TARİH : Ringlerin Efendisi Muhammed Ali

Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Derin Amerikalılar (beyaz, Anglosakson ve Protestanlar) Müslüman olunca Ali’ye fena takarlar. Pentagon bile oyuna alet olur, onu "Y" grubunda olmasına rağmen "A" kategorisine alır ve "ivedi" kaydıyla Vietnam’a yollamaya kalkar. Şampiyon buna karşı çıkar "Vietkonglularla alıp veremediğim yok" der, "hem onlar beni hiç aşağılamadılar!"

"Aferin" dediğinizi duyar gibiyim ama adama böylesi çıkışların hesabını sorarlar. Onu apar topar ligten kovar, ünvanına ve lisansına el koyarlar. Ali’yi "vatan haini" ilan eder ve hiçbir eyalette maça çıkarmazlar. Yetmez, ona bir trafik suçu isnat eder, alelacele içeri tıkarlar. Federasyon medarasyon hikaye, garibim bir başına kalır, oturup derdine yanar.

Vietnam Savaşını ne hükümetler, ne de ordular bitirebilir, bu kirli kavgaya gazeteciler (özellikle foto muhabirleri) nokta koyar. Amerikan halkı napalm bombaları ile yakılan evlerin önünde ağlaşan bebeleri görünce "bu nasıl hürriyet" diye sormaya başlarlar. Savaş muhabirleri cinayet ve tecavüz vakalarını dökmeye başlar, Hollywood mevzuya el atar. Sivil toplum örgütlerinden "niye savaşıyoruz" sorusu yükselince derin devlet tükürdüğünü yalar.

Kelebek gibi uçar…

Muhammed Ali, bokstan koptuğu yıllarda üniversite üniversite dolaşıp konferanslar verir, mevzu boks olsa da yeri geldikçe İslamiyet hakkında birşeyler anlatmaya çabalar. Ağalar bu faaliyetten çok rahatsız olur, "boksla uğraşsa daha iyiydi" demeye başlarlar. Birkaç maç sonra silinip gideceğine inandıkları için Ali’nin lisansını iade eder, ringlerin yolunu açarlar (1967).

Ve Ali şovları tekrar başlar. Şampiyon, rakiplerine sürekli laf atar, basın mensuplarının huzurunda madara etmeye bakar. Bu tavır organizatörlerin de işine gelir çünkü gerginlik arttıkça hasılat "tavan" yapar.

Ancak birileri Ali’yle uğraşmaktan caymaz, karşısına dik yokuşlar çıkarırlar. Kah "komünizm propagandası yapmaktan" soruşturma açar, kah "ırkçı ve ayrılıkçı" diye yaftalarlar. Bir ara zenci çocukları için (içinde okul ve mescid olan) bir külliye yaptırmaya kalkar ama ona hiçbir banka kefil olmaz. Kimseden teminat mektubu alamaz. Dahası bomba ihbarları ile huzurlarını kaçırırlar.

Arı gibi sokar…

Ali, baskılara rağmen geri adım atmaz. Aksine "ben bir din savaşçısıyım, gücümü Kur’an-ı kerimden alıyorum" demekten kaçınmaz.

Ringteki zaferler zincirine Jerry Quarry’i yenerek başlar. Ancak Joe Frazier ile yaptığı maçı üstün bitirmesine rağmen hakemler rakibinin elini kaldırırlar. Bakın şu aksiliğe ki Ken Norton ile yaptığı maçta çenesi kırılır, maçı bırakmak zorunda kalır.

Herkes Ali’nin bittiğini söylerken Frazier’i eze eze yener ve rövanşı alır. Ardından Zaire’de insan azmanı George Foreman’la karşılaşır. Foreman girdiği ormanı baltayla kıymık kıymık edip bitiren bir insan azmanıdır. Ali, maçtan bir ay evvel Kinşasa’ya yerleşir ve halkın sevgisini kazanır. Onları arkasına alır ve boksörlere ders olarak okutulacak bir taktikle Foreman’ı dağıtır. Rakibini 7 raund yorar, 8. raundda saldırır ve zemine uzatır. Ertesi sene Manila’da 25 bin kişinin önünde Frazier’le karşılaşır. Bu ölümüne bir maçtır, 14 raundun sonunda ikisi de perişandır. Ancak Frazier’in şuuru bulanınca Antrenörü Eddie Futch maçtan çekilir unvan Ali’ye kalır.

Yeni bir çığır açar…

İnsan bu, her zaman mükemmel olamaz ya. İşte hanımı Belinda Boyd’dan ayrılıp Veronica Porsche ile evlendiği bunalımlı dönemde tecrübesiz rakibi Springs’e yenilir ve silbaştan mücadeleye atılır. 1978’de Dünya Şampiyonluğunu geri alır.

Profesyonel döneminde sadece 3 kez yenilen, Muhammed Ali, 36 yaşına kadar boks dünyasının efsane ismi olmayı başarır. 56 maçın 53’ünü kazanır, 37’sini nakavtla alır.

Ancak boksörleri bekleyen akıbet (parkinson) onu da yakalar. Dindar bir Müslüman olan Lonnie ile evlenir, Michigan’daki çiftlik evinde gözlerden ırak yaşar.

Bu arada beyazlar da değişir ya da "değişti" rolüne soyunurlar. Atalanta Olimpiyatları’nda meşaleyi yakma şerefini ona bağışlar ve nehre attığı madalyanın yerine, yenisini takarlar.

Ali iyi bir örnek olur. Ekonomi, sanat ve siyaset sahnesinde ağırlıklarınca yer bulamayan zenciler sahalarda boy göstermeye başlar, atletizm, boks ve basketbolda madalyalara el koyarlar…

Adınız soyadınız:Cassius X
Olacak bu ya (ya da bakın şu tevafuka) Clay, bir dostunu şehrin mutena restoranlarından birinde ağırlamaya kalkar. Garsonlar "ooo Olimpiyat Şampiyonumuz gelmiş, lokantamızı şereflendirmişler" demez, onları yok sayarlar. Clay kibarca "bakar mısınız" diye seslenince adamlar üstlerine yürür, sille tokat dışarı atarlar.

Clay, kendine "it" muamelesi yapanları rahatlıkla hırpalayacak güçtedir, ancak iş polise intikal ederse kesinkes haksız çıkar. Çünkü karakolda hadisenin nasıl geliştiğine değil, cildinin rengine bakarlar. Genç boksör bir misafirine, bir lokantaya bakar ve göğsünden olimpiyat madalyasını kopardığı gibi suya (Ohio Nehrine) atar.

İşte o güne kadar sadece nefsi için dövüşen Clay, artık ezilmiş zenciler adına ringe çıkar. Sahipsiz insanlar için bir şeyler yapıyor olmanın huzurunu yaşar. "Beyaz" rakiplerini devirdikten sonra salona döner ve "söyleyin kim büyük" diye sorar.

Ah şu Yeni Dünya…

İsterseniz burada bir nefes alalım. Biliyorsunuz, Amerika, Kristof Colomb tarafından keşfedilir, ancak bu kıtaya Colombia diyecek yerde Amerika Vespuçi’nin adını koyarlar. O günlerde gemiciler Avrupa kentlerinde acenteler açar, muhabbeti tatlı tellallar vasıtasıyla "Yeni dünya"nın imkanlarını ballandırırlar.

Doğrusu bu bakir ve geniş topraklar umulanın da fevkinde fırsatlar sunar. Evet Amerika hem Kızılderililere, hem de onlara yetecek kadar geniştir ama beyaz adam yerlileri kırar atar. Yetmez bizonları, geyikleri, kurtları, ayıları da kazırlar.

Güneye düşenler ise gözalabildiğine uzanan arazileri işlemeye başlar, hususiyetle şeker kamışından iyi para kazanırlar. Hele çırçır makineleri devreye girince pamukçuluk alır başını gider, tekstilde patlama yaparlar. Gelgelelim o muazzam toprakları çapalamak, sulamak, ürünleri toplamak boylarını aşar. İşte burada İspanyol korsanlara iş çıkar. Gidip Afrika köylerini basar, zencileri "çocuk, kadın" demeden zincire vurup ambarlara basarlar. Semt pazarlarında "delikanlıyı alana yaşlı bedava" diye bağırır onları hayvan gibi satarlar.

Uzatmayalım, güneyliler ziraatle uğraşırken, kuzeyliler sanayi hamlesine kalkar. Gitgide daha kalifiye elemanlar arar ve zencilerden rahatsız olurlar. Yanisi şu ki güney zencisiz yapamaz, kuzey zenciyle olamaz.

O devirde Amerika’da 31 adet devletçik vardır ve her biri başına buyruk yaşar. Mesela Teksas esir çalıştırmaktan yana tavır koyarken Utah ve Koliforniya daha ılımlıdırlar.

Derken Amerika devletleri bir bayrak altında toplanır ve Başkanlarını seçmeye kalkarlar. Adaylardan Stephan Douglas, Kansas ve Nebraska gibi şehirlerin esir gücüyle kurulduğunu söyleyerek kölelik düzeninden vazgeçmeyeceklerini ilan eder. Oylar (Biraz da o günlerde tefrika edilen "Tom Amcanın Kulübesi" yüzünden) Abraham Lincoln adlı bir avukata çıkar. İnsan tacirleri hiç beklemedikleri bir darbe alırlar. Güneyliler isyan eder, sayılarına bakmadan silaha sarılırlar. Halbuki kuzeyliler daha zengin ve kalabalıktırlar (22’ye 9). Savaşı rahat kazanır ve "Azad" büroları kurarlar.

Ancak zenciler yine de okuyamaz, devlet memuru olamaz, oy kullanamazlar. Devlet, ırkçıların (Klu Klux Klanlar) yaptığı katliamlara mani olamaz. Bu zulüm â??Kilise’nin de işine gelir, güya ezilenlere kucak açar ve alayını Hıristiyanlaştırırlar. Halbuki bu insanlar yurtlarından koparılmadan evvel ezici ekseriyetle Müslümandırlar.

İşte beyaz adamdan kazık üstüne kazık yiyen zenciler 60’lı yıllarda ayağa kalkar, sömürü düzenine payanda olan Kiliseye mesafe koyarlar. Ancak İslam adına ortaya çıkan örgütler de ırkçılıktan kurtulamaz mavi gözlü, sarı iblise (beyazlara öyle derler) karşı manasız bir savaş açarlar.

Adım Muhammed Ali!

Neyse… Biz genç Clay’ın hikayesine dönelim… Boksörümüz ringe Angelo Dundee yönetiminde çıkar. "Çalıştırıcı" deyip geçmeyin onlarsız bir şey olmaz. Mesela Londra’da Henry Cooper ile yaptığı maç bir ara kontrolünden çıkar. Dundee iki raund arasında Clay’ın eldivenini yırtar. Yeni bir eldiven bulup getirmeleri nereden baksanız 5 dakika alır ve o zaman zarfında soluklanan Clay adamı yere yıkar.

Kahramanımız hızlı yükselir ve Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Liston’la ünvan maçına (1964) çıkar. Liston karşısında çelik gibi sert, yay gibi hareketli bir genç bulur. Bu tıfıla dikiş tutturamaz, rezil olmamak için omuzundan sakatlandığını söyleyerek maçtan kaçar.

Genç Şampiyon kürsüye çıkınca kameralara döner ve "Müslüman olduğunu" ilan eder. Ona artık "Muhammed Ali" demelidirler.

Hakim zümre buna çok kızar, onu kenara çeker ve özür dilemeye zorlarlar. Ali boks tarihine geçen ilk zenci Henry Amstrong’un yaşadıklarını yaşar. (FBI, çıktığı her maçı alan ve üç defa dünya şampiyonu olan Henry Amstrong’u (1940) tehdit eder ve çocuklarını sıkıştırmaya başlar. Amstrong paşa paşa yenilir, eldivenlerini çöpe atar. Yıllar sonra hatıratına "Unvanı verdim ama ailemi kurtardım" diye yazar.)

Evet… Acaba Ali yalancıktan da olsa özür dilemeli midir? İşte bu zor kararın arefesinde iken Malik Şahbaz’la karşılaşırlar. Ünlü lider "özür dileyecek bir şey yaptıysan, özür dile" der "ama özür dileyecek bir şey yapmadıysan, asla boyun eğme!"
Ali kameralar karşısına çıkar "neyin özrünü dileyeceğim. Elinizden geleni ardınıza komayın" diye haykırır ve zulüm düzeninin tekerine çomak sokar.

Ringlerin siyah yıldızı Cassius Clay

Haziran 1942… Kentucky Louisville… O yıllarda Amerika’da hayat zor ama zenciler için daha zordur. Bayan Odessa üç beş dolar kazanabilmek için hamile hamile çalışır, el evlerine temizliğe koşar. Evet güçlü kuvvetli bir kadındır ve gebeliği umursamaz. Doğrusu doğumu kolay olur, zira bebeği ufacıktır, hani, leblebi külahına girecek kadar… Babası bu parmak çocuğa "Cassius Marcellus" gibi tumturaklı bir imparator adı koyar. Belki de yaşayacağına inanmaz, "kendi giderse de" der, "adı kalır yadigar…"

Misis Odessa yanıbaşına konan çocuğun incecik kollarına, kürdanı andıran parmaklarına ve sevimli yüzüne bakar, bakar ve onu ihmal ettiğine çok yanar. Belki bu yüzden kendini besiye alır ve bebeğini dolu dolu emzirmeye başlar. Çocuk şaşılacak bir şekilde kendini toplar, "deliyle sabinin gücü elinde olur" derler ya, tuttuğunu koparır, hatta 6 aylıkken vurduğu bir yumrukla annesinin dişini kırar.

Cassius ne yerinde durur, ne ele avuca sığar. Annesi bebek arabasıyla dolaştırırken mutlaka ayağa kalkar, sağa sola pençe atar. İki yaşındayken kaşığı eline alır, bir başına giyinmeye çabalar. Parmaklarının ucuna basarak koşar ve kapıyı açık buldu mu evden kaçar. Evet akşamları erkenden yatar ama sabahın beşinde kalkar, ev halkı uyanınca onu dolap tepelerinde bulurlar. Cassius’un gözü karadır, kendinden iri ve büyük çocuklara bile posta koyar, yediği dayaklar boyunu aşar.

Aradan yıllar geçer…

Cassius’un dedesi benzeri az yetişen bir beyzbolcudur. Bütün ünlü şampiyonlar onunla antrenmen yapabilmek için can atarlar ama bir kerecik olsun sahaya çıkarmazlar? Niye? Zira o yıllarda zenci oynatan bir takım taraftarını kaybeder ve boş tribünlere oynar. Garibim spor tarihine ad yazdıracak bir kabiliyet olmasına rağmen tahtaları çürümüş bir arabayla çöp toplar.

Yeni dünyada doları olmayanı adamdan saymazlar. Baba Clay, çantasına boyalarını fırçalarını atar sokak sokak dolanıp tabelacılık yapar. Adamcağız bir gün oğlunun bisikletli çocuklara hayran hayran baktığını görünce dayanamaz, cebindeki bütün dolarları verip ona kırmızı bir bisiklet alır, gece Cassius’un odasına bırakıp hoşça bir sürpriz yapar.

Garibim hayatında hiç bu kadar sevinmemiştir, bu meşin seleli, çubuk frenli alete (hiç unutamaz Schwinn markadır) aşık olur, eline bir bez alır saatlerce silip ayna gibi parlatır. Bisikletini Harley Davidson gibi kullanır, saçlarını okşayan, gömleğine dolan rüzgarın keyfini çıkarmaya bakar. Arkadaşı John Wills’i arkasına atar, birlikte uzak semtleri dolanırlar. Hatta bir keresinde panayıra takılır, bedava mısır ve sosis dağıtan palyaçonun önünde çok oyalanırlar. O hengamede bir avuç mısır ya kapar ya kapamazlar ancak kalabalıktan sıyrıldıklarında iki çocuğun bisikleti çalıp kaçtıklarını görür ve kahrolurlar. Derhal karakola gider, şikayette bulunurlar.

Memur Joe (boks yapan bir zencidir) elini "giden gitti" gibilerinden sallar. "Eğer boks bilseydiniz bisikletinizi çalamazlardı" diye laf sokar, "demek ki sizden korkmadılar."

Doğrusu Joe, Cassius’un geniş omuzlarını ve uzun kollarını ilk bakışta farketmiş ve bu şampiyon adayını ringlerle tanıştırabilmek için sözü uzatmıştır. Nitekim onları alıp çalıştığı salona götürür ve hayatlarında yeni bir dönem başlar.

Cassius kendini boksa öyle bir kaptırır ki evden idmana koşarak gider, otobüsle yarışmaya kalkar. Henüz 12 yaşındadır ama tecrübeli rakiplerinden bile yumruk almayacak kadar hızlıdır. Kendi kendine bir stil geliştirir ellerini göbek hizasında tutar, vücudunu asla kapatmaz. Ringde adeta dans eder, hasmını ayak oyunlarıyla atlatır ve kolay kolay köşeye sıkışmaz. İcabında üç raund, beş raund dayak yer ama aradığı fırsatı mutlaka yakalar, rakibini yıkar. Onun bu kendine has stili klasik dövüşçülere ters gelir, Clay’a dikiş tutturamazlar.

Ha yeri gelmişken söyliyelim clay "bulaşan bir çamur" demektir ve Clay "kıllık, klaylık" yapmaktan kaçmaz. Dövüşürken çenesi durmaz, hasmının sinirlerini bozar.

Afrika’da ne mi var?

Neyse kahramanımız, kısa bir zaman içinde amatör ligin tozunu atar. Çıktığı 167 maçın 161’ini kazanarak bir rekor kırar. 18 yaşındayken katıldığı Roma Olimpiyatları’nda Polonyalı Pietrzkowsky’i dağıtarak altın madalyayı alır ve profesyonel lige demir atar. İlk maçından 2 bin dolar kazanır ve bununla kendine elden düşme (pembe renkli) bir Cadillac alır. Yorgun babasını, vefakar anasını arabasına atar, ışıklı caddeleri turlar.

Evet, rüyaları hakikat olmuştur, ünse ün, ünvansa ünvan… Hayatından memnundur, hatta "Amerika’da yaşamaktan mutlu musun" diye soran gazeteciye "Elbette… Afrika’da ne var ki? Yılanlar, çıyanlar ve yalınayaklı çocuklar…" diyecek kadar. Ona kulak misafiri olan bir Nijeryalı çok bozulur. Clay’a dönüp "Yaa öyle mi" der, "halbuki kardeş olduğumuzu sanıyordum."

Şampiyonumuz, Nijeryalı gencin titreyen dudaklarına ve dolan gözlerine bakakalır. İlk kez bir yere ait olduğunu hisseder ve ilk kez kendini yargılar…

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: