

Türkiye, kısa bir metin olan 1921 Anayasası’ndan sonra 1924’ten bu tarafa, 1961 ve 1982’de olmak üzere iki defa yeni Anayasa yaptı. 1971’de, DSP-MHP-ANAP döneminde ve AKP döneminde önemli Anayasa değişikliklerine gidildi. Bu arada, Tayyip Erdoğan’ın siyaset yasağının kaldırılabilmesi için kişiye özel Anayasa değişikliği bile yapıldı.

Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın işaretiyle, “Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası’nın günümüze uyarlanması gerekir” söylemi kullanılıyor. Bunu da “Mustafa Kemal, Birinci Meclis döneminde Türk demedi, Türkiye halkı dedi, Türk Milleti demedi, millet dedi” gibi kabullere dayandırıyorlar.

Peki bunlar doğru mudur?

Avukat Gülseren S. Aytaş mektubunda, “1-2 Kasım 1922’de Birinci Meclis’in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine yeni ve milli bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekte, Türkiye’nin ortaklık devleti olarak kurulmadığı, egemenliğin asla bölüşülmediği, Türkiye’nin milli bir Türk devleti olduğu ifade edilmektedir.. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez” diyordu.

Söz konusu 1. Meclis kararı şöyledir:

“TBMM’nin Hukukî Hâkimiyet ve Hükümraninin Mümessil-i Hakikisi Olduğuna Dair Heyet-i Umumiye Kararı

Karar No : 308

1-2.11.1338 (1922)

Birkaç asırdır saray ve Babıâli’nin cehalet ve sefahati yüzünden devlet azim felâketler içinde müthiş bir surette çalkalandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nun müessis ve sahib-i hakikisi olan Türk milleti Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve Babıâli aleyhine mücadeleye atılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmeti ve ordularını biteşkil harici düşmanlar saray ve Babıâli ile fiilen ve müsellehan ve malum müşkilât-ı şedide ve mahrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş ve bugünkü halâs gününe vasıl olmuştur..

Türk milleti saray ve Babıâli’nin hıyanetini gördüğü zaman Teşkilât-ı Esasiye Kanunu isdar ederek onun birinci maddesi ile hâkimiyeti Padişahtan alıp bizzat millete ve ikinci maddesi ile icrai ve teşrii kuvvetleri onun yed-i kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp ilânı, sulh akti gibi bütün hukuk-ı hükümraniyi milletin nefsinde cem eylemiştir.

Binaenaleyh; o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve milli bir Türk Devleti yine o zamandan beri padişahlık merfu olup yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur. (….)”

Peki Türk Milleti’nin egemenlik hakkı kâğıt üzerinde değiştirilmek istenirse ne olur?

Türk Milleti’ne direniş hakkı doğar. Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!

Milliyetçiliğe Saldırıların Küresel Sebebi!

Ahmet Davutoğlu milliyetçiliğe saldırıların başını çekmeye başladı.

Davutoglu[1]OECD ve Dünya Ticaret Örgütü’nün son analizlerine göre “Geniş ihracat pazarlarının açılması, küresel üretim zincirlerinin oluşturulması ve küresel ticaretin, ekonominin iyileşmesi ülkelerin daha fazla entegrasyonuna ve daha az korumacılığa başvurmasına bağlıdır” deniliyordu.

Star yazarı Cemil Ertem, “Demek ki, krizin çözümü sınırların ekonomik ve siyasi olarak kalkmasından, ulusalcılığın her türünün tarihin çöp tenekesine gitmesinden geçiyor” diyordu. İşte küreselleşmenin özeti de buydu zaten.. Oysa dünyadaki ekonomik krize kapitalizmin kâr hırsı sebep olmuştu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2012 yılının Eylül ayında, Hürriyet’in, “Sizin kafanızdaki yeni Türkiye, Kürt meselesini nasıl çözecek?” sorusunu cevaplandırırken “19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi. İki yüzyıl önce şehirlerimizde mahallelerimizde iç içe yaşayan Türkler, Ermeniler, Araplar, Rumlar, Arnavutlar ve daha birçok farklı etnik ve dini kimlik bugün bu organik yapıdan koparılmış durumda. Yeni kopuşlara izin vermememiz gerek” diyordu.

