Kategori arşivi: istihbarat

MİT DOSYASI : Roboski’den Paris cinayetlerine MİT’in sessiz kaldığı iddialar…

Roboski katliamında MİT’in Genelkurmay’a yanlış istihbarat verdiği ortaya çıkmıştı

Roboski’de çoğunluğu çocuk 34 vatandaşın hayatını kaybettiği hava harekatından önce bölgeden Türkiye’ye terörist eylem yapılacağına ilişkin yanlış istihbarat verdiği Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş‘ın haberiyle ortaya çıkan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) kurulduğu günden bu yana yasal sınırlarının dışında faaliyet gösterdiği ortaya çıkan birçok olayla gündeme geldi.

MİT soğuk savaş yıllarında gayri nizami harbin yürütüldüğü en önemli merkezlerden biriydi. 12 Eylül darbesinden önce her biri darbenin zeminini hazırlamak üzere tasarlanan 1 Mayıs, Maraş, Sivas ve Çorum katliamlarındaki rolü hep tartışıldı, önemli bilgi ve belgeler ortaya konuldu. Darbeyi, bağlı olduğu Başbakan’a dahi haber vermeyen MİT, darbeden sonra da yurt içinde ve dışında birçok illegal olayın merkezinde oldu.

Hrant Dink’in öldürülmesinden önce İstanbul Valiliği’nde bir MİT’çinin de katıldığı toplantıda tehdit edilmesi, Zirve Yayınevi cinayetinde yargılanan sanıklardan birinin MİT ajanı olduğu gibi birçok iddia gündeme geldi. MİT, özellikle 17-25 Aralık soruşturmalarından sonra da bir çok farklı iddiayla yan yana anıldı.

Silah dolu TIR’lar

MİT’in son yıllarda karıştığı en önemli olay, sadece iç kamuoyunda değil uluslararası alanda da büyük yankı uyandıran ve Türkiye’nin Suriye’deki çihatçı gruplara destek verdiği iddialarının odak noktasındaki MİT TIR’ları olayı oldu. TIR krizlerinden ilki 1 Ocak 2014’te Hatay Kırıkhan’da yaşandı. MİT’e ait olduğu ortaya çıkan ancak arama yapılması hükümet girişimiyle engellendiği için içlerinde ne olduğu belirlenemeyen TIR’lar, dönemin Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in yazılı talimatıyla yollarına devam etti. 19 Ocak 2014’de, Adana’da jandarma tarafından durdurulan MİT’e ait TIR’lardan ise silah ve mühimmat çıktı.

TIR’ların şoförleri ile refakat eden MİT mensuplarının gözaltına alındığı bu olayda dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş ‘hükümet adına devreye girdiğini’ belirterek TIR’ların MİT adına birimler arası sevkıyat yaptığına dair imzalı bir yazıyı soruşturma savcısı Aziz Takçı’ya verdi. Soruşturmada görev alan jandarmalar, savcılar ve arama kararı veren hâkimler ‘darbeye teşebbüs’ ve ‘casusluk’ iddiasıyla tutuklandı. Hükümet yetkilileri TIR’lardaki malzemenin Bayırbucak Türkmenlerine gönderildiğini iddia etti.

Süleyman Şah Türbesi

17-25 Aralık operasyonlarından sonra yaşanan MİT TIR’ları olayını, 30 Mart 2014’deki yerel seçimlere günler kala ortaya çıkan bir ses kaydı takip etti. YouTube’a yüklenen ses kaydında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e ait olduğu öne sürülen dört ses, Suriye’ye ilişkin konuşuyordu.

Ses kaydında Ahmet Davutoğlu’nun “Başbakan, bu (Süleyman Şah Türbesi) bir imkân gibi değerlendirilmeli bu konjoktürde’ dedi” ifadelerini kullandığı belirtilirken

Hakan Fidan’a ait olduğu öne sürülen sesin ise “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesinede saldırtırız” dediği iddia ediliyor. Feridun Sinirlioğlu’nun “Ulusal güvenliğimiz son derece pespaye ucuz bir iç politika malzemesi haline geldi” dediği iddia edilmişti. Buna göre Fidan’ın “Neden illa Süleyman Şah Türbesi ısrarı?” sorusuna Davutoğlu’nun, gerekçenin uluslararası kamuoyunda da kabul görmesi gerektiğini söylediği duyuluyordu.

Almanya’daki casusluk davası

Türkiye adına casusluk yapmakla suçlanan 3 kişi hakkında Federal Yüksek Mahkeme nezdindeki Federal Savcı Bernd Steudl’un okuduğu iddianamede sanıklardan Muhammed Taha Gergerlioğlu, MİT’in gezgin yöneticisi olmakla suçlanıyor. Sanıklar Ahmet Duran Yüksel ve Göksel Güler’in Gergerlioğlu’nun görevlendirmesiyle Almanya’da yaşanan Türkiye ile bağlantılı olaylar ve Türk hükümetine muhalif gruplar, PKK, Gülen cemaati, Ezidiler ve Aleviler hakkında bilgi topladıkları öne sürülüyor.

Roboski sonrası sessizlik

MİT, Roboski katliamından sonra yaptığı açıklamalarda bombardıman kararıyla ilgili herhangi bir istihbarat vermediğini ileri sürmüştü. Oysa ortaya çıkan belgeler, MİT’in olaydan bir hafta önce 21 Aralık 2008’de "Bahoz Erdal" kod adlı Fehman Hüseyin’in bölgede eylem hazırlığında olduğuna ilişkin Genelkurmay’a ilettiği istihbaratın bombardıman kararında belirleyici olduğunu; Genelkurmay Başkanlığı’nın da adli makamlara MİT istihbaratının hava taarruzuna ilişkin karar alma sürecinde önemli rol oynadığını belirttiği ortaya çıktı. Belgeler ayrıca MİT’in söz konusu istihbaratı, olayla ilgili soruşturma yürüten Diyarbakır Başsavcılığı’ndan da saklamaya çalıştığını gösterdi. Buna rağmen MİT’ten konuya ilişkin henüz bir açıklama yapılmadı.

Paris, Reyhanlı, Suruç, Diyarbakır

MİT, çözüm sürecinin başında Paris’te öldürülen 3 PKK’li kadının katili olarak yargılanan Ömer Güney’le ilişkili olarak da gündeme gelmişti. Güney’in Ankara’da 2 MİT yetkilisi ile yaptığı görüşmeye ait olduğu ileri sürülen ses kaydı Güney’in MİT’le bağlantılı olduğu konusunda ciddi soru işaretlerini gündeme getirdi. Ses kaydında Güney’in suikast için MİT’ten para istediği ileri sürülüyordu. MİT ayrıca, Türkiye’yi sarsan birçok önemli eylemde ise gerekli istihbaratı emniyet birimlerine ulaştırmamakla eleştirildi. Reyhanlı’da 5’i çocuk 52 kişinin öldüğü bombalı saldırının yanı sıra 7 Haziran seçimlerinden önce HDP’nin Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı ve 20 Temmuz’da Suruç’ta Kobani’ye yardım götürmek üzere yola çıkan 33 gencin hayatını kaybettiği intihar saldırılarında da MİT, güvenlik birimlerine önleyici istihbarat vermemekle eleştirildi.

Fidan’la Cem Küçük görüştü mü?

Son dönemde gazetecilere yönelik tehdit dolu yazılarıyla öne çıkan Star yazarı Cem Küçük’ün, MİT ile ilişkileri gündeme geldi. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, kendisini tehdit eden Küçük’le ilgili olarak MİT Müsteşarı Fidan’a seslendiği yazısında şu soruları yöneltmişti: “Dün gazete köşesinden benim için… ‘İstesek seni sinek gibi ezeriz. Bugüne kadar merhamet ettik de hâlâ hayatta kalabiliyorsun/ diyen Cem Küçük adlı şahısla…

– Kurumunuzun herhangi bir ilişkisi var mıdır?

– Bu şahsın 30 Ağustos resepsiyonunda sizinle bir odaya çekilip yarım saat süren bir görüşme yaptığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?

– Eğer doğruysa… Bu şahısla ne konuştunuz? – Bu şahsın kendi gazete köşesinde size arkasını dayamış izlenimi vererek önüne geleni tehdit etmesinden, kendiniz ve kurumunuz adına rahatsız olmuyor musunuz?” Hakan’ın bu iddialarını Meclis’e taşıyan HDP’li Altan Tan da Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde iddiaların doğru olup olmadığını sordu.

Reklamlar

GÖÇMEN DOSYASI : Mülteci kışkırtması Gezicilerin işi çıktı !

İstanbul’dan Edirne’ye yürürken Esenyurt’ta polisle arbede yaşayan mültecilerin, Gezi olaylarında da rol alan bazı yabancı ajanlar tarafından kışkırtıldığı ortaya çıktı

Mültecilerle Esenyurt’ta yaşanan arbedenin ardından 5 kişi gözaltına alınmıştı. Bunlardan Nora Sophia’nın Alman istihbarat birimi BND’ye Lecaille Charlotte’nin Fransız istihbarat birimi DSGE’ye çalıştığı ortaya çıktı. Suriye uyruklu diğer 3 kişi A. Fares, M. Fares ve A. Sakkal’ın ise bu ajanlar tarafından para ve Avrupa’ya götürülme vaadiyle kandırılıp yönlendirildiği anlaşıldı. Gözaltına alındıklarında kendilerini "gazeteci" olarak tanıtan ancak üzerlerinden basın kimliği çıkmayan iki ajanın, Gezi olaylarında da "Anarşistler" adlı bir grubun içinde yer aldığı, birçok kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı belirlendi. 15- 20 gün önce Türkiye’ye geldiği saptanan ikilinin 2013’ten itibaren "Anarşistler" grubunun İzmir’deki kamplarına aralıklarla katıldığı kaydedildi. Alman ve Fransız istihbarat teşkilatlarının Anarşistler grubunun çalışmalarını desteklediği ve yönlendirdiği tespit edildi. Mültecileri polise karşı kışkırtmak için gıda ve diğer bazı ihtiyaç yardımında da bulundukları belirlenen ajanların kendilerini, gazetecinin yanı sıra Göçmen Dayanışma Derneği üyesi olarak tanıttıkları da öğrenildi.

AMAÇ MÜLTECİ GEZİSİ

Ajanların, provokatörlük yaparak asayişi bozmayı amaçladığı, mülteciler üzerinden mağduriyet algısı oluşturarak Gezi benzeri olaylar çıkarmaya çalıştığı kayıtlara geçti. Provokatörlerin bu girişimleriyle Türkiye’yi uluslararası arenada zor durumda bırakma ve yaklaşan seçimler öncesinde kaotik bir ortam oluşturmayı hedeflediği kaydedildi. Gözaltına alınan aralarında iki ajanın da bulunduğu 5 şüphelinin Emniyet’teki ifadeleri sürerken yine savcıdan gelen ikinci talimat şaşırttı. Savcı, 5 şüphelinin serbest bırakılıp Göç İdaresi’ne gönderilmesine, buradan da sınır dışı (deport) edilmelerine karar verildi.

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ DOSYASI : “Yerli ve millî” olan BOP’ta yer almazdı

MHP’li Oktay Vural, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da düzenlenen mitingde yaptığı “Meclis’e 550 yerli ve milli vekil gönderirseniz gerisi çok kolay” açıklamasına, Twitter hesabı üzerinden cevap verdi

Vural, “Yerli ve milli olunsaydı yabancıların Büyük Orta Doğu projesinin eş başkanlığı yapılır mıydı?” diye sordu.

“Yerli ve millî” olan BOP’ta yer almazdı

HP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Yenikapı’da düzenlenen mitingde yaptığı “Meclis’e 550 yerli ve milli vekil gönderirseniz gerisi çok kolay” açıklamasına ilişkin, Twitter hesabı üzerinden bir mesaj yayınladı. Vural, bu durumda yerlilik ve millilik konusunda bazı sorular sorulması gerektiğini belirterek, “Sayın cumhurbaşkanı ‘550 yerli ve milli milletvekili istiyorum’demiş. Bu durumda yerli ve millilik konusunda bazı sorular sormak gerekir. Aslında en temel sorun milletimizin değer, yargı, ihtiyaç ve menfaatleriyle uyumlu olmayan bir zihniyetin milleti temsili ve yönetmesidir. Yani milletin ruhu ile milleti temsil eden ve idare edenler arasındaki uyumsuzluktur” dedi.

Eğer yerli olunsaydı…

Bu durumda “Millilik nedir, ne değildir, milli kimdir” konusunda sorularla milletin ruhu arasındaki bu uyumsuzluğun ortaya konabileceğini öne süren Vural mesajında şu sorulara yer verdi: “Yerli ve milli olunsaydı yabancıların Büyük Orta Doğu (BOP) projesinin eş başkanlığı yapılır mıydı? ABD-İsrail yapımı BOP projesi bizim milli menfaatlerimize uygun olabilir miydi? Yerli ve milli olunsaydı ecdadımız Osmanlı’da 400 yıl barış olan Orta Doğu’da emperyalistlerin kanlı projelerin tarafı olunur muydu? Yerli ve milli olunsaydı İsrail için füze kalkanı kurulabilir miydi? Yerli ve milli olunsaydı ‘Libya’da Haçlı seferi başlatıyoruz’diyen Fransa’nın peşinden müdahaleye ortak olunur muydu? Yerli ve milli olunsaydı Irak’ı işgal eden ABD askerlerine dua edilebilir miydi?” Erdoğan, geçtiğimiz pazar günü Yenikapı’da düzenlenen “terörü telin” görünümlü mitinde şunları söylemişti: 1 Kasım seçimlerinde TBMM’ye hangi partiden olursa olsun fark etmez, 550 tane yerli, milli bedeni ve kalbiyle bu ülke için çalışacak milletvekili göndermenizi istiyorum. Herhalde ne demek istediğimizi anlıyorsunuz değil mi? Şu anda Türkiye’nin tek ihtiyacı budur. Milli irade dışında bir çözüm asla yok. Siz sandıkta iradenize sahip çıkan, Meclis’e yerli ve milli vekil gönderirseniz gerisi çok kolay.

KIBRIS DOSYASI : Soyer’den artan suç olaylarına karşı önemli öneri

Eski Başbakanlardan Ferdi Sabit Soyer, artan suç olaylarına karşı Türkiye’deki MİT, güneydeki KİT gibi istihbarat örgütü kurulmasını önerdi.

Kuzey Kıbrıs’ta silahlı hesaplaşmaların artmasını yorumlayan eski Başbakanlardan, CTP Milletvekili Ferdi Sabit Soyer “Gerek sivil, gerekse askeri istihbarat, en büyük eksikliğimizdir” dedi.

Diyalog’a yaptığı açıklamada, çek ve senet mafyasının, şantaj ve tehditlerin tırmanışa geçtiğini vurgulayan Soyer “Türkiye’deki MİT, güneydeki KİT gibi istihbarat örgütümüz olmalıdır”dedi.

Yasalardaki eksiklere de dikkat çeken Soyer, KKTC’de ‘Organize suç örgütü’ tanımının bulunmadığını ve bunun büyük bir boşluk olduğunu söyledi. Soyer, sadece kuzeyde değil güneydeki suçların da artığını belirterek, iki tarafın polis örgütlerinin bu konuda işbirliği başlatmaları için liderlere çağrıda bulundu.

KKTC polisinin, Güvenlik Kuvvetleri ve devlet teşkilatı ile çok koordineli bir çalışma yapması gerektiğini vurgulayan Soyer “Gerek sivil, gerekse askeri istihbarat, en büyük eksikliğimizdir. Bizim burada Türkiye’deki MİT ve Güneydeki KİT gibi istihbarat teşkilatımız yoktur. Bizde bu işleri Sivil İşler ve Polisin istihbaratı yürütür. Bu da tamamen müzevirlik ve o ne dedi, bu ne dedi üzerinde yoğunlaştırılmıştır” dedi.

İstihbarat çalışmaları hızlandırılmalı

İstihbarat çalışmalarının hızlandırılması gerektiğinin altını çizen CTP milletvekili Ferdi Sabit Soyer, şunları kaydetti:

“Bir an önce bu tür istihbarat çalışmalarına hız verilmelidir. Ve organize suç örgütlerinin Kuzey Kıbrıs’taki faaliyetlerine karşı tüm tedbirler alınmalıdır. Yaşanan son silahlı saldırı olayı ilk değildir. Mağusa’da, Lefkoşa’da, Girne’de şantaj çeteleri, tahsilat çeteleri oluşmuştur. Zamanında biz bazı tavırlar aldığımız için bize çok düşman gittiler. Basın ve yakınları ile üzerimize kampanyalar güttüler. Ama o zamanlarda Güvenlik Kuvvetleri arka arkaya yaptığı operasyonlarla çok sayıda silah ele geçirmiş ve bazı kimseler sınır dışı edilmiştir. Polis bu konuda yeniden yapılandırılmalıdır.”

Özel Güvenlik Yasası

Polis, savcılık ilişkisinin yeniden ele alınması ve bu konularda çok kararlı bir tavır sergilenmesi gerektiğini ifade eden Soyer, Özel Güvenlik Yasası’nın önemine de dikkat çekti.

Soyer şöyle dedi:

“Mecliste bekleyen ve iyi hazırlanmayan ve üzerinde çok tartışılan Özel Güvenlik yasası da bütün bunlar dikkate alınarak şekillendirilmelidir

Kimdir korumacı, kimdir özel güvenlikçi bunların vazifesi ve eğitimleri nedir, herşey kayıt altına alınmalıdır.

Bir kısım örgütlenme ve kabadayıcılık hadiselerinin oluşması engellenmelidir. Bunun için bu özel güvenlik yasası da iyice tartışılarak sonuçlandırılmalıdır. Bütün bu tedbirleri çok kararlı bir şekilde almalıyız.”

İki tarafın da sorunu

Güney Kıbrıs’ta da bu tür suç örgütlerinin oluştuğuna dikkat çeken Soyer, şöyle dedi:

“Yakın geçmişte ganster örgütlerinin yol ortasında çatıştıklarını ve ölümlerin olduğunu biliyoruz. Organize suç örgütlerinin ara bölgede, birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Dolayısıyla iki Cumhurbaşkanı bölgemizde gelişen olayları da dikkate alarak iki tarafın polis güçlerinin bu konuda işbirliği yapmalarını sağmalıdır. Çünkü organize suçlar her ikiş tarafı da olumsuz yönde etkileyen bir durumdur.”

Soyer “güneyde seferi olanların evlerinde otomatik silahlar vardır. Olası bir çözümde bunlar nasıl yok edilecektir” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Her 2 tarafta silahlar kayıt altındadır.. Görüşme sürecinde her 2 taraftaki silahlar, sadece ilgili taraflar tarafından değil, uluslararası kurumlar tarafından da bilinmektedir.Dolayısıyla oluşacak bir çözümde silahsızlanma yerel ve uluslşararası anlamda çok sıkı denetim altında olmalıdır.”

GÖÇMEN DOSYASI : Aktivistiz dediler ama ajan çıktılar

Edirne’ye yürümek isteyen Suriyeliler’i kışkırtan 2 kişinin Alman istihbaratı BND, diğerinin ise Fransız istihbarat teşkilatı DSGE’ye çalıştığı ortaya çıktı.

İstanbul’dan Edirne’ye yürümeye çalışırken Esenyurt’ta polisle mülteciler arasında yaşanan arbedede gözaltına alınan 5 kişinin sorgusunda inanılmaz detaylara ulaşıldı. Gözaltına alınanlardan birinin Alman istihbarat teşkilatı BND’ye çalışan Nora Sophia, diğerinin ise Fransız istihbarat teşkilatı DSGE’ye çalışan Lecaılle Charlotte olduğu tespit edildi. Diğer 3 kişi ise mültecilerle beraber yaşayan ve bu ajanlar tarafından yönlendirilen Suriyeli M. Fares, A. Fares A. Sakkal olduğu belirlendi.

DEŞİFRE OLDULAR

İstanbul’da mültecilerin arasına sızan ve polise taş atarken yakalanan Alman ve Fransız kadın ajanların, Suriyeliler’i kışkırttıkları anlaşıldı. Polis tarafından deşifre edilen iki ajanın 2013 yılından beri sık sık Türkiye’ye giriş yaptıkları, Gezinin öncü gruplarından ‘anarşistlere’ katıldıkları kamplarda direktifler verdikleri belgelendi. Mültecileri kışkırtmak için de görevlendirilen ajanlar, DHKP-C üyesi biri yabancı biri Türk şüpheli ile uzun süredir irtibatlı olduğu tespit edildi. Alman Nora Sophia ve Fransız Charlotte Lecaılle’nin, mültecilerin arasına kolaylıkla sızmak için, Suriyeli Muham-med Fares aracılığı ile Gezi olayları sırasında ajanlık yapan ve Suriyeli mültecilerle ilgili bir derneğin yönetimlinde bulunan Rezzak’a ulaştığı öğrenildi. Sorgularının ardından Yabancılar Şube Müdürlü-ğü’ne teslim edilen ajanlar sınır dışı edilecek.

ARAP DOSYASI /// TÜRKER ERTÜRK : USS Quincy

USS Quincy ABD Donanmasına ait Baltimore sınıfı ağır kruvazör. Bu harp gemisi 1943 yılında II. Dünya Savaşı sırasında hizmete girmiş ve Kore Savaşı ( 1950-1953 ) sonrası 1954 yılında hizmetten çıkmıştır.

Size bugün 205 metre boya 13.600 ton deplasmana sahip bu kruvazörün taşıdığı çeşitli çaplarda 93 topundan, 20 cm çapında ateş kusan iri namlularından, Kingfisher tipi uçaklarından ve katıldığı savaşlardaki gösterdiği yararlılıklardan bahsetmeyi düşünmüyorum. USS Quincy’yi bugünkü köşe yazıma başlık olarak seçmemin nedeni onun bugünde etkilerini sürdüren tarihi bir olaya tanıklık etmesidir.

USS Quincy aldığı emir gereğince Malta adasından ayrılarak 8 Şubat 1945’de Süveyş kanalı içinde İsmailia’nın güneyinde bulunan Büyük Acı Göl’de demirler. ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Stalin ve Birleşik Krallık Başbakanı Churchill ile birlikte Yalta/Kırım’da yaptığı II. Dünya Savaşı sonrası paylaşım görüşmelerinin ardından 12 Şubat’ta demirli bulunan kruvazöre gelir.

Devlet ve aile anlaşması

ABD Başkanı Roosevelt burada ertesi günü Mısır Kralı Faruk ve Etiyopya İmparatoru Haile Selasiye ile görüşür. 14 Şubat’ta ise en önemli görüşme olur. ABD Başkanı, Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz El Suud ile 5 saat süren bir beraberlikten sonra Kral ikna edilir ve tarihe Quincy Agreement olarak geçen gizli anlaşma imzalanır.

Esasında bu anlaşma iki devlet arasında yapılan bir akit değildir. ABD ile bir aile arasında yapılan bir anlaşmadır. Adını imzalandığı geminin isminden alan Quincy Anlaşması’na göre Kral, Yahudilerin Filistin’e göçüne itiraz etmediği gibi destekleyecek, ABD’ye petrol sağlayacak ve Suudi Arabistan’ın İran Körfezi kıyısında bulunan Dhahran’da kurulacak üs için yer tahsis edecek, bunun karşılığında ABD, Suud ailesinin ve ülkesinin güvenliğini sağlayacak, askeri yardım ve eğitim verecektir.

Gerçekten de Suudi Arabistan Suud ailesinin özel mülküdür. Ülkede istediğini yapar, “ asar da keser de “ kimseye hesap vermez. Kralın ve ailesinin banka hesapları bile yoktur. Çünkü devletin hazinesi onlara aittir. Ülkedeki tüm önemli görevler ve bakanlıklar Suud Ailesi arasında paylaşılmıştır. Aynı aile şirketleri gibi bu da aile devleti!

Geçen yıl Ekim’de vefat eden Veliaht Prens Sultan bin Abdülaziz Suudi Arabistan Savunma Bakanı idi ve 1962’den beri bu görevdeydi. Bu yıl Haziran’da yaşamını yitiren müteakip Veliaht Prens Nayef bin Abdülaziz ise İçişleri Bakanlığı görevini 1975’den beri sürdürmekteydi. Sayın Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın kankası konumundaki Kral Abdullah bin Abdülaziz El Suud 89 yaşında ve ağır sağlık problemleri ile boğuşuyor.,

Osmanlı’yı arkadan hançerleyen Suudi Arabistan’ın kurucusu Vahabi İmamı Abdülaziz El Suud 1932’de Suudi Arabistan Kralı oldu. 32 hanımı 52 erkek çocuğu vardı. İşe yaramayacak kızlar eskiden gömülürmüş şimdide yok hükmünde. Ne ülke değil mi?

Suud’ları İngilizler buldu

Sevgili okurlar Suud ailesi İngilizler tarafından Osmanlı Devletini bölüp parçalamak ve Arap coğrafyasını bize düşman ederek koparmak maksadıyla bulunup ortaya çıkarılmıştır. Suud’lar Osmanlı’ya ve Halife’ye karşı ihanetin baş aktörü olup Müslüman Türk kanı içmişlerdir.

Fakat Osmanlı’ya karşı yapılan bu ihanetin tüm Arap coğrafyasına şamil edilmesi mümkün değildir. I. Dünya Savaşı sırasında birçok Arap, Türklerle beraber omuz omuza cephelerde, Çanakkale’de ve hatta Kurtuluş Savaşı’nda cansiperane savaşmış, şehit düşmüş ve gazi olmuştur.

Ama bugün AKP yönetiminde şirazesinden çıkmış olan ülkemiz, o gün ihanet eden ve bugün dindaşları ile ırkdaşlarına yine ihanet içinde olan şebekelerle birlik olup, o gün bize ihanet etmeyen ve destek veren Arapları yok etmeye çalışmaktadır. Bunu yurtsever Türkler ve Araplar asla unutmayacaktır!

Bakınız zamanın ABD başkanı Roosevelt Quincy Anlaşması’nın gizli olarak imzalandığı tarihlerde “ Suudi Arabistan’ın güvenliği ABD’nin güvenliği için hayati öneme haizdir “ açıklaması yapıyor.

Başkanın açıkladığı bu gerçeğin önemi günümüzde de sürmektedir. İngilizlerin Osmanlı’yı parçalamak için bulup ortaya çıkardığı Suudi Ailesini artık 1945’de imzalanan gizli anlaşma gereğince ABD koruyup kollamaktadır.

Suudi Arabistan, hemen yanı başındaki küçük Körfez Ülkeleri ile birlikte emperyalizmin Truva atları ve bölgedeki operasyon merkezleridir. İşte bu nedenle şimdilik buralara Arap Baharının özgürlük ve demokrasi getiren rüzgarları bir türlü gelememektedir.

Ama bu Suudi Arabistan ile işbirliği içindeki AKP yönetiminde Türkiye, emperyalizmin maşası olarak komşumuz Suriye’ye terör ihraç etmektedir. Arkasına Rusya, Çin ve İran’ın desteğini alan Suriye ise kahramanca ülkesini savunmaktadır. Türkiye şu anda hazırlıklarını ikmal etmekte ve komşusuna kendi çıkarlarına da olmayacak bir saldırı arifesindedir.

Bizim yalaka, yalama ve satın alınmış ana akım medyamız yazmasa da dünya basınında gerçekleri tüm açıklığı ile yazanlar bulunmaktadır. Erdoğan’ın Putin’e “ Bizi Şangay İşbirliği Örgütü’ne alın “ teklifine bakın ne yorum getiriyorlar. “ Asla NATO’nun saldırı köpeğini örgüte almazlar

Böyle bir ülkenin yurttaşı olmak onurunuza dokunmuyorsa, size sözüm yoktur.

Türker ERTÜRK

TARİH : ATATÜRK VE KEMALİZM DÜŞMANLARI İÇİN ANITKABİR BİLGİLERİ


ANITKABİR’DEN RAHATSIZLAR

Tarihçi Nurettin Can Gülekli benim hocamdı Gazi Eğitim’de. Yunan kültürüne hayran olunduğu, öyle bir yayın ve eğitim siyasetinin olduğu o günlerde bile bizi gerçek bilgilerle aydınlatmış, Eski Yunan’la bugünkü Yunan’ı kesin çizgilerle ayırmıştı.

Bugünkü Yunan’a, Anadolu işgalcilerine, barbar, ürüyen itler gibi derdi, derste, sohbetlerinde. Yunan Başbakanı’nın kameralar önünde barbar Türkler sohbeti yaptığı günümüzde bir tarihçimiz vaktiyle onlara yakışanı ne güzel demiş değil mi?

1981 yılında ilk basımı yapılan Anıtkabir rehberi kitabı var elimde. Anıtkabir’in yerinin seçimini, Anıtkabir proje yarışmasını, yarışmanın sonuçlarını, Anıtkabir’deki heykel ve kabartmaları anlatmış bu eserinin ilk bölümünde. İkinci bölümü ise Anıtkabir rehberi adında, Anıtkabirin tüm eserlerini, bölümlerini tek tek en ince ayrıntısına kadar anlatıyor.

Bu da nerden çıktı şimdi, niye bunları anlatıyorsunuz diyecektir belki bazı okurlar.

Bilenler ise biliyordur.

Atatürk’e saldırmanın boyutu her geçen gün artıyor , her geçen gün şekil ve kılıf değiştirerek önümüze çıkıyor.

Çamurcu gazetelerden birinde yayınlanmış, Murat Altun adlı biri tam vakti ve yeridir, kuluçkadaki yumurtalar civciv oldu, kabuğunu kıralım bari artık diye olmalı, aklınıza en son gelecek ihaneti yapıvermiş geçen gün bu gazetede. Bu kişi, Şahlanış Hareketi lideriymiş. Anıtkabiri yıkarak şahlanacaklarını sanıyorlar sanırım. Anıkkabir’i yıkmaya fırsat kollayanların, Cumhuriyet düşmanlarının, Atatürk devrimleriyle kuyruk acısı olan gericilerin, şeyhlerin, dervişlerin, yobazların, dıştaki ve içteki Türk düşmanlarının elleri üzerinde şahlanmak olmasın bu?..

“Anıtkabir, tıpkı Yahudilerin ağlama duvarı haline getirilmiş. Bu ülkenin en önde gelen liderleri bile gidip burada adeta ağlıyorlar. Anıtkabir, bulunduğu şekli ile de tapınaklara benzerliği mevcuttur. Türkiye’nin kurucusu Aziz Gazimiz Mustafa Kemal Atatürk’e ve toplumumuzun örf ve adetlerine bu adeta haksızlıktır. Anıtkabir ile Yunan tapınakları arasında hiçbir fark yoktur” demiş bu kişi.

Tastamam böyle demiş. Nasıl Anayasamızı, ilk kez böyle didikletmeye başlattılar, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Bilgi Üniversitesi’ndeki Anayasa konulu toplantıya, değiştirilemez maddelerin tartışmaya açtırıldığı bir toplantıya katılmış ve bu işin önünü açtırmıştı, bu da aynı yol, aynı taktik.

Anayasamızın bu ilk dört maddesini bir gazete(Hürriyet) oylamaya sundu da tek bir savcımız harekete geçemedi, durduramadı bu Anayasaya aykırı eylemi. Ceza verilmedi.

Bu iş de aynı olacaktır. Biri bir pislik yumurtlayacak, gerisi gelecek. Pislik büyüyerek , yuvarlanarak tepe aşağı inecek, önüne çıkanı alıp götürecek, kazılan pislik kuyusuna hep birlikte düşülecek.…

Yıllar önce şaka yollu denilenler, bunlar bir şey değil, bu zihniyet Anıtkabir’i bile yıkmaya kalkarsa şaşmayın diyenlerin sözleri gerçekleşti bile.

Bu söze karşı yurtseverler, Türk Milleti’nin evlâtları feryat etmişler. Kimi küfür etmiş, kimi canını dişine takmış, bu denilenin doğru olmadığını ispatlamaya çalışmış bilgiağı gazetelerinde, bilgiağındaki sayfalarında. Ruhat Mengi de bu konuyu köşesinde yazmış.

Murat Altun’un yazısını okuyunca önce, ört ki ölem dedim. Sonra düşündükçe düşündükçe zaten böyle olmamız için, yılmamız, teslim olmamız, meydanı bunlara bırakmamız için bunlar yapılıyor, tuzağına düşmeyelim bu utanması kalmamışların diyerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.

İçinin zehrini bu şekilde dışa vuranlar bunu yaparken üstelik Atatürkçü görünmeye çalışıyorlar.

Övüyor gibi görünüp sövme modası aldı başını gidiyor. Bunların Okyanus ötesindeki akılverenleri, uzman yıkıcılar bunlara yol gösteriyor olmalı, yoksa “Bu yaşta bu zekâ” derler adama.

Bunca yıl, bu kişilerin ağızlarından tek ses çıkmamış bu konuda. Sonra akıllarına bir anda Anıtkabir gelivermiş. Yunan tapınağına benzetivermişler. Rahatsız olmuşlar Yunan’a benzetince de. Yunan’a vatanı peşkeş çekmekten ise hiç gocunmuyorlar nedense. Mudanya’ya bağlı Zeytinbağı’nın adını kaldırıp Yunanca ad vermiş AKP’li belediye. Trilye denecekmiş buraya, Zeytinbağı adı kaldırılmış, öz be öz Türk yurdunda, İçişleri Bakanlığının onayıyla olmuş bitmiş bu iş, yürürlüğe girmiş, resmi gazetede yayınlanmış karar. Yunan Papaz ülkemizde karşılıksız, istediği araziyi kapatıyor, elinde âsasıyla ülkemizde fink atıyor, istediği müzede, salonda vatandaşını Yunanistan’dan çağırıp ayin yaptırıyor, bu açıkça yapılan Yunan işgalinden rahatsız değil bunlar ama Anıtkabir’den rahatsızlar.

Meseleyi tam bilmeden, Anıtkabir’i yıkamaz kimse, demeyiniz.

Bunlar, biz aklımızı başımıza almazsak daha neler yapacaklar neler…

Yeni tasarılarına göre de hedeflerinde, şimdi Anıtkabir var.

Akıllarınca, Anıtkabir’i Atatürkçülere yıktıracaklar.

Türk’ü Türk’e kırdıracaklar!

İşte gördünüz, Murat Altun adlı, Şahlanış Hareketi lideriyim diyen biri, Atatürk’e layık bir anıtmezar yapacağız, bunu yıkacağız, millete sözümüzdür diyor. Burası, Yunan tapınağına benziyormuş.

Bunlar cin!

Bizden görünerek Anıtkabiri yıkmaya, Türk Milletini, yeniden – nereye belli değil- türbe şeklinde yaptırmaya ikna edecekler!

Türk Milleti’nin hem gönlünde yatan , hem de Türkiye’nin kalbi Ankara’nın Anıttepesi’ndeki Anıtkabir’de yatan Atatürk’ün ruhunu incitmeye geldi sıra.

Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini değiştirme çalışmaları sürerken– eski Büyükelçi ve CHP Milletvekili Onur Öymen, yeni Anayasa çalışmalarının amacı bu diyor- eş zamanlı olarak Anıtkabir’e de saldırı başlatıldı.

Beyinler alışsın, “Gerçekten öyle mi, hımmm… doğru valla!” densin, bu algı karışıklığıyla iş kıvamına getirilsin…

Cellât ipi çeksin!

Tehlike bilmediğimiz kadar büyük…

Bize doğrudan saldırmıyorlar, bu bir tapınak diye saldırıyorlar! Dikkat ediniz bu işi iktidara bırakmamışlar, iktidar, işin dışındaymış gibi görünüyor. Tetikçiler ise iş başında. Buna kanan çok olur, bilmeyen kanar. Hem de büyük Türk Milleti diye seslenerek, Atatürk’e saygılı ifadeler kullanarak atılmışlar ortaya. Şunlara bakın siz:

“Anıtkabir’e şiddetle karşıymışlar!”

Vay maşallah!

İşte bu yüzden ANITKABİR adlı bir dizi yazı yazdım. Anıtkabir”in yapılışını , yapılırken sırasıyla neler düşünüldüğünü, nasıl aşamalardan geçildiğini anlattım.

Anıtkabir’in nasıl yapıldığını, özelliklerini iyi bilmeliyiz ki, bu işbirlikçilere karşı suskun kalmayalım, kafamızı karıştırmalarına izin vermeyelim.

Bunların rahatsız oldukları Anıtkabir’i tanımak, bilmek, özelliklerini öğrenmek ister misiniz?

ANITKABİR’İN YAPILIŞI

Anıtkabir, Atatürk için yaptırılan bir anıtmezardır.

Tarihçi Nurettin Can Gülekli diyor ki: “O’na ululuğuna yakışır bir anıtmezar yaptırılması düşüncesi bütün ulusumuzun ortak bir isteği olarak ortaya çıktı.”

Sonra devam ediyor: “Atatürk isteseydi, kendisi için büyük, gösterişli bir anıt mezar yaptırabilirdi. Bunun için yeterli geliri vardı. Fakat O, ölmeden önce bütün malını, mülkünü, parasını ulusuna bağışladı. Atatürk bir başkanın, bir devlet adamının, zorlamalarla büyük olamayacağına, saygı göremeyeceğine inanıyordu. O’na göre bir lider, yurduna ve ulusuna büyük hizmetler etmiş ise, ulusu onu unutmazdı. Atatürk, yurdunu düşmanlardan kurtarmış, ulusunu çağdaş uluslar arasında hatırı sayılır bir seviyeye çıkaran, bir çok inkılâplar yapmıştır. Türk ulusu dünyanın en vefalı ulusu idi. O, büyük kurtarıcısını unutmayacaktı.”

Bazı konuşmalarında Atatürk, yanındakilere şöyle demiş:

“Elbet bir gün öleceğim. Beni Çankaya’ya gömer, hatıramı yaşatırsınız.”

“Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer, Çankaya olacaktır.”

Atatürk yurdumuzun snır boylarından getirilen toprakların içine yatırılması düşüncesini de beğenmiş. Âfet İnan’a: “Bunu unutma” demiş.

Atatürk’ün yüce kişiliği ile orantılı bir anıtmezar yaptırılması için 1938 Aralık ayında bir komisyon kurulmuş ve ilk toplantısını yapmış. Başbakanlık Müsteşarlığının başkanlığında, İçişleri, Millî Eğitim, Bayındırlık Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı temsilcilerinden oluşmuş bu komisyon. Yerli ve yabancı bilim adamlarının düşüncesinden yararlanma kararı alınmış burada.

Sonra bir çok ünlü bilgin ve sanatçılardan raporlar gelmiş. Önce yeri üzerinde tartışılmış. Bunun için 17 kişilik komisyon kurulmuş. Sekiz yer düşünülmüş :

Çankaya, Etnografya Müzesi, Kabatepe, Ankara Kalesi, Bakanlıklar, Eski Ziraat Mektebi, Gençlik Parkı, Altındağ (Hıdırtepe), Gazi Orman Çiftliği.

Büyük araştırmalar ve tartışmalar sonunda yer olarak Rasattepe kabul edilmiş. Rasattepe bir ucu Dikmen’de, bir ucu Etlik’te olan bir hilâl şeklindeymiş. Bu yarımay şekli şunu ifade ediyormuş:

Türkiye’nin başkenti Ankara, kollarını açmış Atatürk’ü kucaklıyor. “Bayrağımızdaki hilâlin(yarımayın) tam ortasına Atatürk’ü yatırmış olacağız!” demişler burayı beğenenler.

Atatürk’le ilgili bir anısını İçel Milletvekili (öğretmen) Emin İnankur şöyle anlatmış Meclis’te:

Ankara’ da birlikte gezerlerken yolları Rasattepeye düşmüş. Atatürk Ankara’yı buradan seyretmiş, sonra:

“Bu tepe ne güzel bir anıt yeri!” demiş.

Sonunda da çoğunluğun oyuyla Anıtkabir’in Rasattepe’de yapılması kararı alınmış. Rasattepe 1939 yılında bedeli ödenerek kamulaştırılmış.

Anıtttepe Rasattepe aynı yerin adı. Eski adı Rasattepe olan bu yerin günümüzdeki adı Anıttepe. Beştepeler de deniyormuş buraya eskiden. Rasathane yani meteoroloji istasyonu olarak kullanılırmış burası. Buradaki tümülüsler (Frig mezarları) bilimsel kazılarla Ankara Arkeoloji müzesine kaldırılmış. 1944 yılında da proje yarışmasını kazanan plâna göre Anıtkabir’in temel atma töreni yapılmış.

907 rakımlı bir tepe olan Rasattepe’nin jeolojik araştırmalar sonucunda yeni özellikleri ortaya çıkmış ve yeni teknik – ilmî araştırmalar yapılması gerekmiş. Tepenin içinde büyük boşluklar bulunmuş çünkü. Temelin demir tellerle toprağa bir geminin su altındaki kesimi gibi yerleştirilmesi istenmiş. Burada eskiden yaşayan bir kültür olan Friglerin mezarlarının burada olması, kral mezarlarının (Kral Midas)bulunması araştırma yapanları düşündürmüş. Frig mezarları (tümülüsler) için Rasattepe’nin seçilmesinin tesadüf olmadığı, buranın kentin en gösterişli yeri olduğu için seçildiği bilimsel olarak açıklanmış.

“Demek ki “, diyor Can Gülekli Hocamız, “Atatürk Anıtkabiri’nin yeri, bir tesadüfle seçilmemiş, insanların binlerce yıldan beri sürüp gelen ortak değer yargılarının ışığında bulunmuştur. Böylece Atatürk’ün, “Bu tepe ne güzel anıt yeri!” diye açıkladığı isteği de yerine gelmiştir.” diyor.

1948 yılında da depreme karşı durumu inceletmiş bir yeni komisyon. Bunun için demişler ki: “Yapı olabildiği kadar hafif olmalıdır, özellikle yapının yüksek yerlerinde buna uyulmalıdır. Buranın toprağı alüvyondan oluştuğu ve bir tepede olduğundan yer kayması tehlikesi vardır, bu yüzden de yapı tek parça bir kitle olarak yapılmalıdır. Tepenin yamaç ve etekleri bu yüzden ağaçlandırılmalı, toprak kaymasına karşı korunmalıdır.”
Bu teknik raporlar Anıtkabir’in dış mimarlığında hiçbir değişiklik yapmadan, plânın yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmış. Teknik raporlarda belirtilen önlemler alınmış, Anıtkabir’in temel kısmı bir geminin su altındaki kesimi gibi toprağa yerleştirilmiş.

Anıtkabir’in projesinin genel özellikleri uzun araştırmalar sonunda şöyle bildirilmiştir.

“Büyük Türk Ulusu’nun kalbinde yaşayan büyük adamın eserlerini ebediyete mal edecek olan Anıtkabir, aşağıdaki esaslara göre hazırlanmalıdır” denilerek on madde sayılmıştır:

1.Anıtkabir bir ziyaret yeri olacaktır.

Bu ziyaretgâha büyük bir giriş bölümünden girilecek, binlerce Türk’ün Ata’sı önünde eğilerek saygılarını sunmasına ve bağlılığını bildirerek geçmesine elverişli olacaktır.

2.Bu anıt Büyük Ata’nın, asker Mustafa Kemal, devlet başkanı Gazi Mustafa Kemal, büyük politika ve bilim adamı, büyük düşünür ve nihayet yaratıcı büyük dehanın özelliklerinin, güç ve yeteneklerinin sembolü olacaktır. O’nun kişiliği ile oranlı bulunacaktır.

3.Anıtkabir’in yakından görüldüğü kadar uzaktan da görülmesi gerekir. Bu bakımdan ulu bir siluet sağlanmalıdır.

4.Atatürk’ün adı ve kişiliği altında Türk Ulusu sembolize edilmiştir. Türk Ulusu’na saygılarını göstermek isteyenler, büyük Ata’nın katafalkı önünde eğilerek bu isteklerini yerine getireceklerdir.

5. Anıtkabir’de bir “Şeref Bölümü” bulunacaktır.

6.Anıtkabir’de bir Atatürk Müzesi olacaktır.

7.Anıtkabir’de Şeref Holü yapılacaktır. Atatürk’ün lâhdi buraya konulacağı için, burası anıtın ruhu ve en önemli bölümü olacaktır.

Şeref holü, başta büyük Ata’nın yarattığı Türk Ulusu olduğu halde, ulusumuza saygılarını sunacak yabancı devlet kurumlarının, Ata’nın lâhdine yönelecekleri büyük bir salon olacaktır.

8.Büyük Atatürk’ün lâhdinin yeri, Şeref Holü’nün ruhunu teşkil etmektedir.

9.Anıtkabir’i ziyaret edecek devlet büyükleri için Altınkitap bulundurulacaktır.

10.Atatürk’ün müzesi, Atatürk’ün hayatının türlü devirlerine at fotoğraflarının, kıyafetlerinin, el yazılarının, imzalarının, bazı eşyalarının, okudukları, inceledikleri kitaplarının sergilenmesine elverişli olacaktır.

O zamanın hükümeti bu ilkeler ışığında yarışma açtı. Önce bu yarışmayı Türk mimarlarına kapalı tuttu, sonra tepkiler üzerine bundan dönerek uluslararası bir yarışma açtı.1941 yılında.

İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı yıllarında. Yarışmaya 8 ay süre verildi. Sonra süre biraz uzatıldı. Uluslararası ilkelere göre seçim yapıldı. Seçici kurul, hiçbir projenin hazırlayıcısı bilinmeden üstünde ad ve adres olmayan eserleri inceledi. 47 eserden üçü beğenildi. Seçici kurul, bu üç eserin hiçbirini diğerinden üstün tutmadı. Birinciyi hükümet seçecekti.

Bunlardan biri Alman Profesöre aitti, biri İtalyan Profesöre, biri de İstanbul Mimarlık Fakültesi Profesörü Emin Onat ile Doçent Orhan Arda’ya aitti.
Hükümet, Türk sanatçılarının eserini beğendi (1942).

Bir yıl sonra da projenin uygulanma hakkı Emin Onat ile Orhan Arda’ya verildi. Uygulama için de görev Bayındırlık Bakanlığının oldu (1943).

Emin Onat eserini şöyle anlatıyor:

“Atatürk’ün başardığı devrimlerin en önemlilerinden biri, şüphe yok, bize, geçmişin gerçek değerini göstermek olmuştur.”

Sonra şöyle devam ediyor:

“Tarihimiz içe kapalı bir medeniyetten (Osmanlı Devri) ibaret değildi. [b][i]Tarihimiz binlerce yıl önceye gidiyor. Sümerlerden ve Hititlerden başlıyor ve Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar bir çok kavimlerin hayatlarına karışıyor. Atatürk bize bu zengin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufuklarımızı genişletti. Bizi Ortaçağ’dan kurtarmak için, yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Gerçek geçmişimizin ortaçağ değil, dünya klâsiklerinin ortak kaynaklarında olduğunu gösterdi.

Bunun içindir ki biz, Büyük Önder için kurmak istediğimiz anıtın , O’nun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Bu ruh milletin içinden geçtiği medeniyetlerden birine ait ölümlü bir ruh olamazdı. Atatürk’ün dehası bize gösterdi ki dünyanın en büyük medeniyeti olan Sümer medeniyeti Türkler tarafından yaratılmıştır.

… Batılılaşma yolunda en büyük hamlemizi yapan Ata’nın Anıtkabirini bir sultan veya veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedi bin yıllık bir medeniyetin, rasyonel (akılcı) çizgilerine dayanan klasik bir ruh içinde kurmak istedik.”

Anıtın taştan yapılması da şöyle açıklanıyor:

“Uzun yıllar dayanabilecek yapılar kurulmak istenilirse, doğaya bakılır, doğanın taşı gururla yaşlanır. Bu yüzden anıtı taştan düşündük. Anıtın mimari gücü her yönden aynı görünüşüyle ortaya çıkar. Bu nedenle binanın dışının bir maske halinde olmayıp içinin bir anlatımı olarak yaratılmasına önem verdik."

Atatürk’ün lâhdinin bulunduğu Şeref Holü, dış mimariden kuvvetle görünecek ve anıta etki verecek şekilde bütün kitle arasından yükseltilmiştir.

Bu holün çevresi birinci katta müzelerle Atatürk’ün hatıralarıyla sarılmıştır. Anıt meydandan merdivenlerle altı metre kadar yükseltilmiş bir zemine oturtulmuş, zemin kapalı ve küçük pencereli masif bir duvar şeklinde tutularak, bunun üzeri, Ankara’nın güneşli ikliminde büyük ışık ve gölge geçişleri yapacak taş kolonlarla çevrilmiştir. Uzaktan görünüşteki azamet ve kudret ifade edilmek istenmiştir. Kolonadın üzerinden taşan ve tabutu andıran kitlenin dış duvarları İstiklâl Savaşı ve Büyük Türk İnkılâbı’nı canlandıran kabartmalarla (rölyef) süslenmiştir.”

Anıtkabir’deki heykelve kabartmalar için de yarışmalar düzenlenmiştir (1952).

Bu heykel ve kabartmaların konuları Türk tarihinden, Atatürk’ün hayatından seçilmiş. Türk Ulusu’nun savunma ve saldırı güçleri dile getirilmiş. Bu kabartmaların adı size bir fikir verecektir: "Hürriyet, İstiklâl, Müdafaai Hukuk, Mehmetçik, 23 Nisan, Misakı Millî."

Bu bilgileri duyduktan sonra:

Böyle çok uzun yılları içine alan hazırlıklarla, yarışmalarla yapılan Anıtkabir’e dil uzatanlara ne denir artık siz karar veriniz!

Feza Tiryaki