Kısacası, Dışişleri Bakanı, ulusçuluk, yani milliyetçilik esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesini ve Anayasasını tanımadığını ilan etmiş oluyordu.

Davutoğlu yine “Size yakıştırılan Yeni-Osmanlıcılık da gençlik rüyanız mıydı?” sorusuna “Benim rüyamdı” dedikten ve bu yolda yaptıklarını anlattıktan sonra, “Bunlara Yeni-Osmanlıcılık diyorlarsa bu onları bağlar, beni değil” diye cevap veriyordu.

Demek ki Ahmet Davutoğlu bir dönüşüm geçirmiş ve oradan oraya savrulmuştu.. Anayasa’daki “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” kabulü yerine, “Hayır, herkes, Osmanlı’daki gibi kendi etnik kökeni ile anılsın, Türk, Ermeni, Arap, Rum, Arnavut denilsin” anlayışını getirmek istiyordu.

Peki neden böyle oluyordu? Milli kimliğe yönelik saldırının küresel sebebi olmasa Tayyip Erdoğan ve arkadaşları bu kadar cüretkâr davranabilir miydi? Tabii bu sorunun cevabını birçok proje ile açıklamak mümkün ama bu defa küresel güçlerin kendi açıklamalarından faydalanalım. Bakınız sebep neymiş?

Star gazetesinde yazan Cemil Ertem, 23 Ocak 2013 tarihinde, “En büyük tehlike: Ulusalcı-korumacılık” başlıklı yazısında Türkiye’nin yakın zamana kadar içeride oligarşinin, dışarıda ise kirli finans kapitalin oyuncağı olduğunu, ekonomiyi faiz ve rant musluklarını tutanların belirlediğini, anlatıyordu.

Ertem, Türkiye’nin şimdilerde kur savaşı adı altında korumacılık denilen tuzağa düşmemesi gerektiğini anlattıktan sonra OECD ve Dünya Ticaret Örgütü Analizi’nin de bunu teyit ettiğini belirtiyordu.

Ertem’in nakline göre analizde dünya ticaretinin değişen yüzüne vurgu yapılarak, “Geniş ihracat pazarlarının açılması, küresel üretim zincirlerinin oluşturulması ve küresel ticaretin, ekonominin iyileşmesi ülkelerin daha fazla entegrasyonuna ve daha az korumacılığa başvurmasına bağlıdır” deniliyordu.

Ertem, gelişmiş ülkelerin sanayi devriminden beri korumacılıkla sömürü mekanizmalarını kurduklarını, bu mekanizmaların kalıntılarının devam ettiğini, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, korumacılığın çözüm olarak gösterilmesi ve uygulanmasının sonunun ise savaş olduğunu söyledikten sonra, çözümün işçi ve emeğin serbest dolaşımında ve çalışma saatlerinin düşürülmesinde aranması gerektiğini öne sürüyordu.

Sonuç olarak Ertem, “Demek ki, krizin çözümü sınırların ekonomik ve siyasi olarak kalkmasından, ulusalcılığın her türünün tarihin çöp tenekesine gitmesinden geçiyor” diyordu.

İşte küreselleşmenin özeti de buydu zaten..

Oysa dünyadaki ekonomik krize ulusalcılık vesaire değil, kapitalizmin kâr hırsı sebep olmuştu.

Amerikan halkının konut paralarını şişirip, ödenecek taksitlerin toplamından 25 kat büyüklükte kâğıtları yine Amerikan halkına veya gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin halklarına satan Amerikan bankaları ve finans kuruluşları, küçük bir sarsıntıda çökmüştü. Tabii Amerikan ekonomisi çökünce bağlı olarak bütün dünya ekonomisi bundan etkilenmişti.. Yani krizin gerçek sebebi, kapitalizmin sahtekârlığı ve Federal Reserv’in bu sahtekârlığı finanse etmek için durmadan Dolar basmasıydı..

Fakat bu durumdan çıkış için, sınırların ekonomik ve siyasi olarak kaldırılmasını düşünmek, hele hele ulusalcılığın her türünün çöpe atılmasını istemek bu sahtekâr kapitalizmin devam etmesini istemek değil miydi?

2071’de Malazgirt’in öcünü mü alacaksın?

Davutoğlu’nun istediği, Osmanlı gibi Türkiye merkezli bir küreselleşme projesi mi yoksa hizmet ettiği Büyük Orta Doğu Projesi miydi? Dolayısıyla, küresel kapitalizmin önüne bir daha engel çıkmaması için bu coğrafyada ulusal kimliklerin tamamen ortadan kaldırılması mı gerekiyordu?

Erdoğan, bir parti grubu konuşmasında, “Biz Türkiye’yi 2071 yılına hazırlamayı düşünüyoruz, onlar Türkiye’yi 89 yıl geriye götürmeye çalışıyorlar” diyordu. 89 yıl önce Cumhuriyet ilan edilmişti. Tayyip Erdoğan’ın 2071 hedefinde Türk yoktu. 1071 Malazgirt Zaferi’nin, ezelden Türk yurdu olan Anadolu’nun kapılarını yeniden Türklere açtığı söylenir.. Tayyip Erdoğan, Türk Anayasası’ndan Türklüğü kaldırmak istediğine göre, hedeflerine ulaşırsa, 2071’e varıldığında Anadolu, Türk yurdu olarak, hatta İslam ülkesi olarak kalacak mıdır? Öyle ya, sembolik olarak Akdamar ve Sümela’daki ayinlerden sonra, yurdun dört bir köşesindeki tarihi kiliseler restore edildi ve çanlarını çalmaya başladı.. Bu durumda Tayyip Erdoğan, Anadolu’nun yeniden Hıristiyanlaşmasına doğru adımlar atarak, ayrıca Büyük Orta Doğu eş başkanı sıfatıyla, İslam ülkelerine yönelik küresel Haçlı Seferi’ne destek vererek ve sonra Türk Milliyetçiliğini ayaklarının altına aldığını söyleyerek Hıristiyan Batı’nın, Türklerden Malazgirt’in intikamını almasını sağlamaya çalışmış bir duruma düşmüş olmuyor muydu?

Türklük hangi ekonomik tabana dayanacak?

Türk Milleti’nin milli kimliği ne olacaktır. Başkanlık sistemi ile Türkiye yeniden nasıl formatlanacaktır? Türkiye, bir taraftan topraklarını küresel tekellere devrederken, bütünlüğünü korumayı bir tarafa bırakın, milli kimliğini koruyabilecek midir? “Alevi hâkimler gidecek, Müslüman hâkimler gelecek” diyen bir siyasi hareket, bugüne kadar TÜSİAD sermayesini korumuş olan askerî vesayetin ve darbecilerin karşısında, özgürlüğün, insan haklarının, demokrasinin bayraktarlığını yaparken Türk halkının bu gidişe son vermesi beklenebilir mi?

Ve yeni sınıf, İslam değerlerini kullanarak yükseldiği halde, hiçbir Hıristiyan’ın yaşamadığı yerlerdeki tarihi kiliselerde Hıristiyan ayinlerine ve yurdun her köşesinde misyonerliğe izin vererek, toprakları, bankaları, borsayı, stratejik kurumları devrettiği Batı’nın da desteğini aldığına göre bu gidişe dur denilebilir mi?

Batılı güçler, 1919’da daha büyük bir galibiyetin mümessiliydi? O dönemde Sovyet devrimi, geçici bir süre için de olsa, Türkiye’nin paylaşılmasını önlemiş ve Türkiye Cumhuriyeti, kendi dayanakları üzerinde yükselebilmişti.

Şimdi geldiğimiz noktada Türk Milleti’nin içinden hangi sınıfa dayanarak milli bir hareket geliştirilecektir?

1919’da varlığına kastedilen bir ulus, kendisiyle aynı kanı taşıyan akrabalarının maddi ve manevi desteğini de alarak ve bütün ekonomik gücüyle ordusunu destekleyip, emperyalizme karşı bir direniş destanı yazdı. O direnişin asıl dayanağı, Anadolu köylüsü ve eşrafı idi.

Atatürk onun için, “Köylü milletin efendisidir” demişti. Hem üretimi ile hem de bütün cephelerde vatan savunmasında gösterdiği dirayet ile Türk köylüsü bütün dünyada hayranlık uyandırmıştır.

İşte Cumhuriyet, o köylünün tarihi değerleri üzerinde kuruldu.

Bugün Türkiye, milletin bütünlüğünü bozmak, Anadolu’yu özerk veya federe devletlere bölerek, Türk Dünyası’nın en büyük dayanağı Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak isteyenlere peşkeş çekiliyor.

Türk direnişinin dayanağı olan köylü, “15 gün içinde 15 yasa” gibi baskılarla ekonomik yönden çökertildi. Bütün tarım kalemlerinde üretimde gerilemeler oldu. Nüfus arttığı için, köylü işsiz kalan kitlelerini şehirlere gönderdi. Tarım arazileri dahil olmak üzere cumhuriyet döneminde üretilen bütün ekonomik değerler, yabancı şirketlere satıldı. Yani, Anadolu’nun direnç gücünün ekonomik dayanakları, Türk Milleti’nin elinden alınarak yabancılara devredildi. Bunu da özelleştirme adı altında ve Avrupa Birliği’ne girişi devlet politikası olarak benimseyen Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, Milletvekilleri, Genelkurmay Başkanları, Kuvvet Komutanları el birliğiyle yaptılar!

Biz, “Yapmayın, milli gücün en önemli unsuru ekonomidir. Ekonomik alt yapısı yabancılara devredilmiş bir ülkenin milli gücü de yabancıların kontrolüne geçer” dedikse de kimseye dinletemedik.

ABD eğitimli kadrolar…

Bugün itibariyle geriye dönüp baktığımızda, karşımıza Atatürk’ün “Tam bağımsızlık” sloganı ile yetişmiş nesiller içinden, “karşılıklı bağımlılık” sloganını benimseyenler veya hem dünya tekelleriyle eklemlenmiş medyatik saldırıdan, hem de refah tutkusuna hitap eden pazarlama yöntemlerinden etkilenen maddeciliğe alıştırılmış insanlar topluluğu çıkmaktadır. Durum böyle olunca, ekonomik ve kültürel bağımsızlık tamamen yok olmaya doğru gitmekte, bu teslimiyetçilik, beraberinde askerî ve siyasî teslimiyetçiliği de hızlandırmaktadır!

Esas itibariyle Türkiye, 1952’den beri askeri yardım almaktadır. Bu da, hem savunma sanayi, hem de iç politikanın kontrol altına tutulması demektir. Türkiye’nin yönetim kadrolarında önemli mevkiler işgal eden insanların neredeyse tamamı ABD’de eğitilmiştir. Öyle ki bu kadrolar, “Çekiç Güç” adlı bir işgal kuvvetini Türkiye’ye davet edebilmiş, yıllarca Türkiye’nin ve Türk milletinin kaderi ile oynamasına imza atabilmiştir. Hatta 1 Mart 2003 tezkeresi ile Amerikan ordusunun Mersin’den Hakkâri’ye uzanan topraklara, Samsun, Trabzon, Afyon ve Sabiha Gökçen havaalanlarına yerleşmesi de az kalsın kabul ediliyordu.

Türkiye, tamamıyla Amerikan planlamalarının eseri olarak, gençliğini birbirine kırdıran, böylelikle kendi milletinin geleceğini kendi elleriyle yok eden kadrolar tarafından yönetilmiştir. Bu kadrolar, halen işbaşındadır ve büyük mesafe almışlardır. “Düşünce sistemleri maddeye bağımlı” hale getirilmiş insanlarımız, Yeni Dünya Düzeni tekellerinin temsilcisi veya Yeni Dünya Düzeni kültürünün Türkiye’deki uzantıları olmaya can atmaktadır.

Yeni ticaret, medya ve bilgi ordularının askerleri, Türkiye’nin her noktasına nüfuz etmekte, buna karşılık, bu alanlarda ciddi bir yeniden yapılanma başlatılamamaktadır. İnsanlarımızın ticari kıblesi değişince, siyasi kıblesi de değişmekte, ülke halkının milli karakteri çözülmektedir. Dolayısıyla siyaset de, bu uzantıların eline geçmekte, “milli güç” dışarıdan güdülmektedir. Milli güç, doğrudan dışarıdan güdülünce, Silahlı Kuvvetler, istemese de bu güçlerin güvenliğini sağlar konuma düşmektedir. Oysa Silahlı Kuvvetler milli gücü korumak için vardır.

En büyük güç, yabancıların kontrol edemediği güçtür

Dünyanın her ülkesinde gerçek iktidar, ekonomik güç sahipleridir. Fakat bugün, milli devletlerin milli güçleri ele geçiriliyor. Ekonomik güç ele geçirilince medya ele geçiriliyor, dolayısıyla siyasi partilerin neredeyse tamamı kontrol altına alınıyor. Normal demokratik yollardan siyasi iktidarı ele geçirmek için çalışmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Türkiye’de reklâmlarda kullanılan bir söz var. Deniliyor ki “Kontrol edilemeyen güç, güç değildir.” Ben ise bunun tam aksini düşünüyorum. Diyorum ki, en büyük güç, kontrol edilemeyen güçtür. Tabii, başkaları tarafından, küresel güçler tarafından kontrol edilemeyen güç, en büyük güçtür. Bu itibarla, yapılacak ilk iş, yabancılar tarafından kontrol edilemeyen ekonomik, siyasi, kültürel oluşumlara sahip olmaktır.

Tayyip Erdoğan, Türk Anayasası’ndan Türklüğü kaldırmak istediğine göre, hedeflerine ulaşırsa, 2071’e varıldığında Anadolu, Türk yurdu olarak, hatta İslam ülkesi olarak kalacak mıdır?

Türkçülüğün bugünkü esasları:

Türk Birliği Hakkâri’den geçer

Yeniden milli mücadelenin temel bakışı nasıl olacaktır? Milletin bütünlüğü öncelikle beyinlerde nasıl sağlanacaktır?

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk kimliğinin gerçek anlamı ve buna dayalı milliyetçiliğin gerçek anlamı, sanatın ve medyanın bütün alanları kullanılarak 7’den 70’e bütün Türk halkına sıfırdan ve yeniden benimsetilmelidir.

Bunu yaparken, geçmişte yapılan hatalara düşülmemeli ve milli kimlik üzerindeki tartışmalara son verebilecek ve yine, ister Altay kökenli olsun, ister Balkan veya Kafkas, ister Orta Doğu veya Önasya kökenli olsun, ister Müslüman, ister Hıristiyan, Yahudi, Süryani, Yezidi, ister Ermeni veya Rum kökenli olsun, hiçbir ferdi veya etnik ve dini grubu ihmal etmeden 7’den 70’e bütün Türkiye halkını bir potada, ortak paydada birleştirecek bir bakış açısı geliştirilmelidir..

Bu ortak payda, Sakarya Savaşı’nda Sakarya nehrinden akan kan selidir.

Sakarya ve Dumlupınar’da, Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan, Kazakistan’dan, Özbekistan’dan, Kırgızistan’dan, Kafkaslar’dan, Kırım’dan gelen az sayıda da olsa gönüllü gençler vardır. Hepsi şehit olmuştur. Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, Buhara ve Hive hanlıkları ile Hint Müslümanlarının toplayıp gönderdiği para da vardır.

Yine Sakarya ve Dumlupınar’da, Çerkez’i, Gürcü’sü, Çeçen’i, Avar’ı, Dağıstanlı’sı, Karapapak’ı, Terekeme’si, Kumık’ı, Karaçay’ı Balkar’ı ile bütün Kafkasya halklarından temsilcilerin kanı vardır. Aralarında üst düzey komutanlar vardır, devleti kuranlar vardır. Sakarya ve Dumlupınar’da Arnavut’u ile Boşnak’ı ile Pomak’ı ile ve Karaman Türkleri ile Yörükleri ile Balkan halklarının temsilcileri vardır. Aralarında Mehmet Akif gibi milletin İstiklal Marşı’nı yazan dev bir şahsiyet vardır.

Sakarya ve Dumlupınar’da, Kürtler ve Türkiye’nin Arapları yanında, ülkesine ve milletine bağlı Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yezidiler de vardır. Yine Sakarya ve Dumlupınar’da, Hanefiler, Şafiler yanında Hacıbektaş dergâhının talimatı ile bütün Aleviler ve Türkiye’nin Şiileri de vardır.

Eskişehir’de, Kütahya’da, Bilecik’te İnönü’de, Metristepe’de, Afyon’da, Manisa’da ve İzmir’de hepsinin teri, eti, kemiği birbirine karışmış, döktükleri kan birleşerek Sakarya nehrinden akarak vatan topraklarını sulamıştır. O kanı etnik ve dini kökenlerine göre birbirinden ayırabilir misiniz?

Vurun Antepliler diyenler arasında, Şahin Bey’i Karayılan’dan, Karayılan’ı Arslan Bey’den ayırabilir misiniz? Şanlıurfa’yı Şanlıurfa yapan Beydili gibi Türkmen aşiretlerini Kürt aşiretlerinden ayırabilir misiniz? Kahramanmaraş’ı Kahramanmaraş yapan Sünniler ile Alevileri birbirinden ayırabilir misiniz? Giresunlu Topal Osman’ı İzmir’in, Aydın’ın efelerinden ayırabilir misiniz?

Arslan_Bulut01[1]

Sakarya’da bütün bu etnik ve dini unsurların kanı, herkesin kendi nüfus oranına göre birleşerek tek bir kan oldu. İşte Türk kanı o kandır. Türk bu kanla sulanmış topraklardan beslenen insanların adıdır. Atatürk o kana Türk kanı demiştir, o kimliğe Türk demiştir ve eklemiştir:

“Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, İstanbullu, Trabzonlu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

Peki bu zihniyeti hâkim kılmak yeter mi?

Elbette yetmez!

Nasıl ki Oğuz Han destanı bütün Türk çocuklarında bir coşkuya sebep oluyorsa, yukarıda sayılan bütün etnik grupların içinden çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu Selçuklu, Osmanlı gibi büyük devletler ve onların yanında, yöresinde kurulmuş diğer devletler tarihinde, bilimde, sanatta, askerlikte ve diğer alanlarda tarihe imza atmış insanları tanıtırken, Alparslan, Fatih, Yavuz, Kanuni derken Şah İsmail gibi Selahattin Eyyubi gibi önemli şahsiyetleri ve onların destanlaşan hayatlarını da hiçbir ayırıma yer vermeden, Türk kanı dediğimiz o Sakarya’da birleşen kanı taşıyan yeni nesillere aynı coşkuyla aynı sevgiyle Oğuz Han ile birlikte öğretmek durumundayız..

Diyarbakırlı bir çocuk İstanbul’da veya Tuncelili bir çocuk Ankara’da, ilkokul ikinci sınıfa giderken veya İstanbullu, Ankaralı, İzmirli bir delikanlı Diyarbakır’da, Hakkâri’de askerlik yaparken, arkadaşları ile birlikte Sakarya’daki kanı taşıdığının bilincinde olmalıdır ki kimseyi kimseden ayırt etmesin. Sakarya’da birleşen kan, bugünkü Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu ile Kırım ve bütün Türk Dünyası’nın kanıdır.

Yine, Altaylardan esen yeller Türkistan’a selam söylerken, Kuzey Irak ile Türkiye arasındaki sınıra duvar çekmek veya göletler inşa ederek doğal engeller koymak yerine, onların da Sakarya’da akan kanda ortak paydaları olduğunu görerek, hepsini “Dış Türkler” dediğimiz ve sevgiyle baktığımız gruplar arasında değerlendirmek ve bunda da içten olduğumuzu göstermek durumundayız.

Bütün bu unsurlar hep birlikte, Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar yeterince etten, kemikten dağ gibi duvarlar oluşturmadı mı? Bu duvarların her tuğlasının harcında Alevisi ile Sünnisi ile Türkmeni ile Kürt’ü ile Zaza’sı ile Türk dediğimiz unsurlar bir bütün değil midir?

Bilmeliyiz ki Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyorsa, yani AB modeli, Türkiye’nin etnik temelde bölünmesi anlamına geliyorsa, fakat Türk Dünyası’nın her yerinde bulunan ve Türkçe’nin temelleri olan Türk tamgalarının aynısı, Hakkâri’nin Gevaruk yaylasında da varsa Türk Birliği de Hakkâri’den, Şırnak’tan, Batman’dan, Erbil’den, Kerkük’ten geçer!

Edirne ile Erbil’i, Kütahya ile Kerkük’ü veya Erbil ile Bakü’yü, Astana’yı, Aşkabat’ı Taşkent’i ve orada yaşayan insanları aynı derecede sevmeliyiz ki onlar da bizi aynı derecede sevsin ve saysın.

Gerçi Türk Kültürü’nü Araştırma Enstitüsü’nün bilimsel verileri ile açıkladığı gibi “Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, 1848-1867 yılları arasındaki kısa dönem hariç, hiçbir zaman Kürdistan Eyaleti adını taşımamıştır. Bu bölgedeki eyalet veya vilayetler Diyarbekr, Van gibi adlar almışlardır. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, Kürt topluluğunun ana yurdu da değildir. 10. yüzyıl ve sonrasındaki Müslüman Arap kaynakları Kürtlerin ana yurdu olarak Fars eyaletini yani İran’ı gösterirler. Kürtler, Anadolu’ya Türk yönetimleri döneminde gelmişlerdir. 1965’teki nüfus sayımında ana dili Kürtçe olanların oranı yüzde 7.07’dir. Türkiye için örnek gösterilmek istenen ABD, Almanya gibi devletlerde federalizm, bütünden parçaya gitmenin değil, parçadan bütüne gitmenin sonucudur. Yani bu ülkelerde ayrı ve bağımsız devletler birleşerek federatif devlet haline gelmişlerdir. Buna karşılık Türkiye’nin federatif yapıya geçmesi, bütünden parçaya doğru bir gidiş olur. Türk milletinin tarihi haklarını yok etmeye hiçbir şahıs, grup, parti ve yönetimin hak ve yetkisi yoktur. Bu yolda bir teşebbüs dahi büyük bir vebal ve taşınamayacak ağır bir sorumluluk demektir.”

Atatürk’ün sözleriyle o vebalin ne olduğunu hatırlatmak isterim:

“Şüphe yok ki, arkadaşlar, millet, birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en nihayet elde ettiği hayat dayanağına kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, anayasanın mahiyeti ve hikmeti hep bundan ibarettir.”

Aksi halde Meclis ve hükümet Türk Milleti açısından meşruiyetini kaybetmiş sayılır.

Tarihi gerçekler bu şekildedir ancak, Oğuzlar ve Kürtler, hidrojen ve oksijenin birleşip suyu meydana getirmesi gibi Malazgirt’ten beri, doğaya hayat veren su gibi olmuşlardır. Doğada parçalanmayacak hiçbir varlık yoktur. Ancak parçalama, doğanın imha edilmesi demektir. Türkmen ve Kürt’ün veya diğer unsurların birbirinden ayrılması, birbirlerini parçalamaları anlamına gelir. Bundan da sadece ortak düşmanları sevinir. Demek ki ideolojileri bir kenara bırakarak, en azından bin yıldır tek bir köke bağlı olan ağacın dalları olan bu iki kimliği yeniden tek kimlik olarak düşünebilmeliyiz.

Yine tarihi olayları bir kenara bırakarak, Erivan’ı da yeniden gönül olarak kendimize bağlamak durumundayız. Çünkü Türk Birliği, karayolu olarak Erivan’dan da geçer!

Herkesin kanında şu veya bu kökenden şu veya bu oranda bir farklılık bulunabilir. Değil mi ki bu kanlar Malazgirt’ten Sakarya’ya uzanan süreçte Mehmetçik adı altında tek bir kan olmuştur, o kanın adına Türk denilmiştir, o halde Türklüğü de sadece etnik bir grubun adı olarak görmek veya göstermekten kaçınmalıyız. Bunun, oksijen veya hidrojenin birbirinden ayrılması ve birbirlerini imha edici birer silâh haline dönüşmesi demek olduğunu algılayabilmeliyiz.

Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan’dan oluşan Oğuz birliğinden önce Türkiye’nin Balkanlar, Kafkaslar, Kuzey Irak ve Suriye hattı ile birlik araması fevkalade yerindedir ve zaten daha ötesi bu birlik olmadan Türk Birliği mümkün değildir.

Bu bilincin dayanacağı sınıf temeli de elbette yine Malazgirt’ten Sakarya’ya uzanan süreçte oluşan ve Türk dediğimiz ortak paydaya sahip köylüdür, esnaftır, işçidir, sanayicidir, iş adamıdır.

Dolayısıyla mücadeleye bu bilinçle yeniden ve Atatürk’ün deyimiyle, kendimizi “vasıtasız ve hiç telakki ederek” sıfırdan başlayabilmeliyiz. Bu başlangıcı yapabilecek yeterlilikte kadrolar vardır. Mesele buna karar vermek ve organizasyonu yapmak ve bu bilinçle yetişmiş her alandan lider kişilikler çıkarmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türk Devlet ve Toplulukları ile ilgili istikrarlı bir politikası yoktur. Bunun sebebi, Türkiye’nin Avrupa Birliği kapısında oyalanmasıdır. Avrupa Birliği, Türkiye için hiçbir zaman alternatif olmamıştır. Avrupa’nın hedefi, Türkiye’yi Hıristiyanlaştırmak ve teslim almaktır. Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu’daki akraba topluluklar ve Türk Cumhuriyetleri ile petrol ve doğal gaz konusunda bir işbirliği örgütü kurarak, bunu bir ekonomik ve kültürel birliğe dönüştürebilir. Bunu başarabilmek için öncelikle, sadece Türklüğün değil bütün insanlığın mutluluğunu esas alan 21’inci yüzyılın veya üçüncü bir bin yılın ideolojisini hazırlamak gerekir.

Temel ölçülerimiz, kendini bile kayırmayan ve şiddeti reddeden bir adalet fikri ve açıklıkla bağdaşmayan eylemleri ve karar mekanizmalarını hukuk dışı kabul eden ve gizli terör olarak nitelendiren, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü anlayışı olmalıdır.

Türklerin jeopolitiği

“Türklerin jeopolitiği” üzerinde temel olarak kabul edebileceğimiz en veciz stratejik söz, Oğuz Kağan destanındaki, “Daha deniz daha müren / Gün tuğ olsun gök kurıkan” ifadesidir.

Demek ki Türk felsefesinde güneş bayrak, gök çadırdır!

İşte bu bilinçle, bütün insanlığı esas alarak, yeni bir dünya vizyonu çizebilirsek, insanlığı ve kendimizi, yani Oğuz Han destanından Malazgirt’e, Malazgirt’ten Sakarya’ya uzanan süreçte oluşan ve içinde Sünnisi ile Alevisi ile Şiisi ile Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Türk Dünyası’nın tamamını kapsayan ve bu süreçte büten antik ve dini unsurlarla birlikte özellikle Kürtlerin varlığıyla da güçlenen Türk kimliğini, küresel kapitalizmin boyunduruğundan kurtarmak mümkün olabilir.

Anadolu içinden yükselen yeni sınıfın desteğini almadan bütün bunları yapmak mümkün değildir. Demek ki mesele, siyasi mücadelede düğümleniyor. Ancak siyasi bir mücadele de bir ekonomik zemine dayanmak durumundadır.

O halde, bu sınıfın insan hakları, demokratikleşme, askeri vesayetten kurtulmak gibi haklı taleplerine artık Türk Milliyetçileri şekil ve yön vermek durumundadır.

İstikbal “KÖK”lerdedir!

Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Nuri Yardım’a demişti ki; “Kökten koptukça filiz çürür, köke aykırı süren sürgün ne çiçek açar ne de meyveye durur.”

Milliyetçilik söylemden ibaret değildir. Milliyetçilik eylemdir! Eylem yoksa milliyetçi olduğunu iddia etmek sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Hz. Muhammed ve 4 halife, Müslüman olduktan sonra Arap olduklarını inkâr mı etmiştir ki, tarikat ve cemaat önderleri, Türk çocuklarının beyinlerini yıkamaya kalkıyorlar ve bir İslâm milleti oluşturmaktan söz ediyor? Kur’ân, “Allah dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı, tek bir ümmet yapardı” diyor. Kur’an’da, insanların dilleri ve renklerinin ayrı ayrı oluşu, Allah’ın varlık delili olarak gösterildiği halde, Türk’ü ve Türk dilini ortadan kaldırmaya çalışanların, İslâm’ı temsil etmek iddiası olabilir mi?

Bunlar, İslami açıdan, “Allah’ın varlık delillerini ortadan kaldırmaya çalışan” ve dinden ziyade etnik ırkçılıkla ilgili gruplardır.

O halde, toplumsal bağışıklık sistemine yönelik saldırılara karşı başvurulacak en önemli kaynak, kök kültürdür.

Bilge Kağan’ın ’Öykün ve kendine dön’çağrısı, bugünkü psikolojik savaşa karşı da tam bir panzehirdir. ’Titre’diye bilinen o kelime ’öykün’dür!

“Öykün; yani atalarından örnek al!”

BİTTİ

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: