TARİH : “ATATÜRK’ÜN HAYATI”

Ataturkun_Hayati.jpg

ATATÜRK’ÜN HAYATI

Mustafa Kemal 1881’de çeşitli kültürlere açık, bir liman şehri olan Selanik’te doğmuştur. İmparatorluğun gelişmiş şehirlerinden birisi olan Selanik, yeni düşünce ve siyaset akımların yankı bulduğu kozmopolit bir merkez olmasının yanı sıra, siyasal karışıkların yaşandığı Makedonya’nın en büyük kentiydi. Makedonya, Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli milletlerin birbirine karıştığı kendilerine özgü farklı yaşayışlarını sürdürdükleri bir bölge idi. Osmanlı Devleti’nin beş yüz yıldan beri doğulu, batılı çok farklı ulusu bir arada tutmak için uyguladığı, etkili organizasyonunun küçük bir örneğini burada görmek mümkündü. Makedonya, Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarının tam ortasındaydı. Mustafa Kemal, ülkede modernleşmenin ileri boyutlara ulaştığı, çöküş ögelerinin en çarpıcı biçimde birleştiği bu yörede doğmuş ve yetişmiştir.

XIX. yüzyıl, Slavların, Rumların, Ermenilerin Türklere karşı ayaklandıkları, Rumeli’deki değişik soydan olan halkların birbirinden kopup dağıldıkları bir karışıklık dönemi idi. Milli duyguları kabarmış olan bu topluluklar, bağımsızlıklarını elde etmeye ve Osmanlı Devleti’nden toprak kapmaya çalışıyorlardı. Yayılma peşinde koşan Avrupa devletleri, entrikalar çeviriyor, uydularını ayaklandırıyor, bölgeyi istilâ için hazırlık yapıyorlardı. Bu devletlerin başında Çarlık Rusya’sı ile, Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu geliyordu. İngiltere toprak kazanmak için değilse bile, daha doğudaki sömürgeleriyle olan ulaşım yollarını koruyabilmek için bir kuvvet dengesi kurmak çabasındaydı. Atatürk doğduğu sıralarda, Batı’nın hızla ilerleyişi karşısında Doğu gerileme içindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun, gerileyişi devam ediyor çöküşe doğru hızla kayıyordu.

XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti’nin karşılaştığı baskı kendi sınırlarının içinden gelmişti. Atatürk’ün doğuşundan dört yıl önce, 1877’de bu baskı dışardan kendini göstermiştir. Akdeniz’e doğru yayılmak konusundaki Pan-Slav hayallerinin peşinde koşan Ruslar, sınırı aşarak İstanbul’un yakınlarına Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdir. Büyük devletlerin işi karışmasıyla Ayastafanos’ta bir anlaşma imzalanmıştı. Bu, başta Bulgaristan’ın yararına olarak, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının parçalanması demekti. Bu durum batılı büyük devletlerin işine gelmiyordu. İngiltere ile Avusturya, Rusya’nın Avrupa’da yayılmasından endişe duyuyordu.

Paris Antlaşması’nda kabul edilen "Osmanlı topraklarının bütünlüğüne saygı prensibi”, Berlin Kongresi’nde ortadan kalkmıştı. 1878 Berlin Antlaşması’nın meydana getirdiği bu durumdan, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini kurtarması çok güç olmakla beraber, kurtuluş yolları aranıyordu[1].

Ülkede şartlar çok kötüydü. Ülkenin dört bir yanı göçmen akınına uğramış, hazine boşalmış, savaştan dolayı bazı bölgelerde, özellikle Doğu Anadolu’da kıtlık baş göstermişti.

Atatürk’ün doğumu, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın hemen sonrasında böyle bir karışık döneme rastlar. Bu yıllar aynı zamanda II. Meşrutiyet ve cumhuriyet dönemini belirleyecek düşünce ve siyaset akımlarının filizlendiği, devleti kurtarma girişimlerinin sürdüğü dönemdi. Bu dönemde askeri okul ve birlikler çevresinde yetişen Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu kuşak, II. Meşrutiyet Milli Mücadele ve Cumhuriyet döneminde yönetici olarak yer alacak, Türk toplumunun geçirdiği büyük dönüşümlere önderlik edecekti.

002

Atatürk, ülke içinde kargaşalıkların yaşandığı, devletin dış tehditler altında olduğu böyle bir ortamda dünyaya gelmiş olup, Türk soyundan, küçük bir orta sınıf ailenin çocuğu, olarak doğmuştu. Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi, anası Zübeyde Hanım’dır. Ailesi Selanik’in batısında, Arnavutluk’a doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası, Türkler’in Makedonya’yı ve Teselya’yı almalarından sonra Anadolu’dan gelen halkın yoğun olarak yaşadığı bir yer idi.

Atatürk’ün baba tarafı, Yıldırım Beyazıt döneminde, Karaman’dan Manastır Vilayeti’nin Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık’a yerleşmişti. Aile sonradan (muhtemelen 1830’larda) Selanik’e göç etmiştir. Atatürk’ün anne soyu da 1466’larda Anadolu’dan gelerek Rumeli’ye iskân edilen Türkmenlere dayanmaktadır. Atatürk "Benim atalarım Anadolu’dan Rumeli’ye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir”[2] demiştir. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarında göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hâlâ Toros dağlarında özgür hayatlarını sürdüren sarışın Türkmenlerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı. Atatürk annesine çekmişti; saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi. Annesinin, üzerindeki etkisi büyük olmuştu. Atatürk bu etkiye saygıyla, bazen de başkaldırarak karşılık vermişti. Bir Osmanlı kadını olan Zübeyde Hanım güçlü bir iradeye sahipti. Doğuştan akıllı bir kadın olup, yeteri kadar eğitim görmemiş sadece okumayı öğrenebilmişti.

Selanik’te yeni devlet okulları, Batılı görüşlerin Türkler arasında yayılmasında büyük rol oynuyordu. Tutucu ve ilerici fikirler, geleneksel İslam ve özgür Avrupa düşünceleri arasındaki çekişmeler Atatürk’ün hayatını etkilemiştir. Annesi dindar bir kişi olup geleneksel görüşlere sahip bir kadındı[3].

Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi önce Selanik’te evkaf kâtipliği yapmıştır. Atatürk babasının çalışkan ve modern bir kişi olduğunu söyler. 1876’da Sırbistan’la savaş başladıktan sonra Selanik’te gönüllülerden bir tabur kurulmuş babası Ali Rıza Efendi de bu taburda mülazım-ı evvel (Üsteğmen) olmuştu. II. Abdülhamit’in vehmi üzerine bu ve benzer birlikler dağıtıldıktan sonra, Ali Rıza Efendi evkaftan çekilerek gümrük memuru olmuş ve daha sonra da serbest çalışmaya kereste tüccarlığı yapmaya başlamıştır[4]. Atatürk okul yıllarını şöyle anlatır:

“Çocukluğuma ait ilk hatırladığım şey mektebe gitmek meselesine dairdir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilahilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Gümrük İdaresi’nde memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin mektebine devam etmemi ve yeni usul üzere okumama taraftardı. Nihayet babam işi mahirane bir surette halletti. Evvela alışılmış törenler ile annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsi Efendi’nin mektebine kaydedildim.”[5]

Zübeyde Hanım, genç yaşta babasını kaybeden Atatürk ve kardeşi Makbule’yi alarak kardeşi Hüseyin Ağa’nın yanına gitmiştir. Ancak oğlunun eğitim hayatı yarım kalmasın diye tekrar Selanik’e dönmüştür.

1894’de Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne giden Atatürk, matematik öğretmeni Kaynak Hafız’ın sert disiplini karşısında okuldan uzaklaşmış, Askeri Rüştiye’ye gitmiştir. Selanik Askeri Rüştiyesi disiplinli ve düzeyli eğitimiyle Atatürk’ün yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Matematik öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Efendi tarafından kendisine "Kemal” adını vermiştir[6]. Bundan sonra Mustafa Kemal diye anılmıştır.

Rüştiyeyi bitiren Atatürk, 1896’da Manastır Askeri İdadisi’ne geçer. Manastır, Makedonya’da kalabalık asker grubunun bulunduğu, çeşitli Balkan uluslarının milliyetçi hareketlerinin etkili olduğu bir ordu ve vilayet merkezi idi. Manastır Askeri İdadisi’nde İttihat ve Terakki Partisi’nin ünlü hatibi Ömer Naci, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı olup, O’nun fikrî gelişiminde önemli bir etkisi olmuştur. Şiir, edebiyat ve hitabete ilgisi başlamıştır. Fakat Türkçe öğretmeni ona, kendisini askerlikten uzaklaştıracağı korkusuyla şiirle ilgilenmeyi yasaklamıştır.

Manastır Askeri İdadisini başarı ile bitiren Atatürk, İstanbul’da Harp Okulu’nun piyade bölümüne girmiştir. Böylece ilk kez Makedonya’dan ayrılmış, İmparatorluğun hareketli başkenti İstanbul’u tanımıştır. Atatürk Harbiye’nin birinci sınıfındaki hayatını şöyle anlatır:

"Birinci sınıfta saf gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim, yılın nasıl geçtiğinin farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.”[7] Bundan sonra Atatürk’ün zihninde yavaş yavaş siyasal düşünceler yer almaya başlamıştır. Harp Okulu öğrencileri Namık Kemal’in yurt sevgisini aşılayan eserlerini gizli gizli okuyorlardı. Okulda, İmparatorluğun çöküşe gidişi ve yaşanan düzensizlikler, II. Abdülhamit yönetimine karşı tepki uyandırıyordu. Mustafa Kemal’de tepki duyanlar arasındaydı.

Harp Okulu’nu bitiren Atatürk, 1902’de Erkân-ı Harbiye’ye (Harp Akademisi) ayrılmıştır. Atatürk, bu yılları şöyle anlatır:

"Mûtat olan derslere iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler oluşmuştu. Devletin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu fark etmeye başladık. Binlerce kişiden ibaret olan Harb Okulu talebesine bu görüşlerimizi anlatmak hevesine düştük. Öğrenciler arasında okunmak üzere el yazısı ile bir gazete çıkardık. Sınıf dâhilinde ufak bir teşkilatımız vardı. Ben idare heyetine dâhildim. Gazetenin yazılarını çoğunlukla ben yazıyordum.”[8]

003

Harp Akademisi yıllarında bir yandan siyasetle uğraşan Atatürk diğer yandan türlü askeri sorunların çözümü için, klasik ders konularının dışında kalan, fakat bir askerin bilmesi gereken işler üzerinde düşünüyordu. Atatürk, siyasete karşı olan ilgisinin eğitimine zarar vermesini istemiyordu. Bir kurmay subay adayının bilmesi gereken daha büyük strateji ve taktik problemlerin çözümünü düşünmek zorundaydı. Gece yatakhanede, arkadaşları uyurken O, gözlerini kapamaz geç saatlere kadar düşünürdü.

Atatürk’ün aldığı askeri eğitimin, erken yaşlarda başarılı sonuçlar almasında, olgunlaşmasında, yeni bir dünya görüşü ile idealist karakter ve düşünce yapısına ulaşmasında, büyük etkisi olmuştur. İyi bir eğitim gören Atatürk, üstün zekâsı ve kabiliyeti ile Türk tarihinden çıkardığı sonuçlarla Türk milletini ileri hedeflere ulaştıracak bilgi donanımına sahipti. 11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisi’nden, sadece iyi bir asker değil, devlet hayatında görev alacak bilgi hazinesiyle donatılmış, geleceğin büyük devlet adamı olma vasıflarını, kazanmış olarak beşinci sırada kurmay yüzbaşı rütbesi ile mezun olmuştu.

Atatürk, Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Ülke meseleleri ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılapçı bir subay olarak tanınmıştı. Atatürk’ün, Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde, II. Abdülhamid’in baskıcı yönetimine karşı olan düşünceleri dikkat çektiğinden kısa bir süre İstanbul’da tutuklu kalmıştır[9].

Mustafa Kemal ve arkadaşları bir süre sonra Erkân-ı Harbiye’ye (Genelkurmay) çağrılmışlardır. Genç subayların Edirne ve Selanik’de bulunan İkinci ve Üçüncü Ordulara gönderilmeleri kararlaştırılmıştı. Kendilerine kura çekmeleri gerektiği fakat aralarında anlaşırlarsa buna lüzum kalmayacağı söylenmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları aralarında anlaşarak kimin nereye gideceğini belirlemişlerdi. Fakat çabuk anlaşmaları şüphe uyandırdığından, Mustafa Kemal Hayfa’daki[10] Otuzuncu Süvari Alayın’da staj yapmakla görevlendirilmişti. Atatürk, böylece subaylık dönemine başlamış oldu. Bu işe ciddiyetle sarılmış, öğretmenlik konusundaki yeteneği ve sevgisi sayesinde başarı sağlamıştır.

Atatürk burada daha sonraki hayatı için önem taşıyan tecrübeler kazanmıştır. Devlet hayatındaki aksamaları, ordunun talim ve terbiyesindeki eksikliği, halkın kötü idare yüzünden çektiği sıkıntıları görmüştür. Atatürk, o dönemi ve bu yönde bir anısını şöyle anlatır:

“Bizim neslin gençlik yıllarında Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka milletlere, bu arada yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan soydaşlarının etkisiyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken “kavm-i necib” deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk.

Şair Mehmet Emin Yurdakul’un, ilk defa Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur” mısrasıyla başlayan manzumesinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.

Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı, Hayfa’da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da Anadolulu tecrübeli kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe bilmedikleri için, çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe davranışlara yol açtığı da oluyordu. Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan çavuş, yirmibeş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu milli onurunu ağır şekilde hançerleyen “…Türk!” sözleriyle azarlamaya başlamıştı. “Sen nasıl olur da kavm-i necib-i Arab’a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin.” gibi gittikçe mânasızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu. Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi olan her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu. Ben, bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum. “O erin bağlı olduğu kavim, birçok bakımdan necib olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavmin de tarihleri şerefle dolduran büyük ve asil bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve yüceliği ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir” dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.”[11]

Atatürk yaşadığı bu olaylardan çıkardığı sonuçları Cumhuriyetin kuruluşunda değerlendirmiş ve uygulamaya koymuştur. Atatürk, Hayfa’dan sonra Suriye’nin her tarafını dolaşmış ve Havran civarında çıkan karışıklıkların bastırılmasında bulunmuştur.

Atatürk ve arkadaşları Kuneytre ve Havran’da ayaklanmış olan halka karşı gönderilen birliğe katılmışlardır. Askeri harekat sırasında bir kısım asker tarafından halka baskıda bulunulmuş ve yağma yapılmıştı. Atatürk ve arkadaşı Müfit Bey’e (Özdeş) toplanan yağmalardan pay verilmek istenmiştir. "Müfit Bey kendisine verilmek istenen pay için Atatürk’e danışmıştır. Atatürk Müfit Bey’in tereddüt ettiğini görerek ona sordu Müfit! Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun yoksa yarının adamı mı?”

Müfit Bey: "Elbette yarının adamı olmak isterim”

Atatürk: "Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin.”[12]

Mustafa Kemal bu sözlerle düşüncelerini açıklamış oluyordu. O, çevresindekiler gibi içi geçmiş, eski devir adamı değil geleceğin insanıydı. Bu gibi davranışlar karşısında Atatürk, bir ahlakçıdan çok, bir gerçekçi olarak hareket ediyordu.

Şam, bu "Yarının insanı” üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Mustafa Kemal ömründe ilk olarak, Ortaçağ karanlığında yaşamakta olan bir şehir görüyordu. Şimdiye kadar tanıdığı Selanik, İstanbul ve Beyrut kozmopolit yerler olup, çağdaş uygarlığın çeşitli konfor ve kültürel faaliyetleriyle canlı şehirler idi. Atatürk buraları tanıyınca doğu ile batıyı karşılaştırıyordu. Milletinin gerçek düşmanının sadece yabancılar olmadığını anlıyordu. Gerçek düşmanın kendi aralarında olduğunu düşündü. Onları başka milletlerin yürüdüğü medeniyet yolundan alıkoyan, gelişmeleri önleyen, baskı altında tutan, tutuculuk idi. Atatürk’e göre, Osmanlı İmparatorluğu, azınlıkların ülkenin bütün nimetlerinden faydalandığı, Türklerin ise sıkıntıları çektiği bir yerdi.

3a03b[1]

Atatürk 1905 yılı Ekim ayında Dr. Mustafa (Cantekin) Müfit (Özdeş) ve diğer bazı arkadaşlarıyla Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuştur. Bunun önemi, kıta hizmetindeki subaylar arasında kurulacak olan çeşitli ihtilal örgütlerinin öncüsü oluşudur. Şam Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde genel akışın dışında uzak kalan bir yerdi. Faaliyetlerin burada destek görmesi mümkün değildi.

Mustafa Kemal arkadaşları ile beraber Beyrut, Yafa ve Küdüs’te kurdukları Cemiyeti genişletmişlerdir. Daha sonra gizli olarak Selanik’e gidip Cemiyetin bir şubesini açmış ve Yafa’ya dönmüştür. Bir süre daha Şam’da kalarak kıta stajını tamamlamıştır.

20 Haziran 1907’de kolağası (kıdemli yüzbaşı) olarak Şam’daki ordunun Kurmay Başkanlığı’na getirilmiş, çok geçmeden merkezi Manastır’da bulunan 3. Orduya atanmıştır. Bu sırada Manastır’da Hürriyet ve İtilaf Cemiyeti’nin kurucularının da bulunduğu, İttihat ve Terakki cemiyeti faaliyet halindeydi. Atatürk, bir yandan ordu kurmay heyetinde bulunurken, diğer taraftan da İttihat ve terakki Cemiyetinde çalışmaya başlamıştır.

Bir süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Atatürk’ün bu önemli olaylarda etkili bir rolü olmamıştı. Atatürk, Meşrutiyet’le birlikte yurtta büyük ve köklü reformların yapılması gerektiğine inanıyordu. Fakat O’nun görüş ve düşünceleri İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin görüşleriyle uyuşmuyordu. Atatürk ordunun politika ile uğraşmasını istemiyordu. Bu konuda görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

"Meşrutiyet’ten sonra herkes meydana çıktı. O zamana kadar saf ve temiz çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Kişisel gösterişleri çirkin buluyordum. Bazı arkadaşların davranışlarını eleştirmekten çekinmedim. Kötülükleri ortadan kaldırmak için ilk düşündüğüm önlem ordunun siyasetten çekilmesi düşüncesi idi. Bunu öteki arkadaşlar doğru bulmuyorlardı.”[13] Meşrutiyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi ile anlaşmazlığa düşmüştür. Bir hürriyet kahramanı olarak görülen Enver Bey ile Mustafa Kemal arasındaki çekişme de belirginleşmişti. Cemiyet içinde Enver Bey’in etkisi artarken, Mustafa Kemal geri plana düşmüş ve kendisini askerlik mesleğine vermiştir. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın aşırı derecede yüceltilmesini eleştiriyor, onun bir gün ülkenin başına bela olacağını söylüyordu. Çok geçmeden güçlükler ortaya çıkmış zorluklar birbirini kovalamaya başlamıştı. İhtilali gerçekleştirenlerin bir programı yoktu. Amaçları II. Abdülhamit’i tahtan indirmekten başka bir şey değildi. Atatürk olaylardaki çarpıklığı ve karışıklığı açıklıkla görüyor ve yeni yönetimi eleştiriyordu.

Atatürk 1908 Eylül ayı sonlarında Meşrutiyet’in ilanına karşı gösterilen tepki ve ayaklanmayı bastırmak üzere Trablusgarp’a gönderilmiştir. Trablusgarp’ta II. Meşrutiyet’e karşı halk arasında, bazı şeyhlerin etkisiyle bir hareket görülmüştü. Bazı kişiler, tutukluları tahrik ederek genel af çıkarılmasını istiyor, Osmanlı Devleti’nin atadığı idarecilere karşı tepki gösteriyorlardı. Atatürk, girişimlerde bulunarak bölgedeki huzursuzluğun giderilmesinde büyük rol oynamış otoriteyi sağlamıştır[14]. Trablusgarp’taki görevinden dönüşünde, Selanik’teki 11. Redif tümeninin kurmay başkanı olmuştur. Bu sırada, ülkede siyasal karışıklıklar iyice artmıştı.

31 Mart’ta (13 Nisan 1909) İstanbul’da yeni rejime karşı bir ayaklanma çıkması üzerine, Atatürk ayaklanmayı bastırmak için bir ordu kurup İstanbul üzerine yürünmesi görüşünü ortaya atmıştır. Başlangıçta bu ordunun kurmay başkanlığını üstlenen Atatürk, birliğe "Hareket Ordusu” adını vermiştir. Daha sonra Ordu komutanlığına Mahmut Şevket Paşa, kurmay başkanlığına da Atatürk’ün yerine, Enver Bey getirilmiştir.

31 Mart Vak’ası bastırıldıktan sonra Atatürk tekrar Selanik’e dönmüş, Ordunun, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisini kesmesi ve politika ile uğraşmaması düşüncesinde ısrarlı olmuştur. Trablusgarp’ta gösterdiği başarıdan dolayı Eylül 1909’daki İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresine bu bölgenin delegesi olarak katılmıştır. Atatürk ile İttihat ve Terakki’nin bazı üyeleri arasında Meşrutiyet’ten sonra başlayan anlaşmazlık artarak devam etmiştir[15]. Kongrede askerlerin siyasetten çekilmesini ya da siyasetle uğraşmak isteyen askerlerin ordudan ayrılmasını savunmuştur. Atatürk, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay gibi kişilerden destek buldu ise de bu görüş benimsenmemiş ve Cemiyet’ten daha çok kopmasına sebep olmuştur. Mustafa Kemal davranışlarını inançlarına uydurarak politikadan çekilmiş ve kendini askerlik görevine vermiştir. Bu gelişmelerden sonra yaptığı eleştiriler, üst rütbedeki komutanlarının tepkisine yol açmış zor görevlere atanmıştır.

1910 yazında Arnavutluk’ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Mahmut Şevket Paşa’nın kurmay başkanlığını yapmıştır. Atatürk’ün hazırladığı plana göre yapılan askeri harekât başarı ile sonuçlanmış isyan bastırılmıştı. İsyanın bastırılması Atatürk’ün şöhretini artırmıştı. 1910 sonbaharında Fransa’da Picardie’de yapılan büyük manevralara Osmanlı Ordusunu temsilen katılan kurulda yer almıştır. Bu Atatürk’ün Avrupa’ya yapacağı ilk yolculuktu. Belgrat’ta başında fesi ile vagonun penceresinden dışarı bakan subay arkadaşına, bir Sırp çocuğunun hakaretini, manevralarda Türk subaylarına değer verilmediğini görmüştür. Kendisini hiçbir Avrupalıdan aşağı görmüyor Batı’yı inceliyordu. Atatürk bu gezide Türk heyeti üzerinde olumlu bir etki bırakmıştı.

Atatürk, 27 Eylül 1911’de, İtalyanların Trablusgarp’a saldırıları üzerine Paris ataşesi Fethi Bey, Berlin ataşesi Enver Bey ve başka subaylarla Trablus’a gitmiştir. Bingazi, Derne ve Tobruk bölgesinde başarılı faaliyetlerde bulunmuştur. 22 Aralık 1911’de Tobruk’un yakınında İtalyanların kuvvetle tuttukları Nadora tepesini bir saldırı ile geri almış ve oradaki düşman birliğini yok etmiştir.

Ülke yıkılışa doğru giderken, İttihat ve Terakki ileri gelenleri arasında çıkan anlaşmazlıklar durumu iyice zora sokuyordu. Atatürk, “Karşımızda düşman var. İtalyan ordularıyla savaşmak için yoktan var edercesine kuvvet bulup tanzim etmeye çalışırken, siyasi fikirler dolayısıyle ayrılıklar meydana gelirse, muvaffak olmak şöyle dursun, hezimet muhakkaktır”[16] diyordu. Trablusgarp’ta bir yıl kalan ve çarpışmalarda üstün başarılar gösteren Atatürk, 27 Kasım 1911’de binbaşı olmuştur.

Atatürk Trablusgarp’ta bulunduğu sırada Balkan Savaşı başlamıştı. Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan ve Karadağ Osmanlı Devleti’ne karşı aralarında bir anlaşma yapmışlardı. Bu anlaşmayı, kısa bir süre sonra 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın, arkasından Yunanistan, Bulgaristan ve Sırpların harp ilanı izlemiştir. Osmanlı Devleti de bu Balkan Devletlerine savaş ilan etmiştir.

Atatürk Trablus’tan İstanbul’a dönerken Komanova yenilgisini, Selanik’in düştüğünü, Bulgarların Çatalca önlerine geldiğini haber almış bu durumdan büyük üzüntü duymuştur. İstanbul’a geldiğinde Balkan Savaşı bitmiş gibiydi. Kendisine Bolayır’da kurulan “Akdeniz Boğazı Kuva-yı Mürettebesi” komutanlığı harekât şubesi görevi verilmiştir.

Atatürk ve Fethi Okyar başkomutan Ahmet İzzet Paşa’ya sunulmak üzere, Edirne’nin kurtarılması hakkında harekât planı hazırlamışlardır. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya sunulan bu plan uygulanmamış, sonunda olaylar Edirne’nin düşüşüne kadar gelmiştir.

30 Mayıs 1913’te Osmanlı Devleti, Balkan Devletleriyle Londra Barış Antlaşması’nı imzalamış Midye-Enez hattını sınır olarak kabul etmiştir. Selanik’in elden çıkması üzerine, Atatürk annesi ve kız kardeşi ile evlerini bırakmışlar, İstanbul’a gelmişlerdir. Ömrünün çoğunu geçirdiği yerin düşman eline geçmesi Mustafa Kemal’i çok üzmüştü. İstanbul’daki bir gazinoda bazı subay arkadaşlarını görünce, “Nasıl yapabildiniz bunu? O güzelim Selanik’i düşmana nasıl teslim edebildiniz? demiştir. Mustafa Kemal İstanbul’da binlerce Selanikli halkın aç ve perişan bir vaziyette olduğunu görmüştür. Daha sonra annesi ve kız kardeşine bir ev bulduktan sonra, Genelkurmay’daki görevinin başına dönmüştür. Görevi, Gelibolu yarımadasının nasıl savunulacağını araştırmaktı.

3a09b[1]

I. Balkan Savaşı sonrası İttihat ve Terakki Partisi bir darbe ile iktidarı yeniden ele geçirmiş Edirne ve Doğu Trakya’nın büyük bir bölümü geri alınmıştır. Çok kısa sürede Paşalığa yükselen Enver Bey’i ve Parti’nin faaliyetlerini eleştiren Mustafa Kemal, yönetim tarafından dikkatle izlenmekteydi. Yakın arkadaşı Fethi Bey de (Okyar) Parti genel sekreterliğinden istifa etmiştir. Fethi Bey Sofya büyükelçiliğine, Mustafa Kemal de Sofya’da bütün Balkan ülkeleri askeri ataşeliği görevine atanmıştır. Sofya’da bulunduğu sırada, 1 Mart 1914’te yarbaylığa yükselmiştir. Atatürk Sofyada’ki günlerinde Avrupa yaşantısı ve Balkan Türkleri’nin durumunu gözleme imkânı bulmuştur. Sofya’daki görevi O’nun için yeni ve yararlı bir deneme olmuştu. Bu, O’nun Batılı bir toplum içinde ilk defa bulunuşuydu.

I. Dünya Savaş’nın başlaması üzerine Osmanlı İmparatorluğu, 2 Ağustos 1914’te Almanya ile gizli antlaşma yapmıştır. Türk orduları, Alman komutanların emrinde olarak, Alman Genelkurmayı’nın istediği anda harekâta katılacaktı. Atatürk, iki cephede birden savaşması gerektiğinden Almanya’nın savaşı kazanamayacağını ileri sürmüş, tarafsız kalınmasını savunmuştur. Ayrıca ordunun komuta kademelerine Alman subaylarının yerleştirilmesine karşı olmuştur.

Atatürk, I. Dünya Savaşı’na girilmesinde acele edildiği görüşündeydi. Sofya’dan bütün cephelerdeki hareketleri dikkatle izliyor ve daha savaşın başlarındayken sonuçlarını tahmin ediyordu. Atatürk Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılmasından sonra vatan savunmasında aktif görev almak için, Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya başvurup görev istemiştir.

“Arkadaşlarım savaş cephelerinde ateş hattında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam,”[17] diyen Atatürk’e, Tekirdağ’da kuruluş aşamasında olan 19. Tümen komutanlığı verilmiştir. Tümenin eksikliklerini tamamlayarak, Gelibolu yarımadasına nakletmiştir. Atatürk, Gelibolu bölgesini, Balkan Savaşı sırasında Bulgarlar’a karşı yürütmüş olduğu harekâttan tanıyordu. Rusya’ya silah ve gıda yardımı sağlamak isteyen İtilaf Devletleri, 19 Şubat 1915’de Çanakkale Boğazı’ndaki tabyalara saldırmışlardır.

Atatürk kendi bölgesi olmamasına ve üstlerinden bu yönde emir almamasına karşılık, emrindeki 7. Alayı harekete geçirip Conkbayırı’na ulaştırmıştır. Conkbayırı’na geldiği zaman 9. Tümene bağlı 57. Alayın ufak bir birliğinin cephanenin tükenmesi sebebi ile çekilmekte olduğunu, onların gerisinde de kalabalık düşman askerlerinin ilerlediğini görmüştür. Mustafa Kemal onları durdurarak, “Ne oluyor?” diye sormuştur. “Neden kaçıyorsunuz? ”

“Geliyorlar! geliyorlar”

"Kim geliyor? ”

"Düşman geliyor, efendim. İngiliz, İngiliz.” cevabını almıştır.

Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını göstermişlerdir. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Mustafa Kemal’e, dinlensinler diye geride bırakmış olduğu kendi askerlerinden daha yakındılar. O anda sonradan söylediği gibi, belki mantıkla belki içgüdüsüyle geri çekilen askerlere: "Düşmandan kaçılmaz” demiştir. Erler "Cephanemiz kalmadı” diye itiraz etmişlerdir.

Mustafa Kemal, "Süngüleriniz var ya!” demiştir. Süngü takıp yere yatmalarını emretmiştir. Geriye bir subay göndererek kendi piyade erleriyle, mümkün olduğu kadar çok sayıda dağ topçusunun son hızla gelmesini söylemiş ve kendisinin anlattığı gibi, "Bizimkiler yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece bir anlık zaman kazanmış olduk”[18] diyen Atatürk, İtilaf Ordularını püskürterek, Çanakkalede’ki kara savunmasının temelini atmıştır.

Aynı bölgede düşman karşısında ölüm kalım savaşı veren Atatürk, Arıburnun’da askeri birliklere şöyle seslenmiştir: "Size ben taarruz etmeyi emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir.”[19]

Atatürk’ün bu savaşlarda durumu çabuk kavramak, hızlı karar vermek, kararları süratle uygulamak ve sorumluluktan kaçmamakla gösterdiği başarılar, O’nun büyük bir komutan olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Atatürk, 19 Mayıs 1915 tarihine kadar taarruz ve savunma muharebeleri yaparak düşmanın her gün artan birliklerini durdurmayı başarmıştır. Atatürk, Çanakkale Cephesi’ndeki üstün başarıları sonucunda 1 Haziran 1915 tarihinde albaylığa terfi etmiştir.

Anafartalar grubu kumandanlığına tayin edilen Atatürk, daha geniş bir bölgenin savunma sorumluluğunu üzerine almıştır. Gelibolu bölgesini Balkan Savaşı sırasında Bulgarlara karşı yürüttüğü harekâttan dolayı iyi biliyordu. O zaman yarımadanın savunulmasına dair kesin görüşler edinmişti. Atatürk 10 Ağustos 1915 sabahı Conkbayır’ından yapılacak ve Çanakkale savaşlarının kaderini belirleyecek saldırı için, büyük bir hazırlık içindeydi. Conkbayırı’nda düşmana indirilen darbeden sonra İngiliz ve Fransızlar Gelibolu yarımadasından ayrılmak zorunda kalmışlardır. 1915 yılı Aralık ayı sonunda, tam bir yenilgiye uğrayan İngilizler müttefikleriyle birlikte Çanakkale’den çekilmişlerdir. Bütün bu olaylar, bir anlamda I. Dünya Savaşı’nın akışını da etkilemiştir. Bu zafer, Çanakkale’de İngilizlere karşı kazanılan ilk başarı idi. Eski Türk ruhu canlanmış, milletin şanlı geçmişindeki nitelikleri, azim, cesaret ve gurur, Gelibolu sırtlarında bir kez daha kendini göstermişti. Bu başarı yeni bir kahraman çıkarmıştı. Ağızdan ağıza yayılan bütün efsaneler gibi Atatürk’ün adı ve başarıları halk arasında duyulmaya başlamıştı. Bir masal kahramanı gibi dillerden düşmüyordu.

Harbiye Nazırı, Enver Paşa ile görüş ayrılığına düşen Atatürk, Anafartalar Grubu Komutanlığı’nı, Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bırakarak İstanbul’a dönmüştür. Enver Paşa, ondan "yerime geçecek tek adam” diye söz ediyordu. İstanbul’a dönen Atatürk, karargâhı Edirne’de bulunan On altıncı Kolordu Komutanlığı’na atanmıştır. Kısa bir süre sonra bu Kolordu’nun Diyarbakır’da kurulması üzerine, kolordu komutanı olarak, Diyarbakır, Bitlis, Muş Cephesine tayin edilmiş, 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (tuğgeneralliğe) yükseltilmiştir[20].

Atatürk, bu cephede birçok muharebeye katılmış, bunların bir kısmını bizzat idare ederek, Rus birliklerinin Diyarbakır yönüne doğru ilerlemesini durdurmuş, Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarmıştır. Bitlis ve Muş’un geri alınmasındaki başarılarından dolayı "altın kılıçlı imtiyaz madalyası” verilmiştir.

Atatürk bir süre Sina Cephesi’nde bulunmuş, 16 Mart 1917’de 2. Ordu’ya atanmıştır. Fakat bu görevde de fazla kalmamış Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep’te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu’nun başına getirilmiştir. 7. Ordu, Alman General Von Falkenhein komutasına verilmişti. Atatürk, Falkenhein’nın düşüncelerini ve aşiret reisleriyle olan ilişkilerini beğenmiyordu. Atatürk askeri konularda ve uygulanacak harekat konusunda anlaşmazlık çıktığı için, 1917 Ekimi başlarında istifa etmek zorunda kalmıştır. İstanbul’a dönmüş, Genel Karargâhta görevlendirilmiştir.

Almanya İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı Padişahı V. Mehmet Reşat’ı Alman İmparatorluk Sarayı’na davet etmiştir. Padişah böyle bir yolculuğu yapamayacağı için kardeşi Veliaht Vahidettin’in gitmesine karar verilmiştir. Atatürk’e şehzadenin yanındaki heyetle birlikte Almanya’ya gitmesi teklif edilmiştir. Atatürk, Şehzade Vahidettin ile yapacağı yolculuğun Almanya’yı tanıma açısından faydalı olacağı düşüncesi ile geziye katılmıştır. Vahidettin ile Atatürk’ün yolculuğu olumlu bir şekilde geçmiştir. Alman askeri çevrelerinde incelemeler yapan Atatürk, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla da görüşmüştür. Türk heyetini kabulü sırasında Napolyon pozuyla hareket eden İmparator II. Wilhelm, sıra Atatürk’e gelince diğer elini uzatarak yüksek sesle "Onaltıncı Kolordu!” diye bağırmıştır. II. Wilhelm Almanca olarak Atatürk’e "Siz, 16. Kolordu Komutanlığını ve Anafartaları düşmana vermeyen Mustafa Kemal değil misiniz?” diye sormuştur. Atatürk’de düzgün Fransızcasıyla, öyle olduğunu ifade etmiştir.

Bu yolculuk esnasında, Atatürk geleceğin Padişahı olan Vahidettin’in bazı konulara dikkatini çekmeye ve devletin ne gibi çıkmaza sürüklendiğini ona anlatmaya çalışmıştır. Bunun altında tahta çıkınca durumu birlikte düzeltme düşüncesi yatmaktaydı[21].

Atatürk tedavi için bir süre Viyana ve Karlsbd’da bulunmuş, Temmuz 1918’de Vahidettin’in tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağrılmıştır. Vahidettin Atatürk’ü kabul etmiştir. Yanında bulunan Alman generallere, O’na çok değer verdiğini ve güvendiğini söyleyerek, Suriye’de ordu komutanlığına atadığını belirtmiştir. Görünürde Mustafa Kemal’e büyük bir şeref verilmişti. Ama O öyle düşünmüyordu. Atatürk’e göre, Vahidettin Enver Paşa’nın telkini üzerine bu atamayı yapmıştı. Atatürk Vahidettin’in odasından çıkınca, salonun bir köşesinde Balkan Savaşı’na katılmış olan birkaç subayın ateşli bir konuşmaya daldıklarını görmüştür. İçlerinden birisi "Bu Türk askerleriyle hiç bir şey yapılamaz. Öküz gibidirler.

Sadece kaçmasını bilirler. Acırım böyle bir sürüyü idare etmek zorunda kalanlara” demiştir. Mustafa Kemal bu sözleri duyunca öfkeyle söze karışarak "Paşa ben de askerim. Bu orduda ben de komutanlık ettim. Türk askeri kaçmaz. Kaçmak nedir bilmez. Onun sırtını döndüğünü gördünüzse, mutlaka başındaki komutanı kaçmıştır. Kendi kaçışınızın ayıbını Türk askerlerine yüklemek haksızlıktır” demiştir.

atam1[1]_t2

Mustafa Kemal, düşmanın Osmanlı Devleti’ni savaş dışı etmek için tasarladığı son saldırıdan bir ay önce, Yedinci Ordu’nun komutasını yeniden ele almak üzere Filistin’e gitmiştir. Von Falkenhein gitmiş, onun yerine ordu grubu komutanlığına Liman von Sanders getirilmişti. Mustafa Kemal, ordusunu beklediğinden daha da perişan ve bitkin halde bulmuştu. Mustafa Kemal’in ordusu üstüste hücuma uğradığı halde, yenilmeden Halep’in kuzeyine çekilmiştir. İngilizler Şam’dan takviye getirmek zorunda kalmışlardır. Türk askerleri şimdi ilk kez, kendi vatan topraklarını savunuyorlardı, çünkü burası Türkiye’nin doğal sınırıydı. Mustafa Kemal, her şeyin sona ermek üzere olduğunu çok iyi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu devlet olmaktan çıkmıştı. Balkan Savaşları, İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarının elinden çıkmasına neden olmuştu. I. Dünya Savaşı da Arap eyaletlerini elinden almıştı. Bu yenilgi kendisine acı gelmekle beraber, Mustafa Kemal bu toprakların kaybına o kadar üzülmemişti; bir bakıma bunun böyle olacağını öteden beri görmüştü. Yabancı toprağı olan Suriye elden gitmişti. Ama Türk anayurdu Anadolu halâ yaşıyordu, yaşaması da gerekliydi. Ülkenin geleceği, sıradağların ardındaki Anadolu’da yatıyordu[22].

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı Devleti fiilen sona ermiş, bağımsız devlet olma özelliğini kaybetmişti. Atatürk, Mütarekeden sonra Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya çektiği telgrafta şu uyarıda bulunmuştur: "Gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz.! Şayet askeri terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır.”[23] Atatürk bu telgrafıyla her şeyin bitmediğini yapılacak şeyin ülke savunması olduğunu vurgulamıştır. Fakat uyarıları dikkate alınmamış ordu hızla terhis edilmiş, İstanbul Hükümeti Mütareke şartlarını yerine getirmeğe başlamıştır. Atatürk Mütareke haberini, aldığı sırada, Halep’in kuzeyinde düşmana karşı direnmekteydi. Mütareke, Atatürk için bir son değil, başlangıçtı. Savaşta yenilmemiş olduğu gibi, ruhça da hiç yenilmiş değildi. Şimdi barış yapılacaktı. Ama adil bir barışın ancak savaşımla kazanılabileceğini bunun uzun ve çetin olacağını biliyordu. Kendini bu savaşın önderi olarak görmeye başlamıştır. 13 Kasım 1918’de İstanbul’a dönmüş olan Atatürk, İstanbul önlerinde işgal donanmasını görünce "Geldiği gibi giderler” demiştir. Çalışmalarını İstanbul’da sürdüren Atatürk, bu sırada yeni kurulan Tevfik Paşa kabinesinin Meclis-i Mebusan’dan güvenoyu almaması için çalışmış ama başarılı olamamıştır. Vahidettin ile görüşerek Ondan yeni bir kabine kurup, kendisini de Harbiye Nazırlığına getirmesini istemiş, ancak bu isteği kabul edilmemiştir. Milli Mücadele’nin çekirdek kadrosunu oluşturan Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fethi Okyar ve Rauf Orbay gibi arkadaşları ile toplantılar yapmıştır. İstanbul’da etkili olamayacağını anlayınca, Anadolu’ya geçmeyi düşünmüş, burada bir göreve atanmaya çalışmıştır.

Bu sırada işgallere karşı Türk milleti kendini korumak için her türlü çabayı göstermiştir. Ülkenin çeşitli yerlerinde düşmana karşı, bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden cemiyetler kurulmuştur.

Atatürk ülkenin bu durumu karşısında karar vermekte gecikmemiştir. Bu karar “Milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak”tı. Atatürk bu kararını Nutuk’da şöyle açıklamıştır: “Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun taksimini temine uğraşmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunlar hepsi anlamı kalmamış birtakım manasız sözlerden ibaretti. O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi? Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti tesis etmek! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.”[24] Artık Anadolu’ya geçmek Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açmak gerekiyordu.

Mütareke Komisyonu, Samsun civarındaki Rum köylerini Türklerin tecavüzünden korumak kanun ve düzeni sağlamak için önlem alınmasını istemiştir. Sadrazam Damat Ferit, Dahiliye Nazır Vekili Mehmet Ali Bey’in görüşünü sormuş, O da bölgeye güvenilir bir subayın gönderilmesini önermiştir. Damat Ferit bu işi yapabilecek subayı sorduğunda, Mehmet Ali Bey Mustafa Kemal’in ismini vermiştir. Damat Ferit birden karar verememişti. Mustafa Kemal’den biraz kuşkulanırdı. Ancak bu görev O’nu İstanbul’dan uzaklaştırmak için iyi bir fırsat sayılabilirdi. Mehmet Ali Bey ikisini bir yemekte karşı karşıya getirmiştir. Mustafa Kemal bu yemekte iyi etki bırakacak şekilde davranmaya dikkat etmişti. Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa kendisini çağırtarak Samsun civarına gitmekle görevlendirildiğini bildirmiştir. Mustafa Kemal görev belgesini aldığında çok heyecanlanmıştı. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini “Kafes açılmış, önümde bir alem vardı. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiyim” diye anlatır.

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket eden Atatürk, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a ayak basmıştır. Samsun ve çevresindeki durumu yerinde görüp incelemek ve tedbir almak görevi ile, 9. Ordu müfettişliğine atanmıştır. Bu bölgede Pontus Rum Devleti kurulması çabaları vardı ve baskı gören de Rumlar değil Türklerdi. Atatürk verilen talimat gereğince bölgede Türklerin sözde tecavüzlerini önleyecekti. Bu görev Atatürk için kuşkuları çekmeden Anadolu’ya geçmek için bir fırsat olmuştu.

Atatürk, İstanbul’dan hareketle işgal güçlerine ait donanmanın arasından geçerken gemide silah olup olmadığının sorulması üzerine, şunları söylemiştir: “Bunlar (İtilaf Devletleri) işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz, ideali ve inancı götürüyoruz.”[25]

Atatürk Samsun’a çıktığı günlerde ülkenin durumunu şöyle özetlemiştir: “1919 Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek ülkeden kaçmışlar…”[26]

Atatürk Samsun’a geldiğinde Türk milletinin bağımsızlık isteğini ve mücadele azmini şöyle anlatır: "Samsun’a ayak bastıktan sonra derhal memleket ve milleti yokladım. Gördüm ki memleketin ve milletin eğilimi, bağımsızlık müdafaasında tereddüt edenleri utandıracak şekilde büyük ve kapsamlıdır. Gerçekten iki seneden beri bütün dünyanın şahit olduğu olaylar, düşüncelerimde isabet ve milletin azim ve imanında hakiki manevi kuvvet olduğunu isbat etmiştir.”[27]

Atatürk’ün Samsun’da yürüttüğü faaliyetler İtilaf Devletlerinin temsilcilerini rahatsız etmiştir. İtilaf Devletleri "Anadolu’da tanınmış bir Türk Generalinin ne işi var” diyerek tepkilerini belirtmişlerdir. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Atatürk’ün İstanbul’a dönmesini istemiştir.

Atatürk İstiklal Savaşını Türk milletinden aldığı destek ve irade ile başlatmıştır. Türk milletine olan güvenini ve inancını şu şekilde ifade etmiştir: "Ben, 1919 senesi Mayıs’ı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde, maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Ben Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum.”[28]

Mustafa Kemal Samsun’da bir hafta kaldıktan sonra tedavi bahanesiyle kaplıcaları ile ünlü Havza’ya geçmiştir. Havza’da bütün kolordulara, idare amirlerine, Anadolu’daki milli kuruluşlara gizli bir tamim göndererek işgallere karşı bütün yurtta mitingler yapılmasını, işgal ve ilhakların önlenmesini istemiş, düşman saldırısına karşı çete savaşına başvurulmasını emretmiştir. Bu tamim üzerine İtilaf devletlerinin baskısı ile İstanbul Hükümeti, Atatürk’ü geri çağırmıştı. İstanbul’a dönmeyi kabul etmeyen Atatürk 13 Haziran’da Amasya’ya geçmiştir.

3b01b[1]

22 Haziran 1919’da Amasya’dan bütün ülkeye duyurulan Genelgede vatanın bütünlüğü, milletin istiklâlinin tehlikede olduğu, milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağı belirtilmiş ve Sivas’ta bir kongre düzenleneceği bildirilmiştir. Bu karar artık Milli Mücadele’nin fiili olarak Atatürk’ün imzasıyla başladığını bütün dünyaya göstermiştir. Amasya’dan sonra Sivas üzerinden Erzurum’a geçen Atatürk, 3 Temmuz 1919’da halkın coşkulu karşılamaları arasında şehre girmiştir.

Atatürk, Erzurum’a gelişini şöyle anlatır: "Benim Erzurum’a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi.”[29] Bu sırada Atatürk İstanbul’dan çağrılıyordu. Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için istifa etmesini önermişlerdir. Görevinden ve ordudan çekilmesi halk üzerinde iyi bir etki yapacaktı. Refet Bey’de aynı düşüncede idi. Ama, Mustafa Kemal, kararını veremiyordu. Tasarladığı işi yapabilmek için, resmi bir sıfat taşımasının önemli olduğunu biliyordu. “Halkın, bir lideri sadece beslediği idealden dolayı sevdiğini düşünmek saçmadır,” “aksine, onu kudret ve kuvvetini açığa vuracak şekilde, gösterişli bir kılıkta görmek ister,” düşüncesindeydi. Askerlik Selanik’teki askeri okula girmeyi başardığından beri, onun çok şey ifade ediyordu. Gelir düzeyi düşük bir ailenin çocuğu olmaktan doğan güvensizlik duygusunu bu şekilde yenebilmiş, hayatı bu sayede anlam kazanmıştı. İstifa ettikten sonra, çevresindekilerin kendini sayıp saymayacağı, düşüncesi onu tedirgin etmiştir. Kendi benliğine olan güveni birdenbire gevşemiş gibiydi. Ama sonunda arkadaşlarının istifanın kaçınılmaz olduğu yolundaki düşüncelerine katılmıştır.

8 Temmuz 1919 tarihinde Padişah’a Harbiye Nezareti’ne resmi göreviyle beraber askerlikten istifa ettiğini bildiren bir telgraf çekmiştir. Atatürk orduya, vilayetlere ve millete resmi göreviyle birlikte askerlikten istifa ettiğini açıklayan şu genelgeyi yayınlamıştır. “Mübarek vatanı ve milleti parçalamak tehlikesinden kurtarmak Yunan ve Ermeni isteklerine kurban etmemek için açılan milli savaş uğrunda milletle beraber, serbest surette çalışmaya resmi ve askeri sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu mukaddes gaye için milletle beraber sonuna kadar çalışmaya mukaddesatım adına söz vermiş olduğumdan pek aşıkı bulunduğum yüksek askerlik mesleğinden bugün veda ve istifa ettim. Bundan sonra mukaddes milli gayemiz için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere milletin sinesinde bir ferd-i mücahit suretiyle bulunmakta olduğumu arz ve ilan ederim.”[30]

Atatürk istifasının ertesi günü Müdafaa-i Hukuk Erzurum şubesi başkanlığına seçilmiştir. Böylece İstanbul ile bağlarını koparmıştır. Atatürk’ün askerlikten istifası üzerine başta Kazım Karabekir olmak üzere bütün ileri gelen subaylar, kendisinin emrinde olduklarını belirtmişlerdir. Atatürk, Kazım Karabekir Paşa’yı kucaklamış, teşekkür etmiştir. Rauf Bey onu hiç bu kadar heyecanlı görmemişti. Yalnız bir kez o da Anafartalar savaşından sonra kendisine “hamdolsun İstanbul’u kurtardık” dediği zaman böylesine heyecanlanmıştı. Şimdi durumu sağlamlaşmış, kendisine güveni geri gelmişti. Doğudaki kuvvetlere güvenebilirdi. Yurdun her tarafına telgraflar göndermeye başladı. Kazım Karabekir Paşa bunlara sadece usule uysun diye imza atıyordu.

Doğu illerinin geleceğini görüşmek amacıyla Atatürk’ün başkanlığında 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi, ülkenin bütününü ilgilendiren meseleler hakkında kararlar almıştır. Milli sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğunu, ayrılık kabul edilemeyeceğini karar altına alan Erzurum Kongresi, Doğu illeri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin üyelerinden oluşmaktaydı. Erzurum Kongresi bütün dünyaya Atatürk’ün belirttiği gibi Türk milletinin varlığını ve birliğini göstermiştir. Atatürk Erzurum Kongresi’nde kurulan Temsil Heyeti’nin başına getirilmiştir[31].

Erzurum Kongre’sini Sivas Kongresi izlemiştir. 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde manda ve himaye kesinlikle reddedilmekle kalmamış “Ya istiklal Ya ölüm” ifadesi ile mücadele kararı alınmıştır. Bunun yanında bütün savunma örgütleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk adı altında birleştirilerek güç birliğine gidilmiştir. Sivas Kongresi’nde genişletilen Temsil Heyeti, Atatürk’ün başkanlığında Anadolu’da hâkimiyet etkili olmaya başlamıştır[32].

Mustafa Kemal, General Harbord başkanlığında bir Amerikan heyetinin manda konusunda Amerika’yı ilgilendiren sorunları incelemek için Ermenistan’a gitmek üzere yolda olduğunu haber almıştı. General Harbord ve heyeti, Sivas Kongresi’nin bitiminden sonra Sivas’a gelmişlerdir. Mustafa Kemal 20 Eylül 1919’da General Harbord’u kabul etmiştir. Mustafa Kemal sıtmadan rahatsızdı ve yorgun görünüyordu. Ama iki buçuk saatlik bir görüşme süresince kolaylık ve rahatlıkla konuşarak, düşüncelerini bir mantık düzeni içinde öne sürmüştür. Amerika ile iyi ilişkiler kurmayı yadırgamıyordu. Ancak bu ilişkinin, yalnız yardım temeline dayanmasını istiyordu. Amerika’nın otoritesini fazla duyurmasını, hele Türkiye’nin iç işlerine karışmasını kabul etmiyordu. Harbord, Türkiye’nin geçmişteki siciline değinerek, kendi kendisine saygısı olan hiçbir milletin, elinde tam bir otorite bulundurmadan mandaterlik sorumluluğunu alamayacağını belirtmiş ve Ermeni kıyımından söz etmiştir. Atatürk, başında bulunduğu hareketin bütün soy ve dinden insanların haklarına saygı göstermek isteğinde bulunduğunu ve gerekirse bir açıklama yaparak, Hıristiyanların bu konudaki endişelerini gidermeye hazır olduğunu bildirmiştir.

Harbord, "Şimdi ne yapmak niyetindesiniz?” diye sormuştur. Konuşmaları sırasında Mustafa Kemal, parmakları arasında çevirdiği bir tesbihle oynamaktaydı. O sırada sinirli bir hareketle tesbihin ipini koparmış taneler yere düşüp dağılmıştı. Mustafa Kemal, taneleri teker teker toplamış ve bunun General’in sorusuna cevap olduğunu söylemiştir. Böylece, ülkenin dağılmış parçalarını bir araya getirmek, düşmanlardan temizlemek, bağımsız ve uygar bir devlet kurmak isteğini belirtmiş oluyordu. Harbord, bu türlü bir umudun ne mantığa, ne de askeri gerçeklere uymadığını söylemiştir. "Birtakım insanların kendi canlarına kıydıklarını biliyoruz. Şimdi de bir milletin intiharına mı tanık olacağız?” demiştir. Mustafa Kemal’de, "Söyledikleriniz doğrudur. General” demiştir. "İçinde bulunduğumuz durumda yapmak istediğimiz şey, ne askerlik açısından, ne de başka bir açıdan açıklanabilir.

Ancak, her şeye rağmen, yurdumuzu kurtarmak, özgür ve uygar bir Türk devleti kurmak, insan gibi yaşayabilmek için yapacağız bunu” demiştir. "Başaramazsak bir kuş gibi düşmanın avucu içine düşecek ağır ve şerefsiz bir ölüme katlanacak yerde atalarımızın çocukları olarak, döğüşerek ölmeyi tercih ederiz.” Mustafa Kemal’in kararlılığı, Harbord’u etkilemişti. "Herşeyi hesaba katmıştım, ama bunu değil. Sizin yerinizde olsaydık, biz de aynı şeyi yapardık” demiştir[33].

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nden sonra üzerindeki bütün resmi görevleri alan ve kendisini yakalatma emri çıkaran Damat Ferit Paşa hükümetini istifa etmek zorunda bırakmıştır. Sağlam ve akıllıca politikası, gittikçe geliştirdiği milli teşkilatı ve açık seçik programı ile, İtilaf Devletlerine karşılarında boynu eğik bir kukla hükümet değil, haklarına ve isteklerine güvenen, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden silkinip kurtulmaya çalışan güçlü bir milli kuvvet bulacaklarını göstermiştir. Damat Ferit’in yerine iktidara gelen Ali Rıza Paşa temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı Amasya’ya göndermiş, 20-22 Ekim 1919’da Amasya’da, Atatürk ve Heyet-i Temsiliye ile görüşmeler yapılmıştır. İstanbul Hükümeti Sivas Kongresi’nin kararlarını onaylamanın yanı sıra, Meclis-i Mebusan’ın toplanmasını da kabul etmiştir. Bu görüşme tarihe "Amasya Mülakatı” olarak geçmiştir[34].

Kısa bir süre sonra yapılan genel seçimlerde Atatürk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir. Ancak güvenlik nedeniyle toplantılara katılmamıştır. Atatürk, Heyet-i Temsiliye üyeleri ve bazı yetkili kişilerle Sivas’ta yaptığı toplantıda, Heyet-i Temsiliye’nin merkezini Ankara’ya taşıma kararı almıştır. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Atatürk, İstiklal Savaşını artık Ankara’dan yönetecektir. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı, 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanmıştır. Meclis önemli bir karar almış, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını içeren Misak-ı Milliyi kabul ve ilan etmiştir[35].

İstanbul’un İngilizler tarafından 16 Mart 1920’de resmen işgali üzerine Meclis-i Mebusan görev yapamaz hale gelmiş ve oturumlarına ara vermiştir. İngilizlerin İstanbul’u işgali Atatürk’e büyük bir fırsat vermiştir. Atatürk bir bildiri yayınlayarak “İstanbul’un zorla işgali ile Osmanlı Devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve egemenliğine son verilmiş olduğunu açıklamıştır. Türk milletinin yaşaması için girdiği savaşta halkın dini duygularına hitap ediyor “giriştiğimiz kutsal bağımsızlık ve vatan savaşında Allahın yardımı bizimledir” diyordu. İyi bir kurmay ve politikacı olan Atatürk hiçbir şeyi unutmuyordu. Türkiye dışındaki Müslümanlara da bildiriler yollamıştır. Avrupa ve Amerika kamuoyuna da sesleniyor, Türkiye’ye yapılan muamelenin insanlığın haysiyet ve şerefiyle bağdaşmadığını belirtiyordu. Atatürk, valilikler ve komutanlıklara talimat göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkilerle donanmış yeni bir meclisin açılacağını, bu meclise yeni temsilci seçmeleri gerektiğini bildirmiştir. 23 Nisan 1920’de ülkenin birçok yerinden seçilip gelen milletvekilleri ile yeni meclis açılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı seçilen Atatürk, 23 Nisan’ın anlamını şöyle ifade etmiştir: “23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir düşman dünyasına karşı ayağa kalkan Türk halkının, Büyük Millet Meclisi’ni meydana getirmek hususunda gösterdiği harikayı ifade eder.”[36]

3b05b[1]

Anadolu’daki bu gelişmeler üzerine başta Vahidettin olmak üzere Damat Ferit ve Şeyhulislam, Atatürk ve yanındakilere karşı düşmanlığını açıkca ortaya koymuş, Şeyhulislam “Padişaha karşı ayaklanma” başlıklı bir fetva ile onları asi ilan etmiştir. 11 Mayıs 1920’de Atatürk Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edilmiştir. Bu kararı padişah Vahidettin 24 Mayıs 1920’de onaylamıştır[37]. Fetva, yurdun her tarafına dağılmış, bazı yerlere de işgal kuvvetlerinin uçaklarıyla havadan atılmıştı. Damat Ferit, Sadrazam olarak milliyetçileri milletin sahte temsilcisi diye suçluyor, bunların kendi kişisel hırsları için ülkeyi harcamaya kararlı, birtakım asi kişiler olduğunu ileri sürüyordu. Mustafa Kemal İstanbul’un fetvalarına aynı biçimde karşılık vermek zorundaydı. Bu konuda, Ankara’daki ulemayı seferber etmiştir. Onlar da İstanbul’daki Dürrizade fetvasına karşı bir fetva çıkarmışlardır. Düşman baskısı altında verilen bir fetvanın hükümsüz olduğunu söyleyerek Müslümanları “Halifelerini esirlikten kurtarmaya” çağırıyorlardı. Mustafa Kemal kendi taraftarlarından birçoğunun, halâ kararsızlık içinde bulunduklarını biliyordu. Asi diye kanun dışı ilan edildikleri halde, dini düşüncelerine ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı bulundukları için açık bir ayaklanmaya girişmekten çekiniyorlardı.

Atatürk Meclisin açılışından sonra bir yandan düzenli orduya geçmek için çalışmalar yaparken diğer taraftan, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin dış dünyada tanınması için girişimlerde bulunuyordu. Bu arada İstanbul’da ibret verici gelişmeler olmuş, 10 Ağustos 1920’de İstanbul hükümeti Atatürk’ün deyimi ile Türk milletini imha planı olan Sevr Antlaşması’nı imzalamıştır. Buna Ankara’nın kararı sert olmuştur. Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos’ta aldığı bir kararla Sevr Antlaşması’nı imzalayanları ve bunu onaylayan Şura-yı Saltanat üyelerini vatan haini ilan etmiştir.

Böyle güç bir ortamda Büyük Millet Meclisi duruma kısa sürede hâkim olmuştur. Büyük Millet Meclisi hükümetinin başarısı sonucu 3 Aralık 1920’de Ermenilerle Gümrü Antlaşması, 20 Ekim 1921’de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalanmıştır[38].

Atatürk 9 Kasım 1920’de Batı Cephesi’ni ikiye ayırarak Batı Cephesi komutanlığına Albay İsmet Bey’i, Güney Cephesi Komutanlığı’na da Albay Refet Bey’i (Bele) getirmiştir. Yunanlıların ilerleyişi karşısında Bilecik ve Bozhöyük düşmüştür. Yunan birliklerini İnönü yöresinde karşılayan İsmet Bey 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü zaferini kazanmıştır. Bu, Batı Cephesi’nde kazanılan ilk savunma zaferi olmuştur. Londra Konferansı’nın başarısızlığı üzerine Yunanlılar yeniden harekete geçmiş Türk ordusunun başarısı sonucu 31 Mart 1921’de İkinci İnönü zaferi kazanılmıştır. Bu zafer nihai zafer değildi. Ancak Atatürk’ün dediği gibi "milletin makûs talihinde” bir dönüm noktası olmuştur[39].

İkinci İnönü zaferi ile Türkün eski ruhu yeniden canlanmıştı. Yepyeni bir ordu kurulmuş, başına modern savaş yöntemlerini iyi bilen genç subaylar geçmiştir. Atatürk, bu zaferden sonra belli belirsiz de olsa, önünde zaferin yaklaşan ışığını görüyordu.

Bu gelişmeler içte ve dışta Atatürk’ün gücünü artırırken Meclis’te farklı gruplar oluşmuştu. Atatürk, Büyük Millet Meclisi’nde görüş farklılıklarını ortadan kaldırmak ve grup disiplini sağlamak amacıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk grubunu kurmuştur. Kurulduğunda 151 milletvekilinden oluşan grubun başkanlığına Atatürk seçilmiştir. Temmuz 1921’de geniş çaplı bir Yunan saldırısı sonucu, Kütahya ve Eskişehir düşmüş, Türk ordusu Mustafa Kemal’in emri ile Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiştir. Geri çekilme kararı Meclis’te tartışmalara, halkta moral bozukluğuna neden olmuştur. Milletvekilleri bir yandan İsmet Paşa’nın cezalandırılmasını istiyor, bir yandan da Mustafa Kemal’in Başkomutanlığı üzerine almasını istiyorlardı. Bunların bir kısmı, ordunun uğradığı yenilginin bir daha düzelmeyeceğini düşünüyor, bunun sorumluluğunu Mustafa Kemal’in üzerine yüklemek istiyorlardı. Bir kısım milletvekili ise O’nun halâ durumu düzeltebileceğine inanıyordu. Milletvekillerinin çoğunluğu Atatürk’ün ordunun başına geçmesini istiyordu. Tartışmalar sonunda bu görüş benimsenmiş, 5 Ağustos 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e geniş yetkiler ve üç aylık bir süre için "Başkomutanlık” unvanı veren kanunu kabul etmiştir[40].

Atatürk başkomutanlık yetkisini aldıktan sonra Tekalif-i Milliye emirlerini çıkarmış, ordunun donanım ihtiyacını karşılamak üzere bazı ihtiyaç maddeleri toplanmaya başlamıştır. Parası sonradan ödenmek koşulu ile kumaş, deri, yiyecek, akaryakıt ve daha çeşitli eşya stoklarının, yüzde kırkının orduya verilmesini emretmiştir. Halka, orduda kullanabilecek bütün silah ve donanımı teslim etmesini bildirmiştir. Öküz ve at arabalarının yüzde onunu binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisini almıştır. Bütün demir ve döküm atölyelerinde sayım yapılmıştır. Mustafa Kemal üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha iyi duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık istemiştir[41].

Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri gördüğü gibi topyekün bir savaştı. “Savaş, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki herşeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeli idim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşcı gibi kendini görev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti. Gelecekteki savaşlarının yegâne başarı şartı da en ziyade bu söylediğim hususa bağlı olacaktır.”[42] Bu gerçeği yıllar sonra gören Churcill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar ulaşım aracı bulunmadığı için, taşıma işlerinde cephedeki erlerin hanımlarından ve çocuklarından nasıl yararlandığını anlatır. Atatürk Anadolu’nun maddi ve manevi kaynaklarını tam bir seferberlik düzeni içinde harekete geçirmiştir.

Yunanlılar 13 Ağustos 1921’de yeniden hücuma geçmişlerdi. Hedef Ankara’yı ele geçirmekti. Halide Edip Adıvar’ın Atatürk’e “Eğer düşman Ankara’ya gider de bizi geride bırakırsa ne yaparız?” diye sorması üzerine, Atatürk korkunç bir kaplan gibi gülmüş ve “güle güle beyler! derim. Arkalarından vurarak onları Anadolu’nun boşluğunda mahvederim” demiştir[43]. Atatürk’ün emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz kilometre uzunluktaydı. Atatürk, savaşın kırıtik bir noktasında, subaylara şunları söylemiştir: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın, her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”[44]

22 gün 22 gece süren Sakarya Muharebesi’nin kazanılması üzerine Büyük Millet Meclisi tarafından 19 Eylül 1921’de Atatürk’e “Mareşal” rütbesi ve “Gazi” unvanı verilmiştir[45]. Yunanlıların Sakarya boylarından geri atılması, Atatürk’ün yurt dışındaki konumunun güçlenmesini sağlamıştır. Fransa ile devam eden görüşmeler uzlaşma ile sonuçlanmış, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma İngilizleri kızdırmıştı. Atatürk müttefiklerin birliğini parçalamış, cesaretlerini kırmış, Yunanlıları yenilgiye uğratmıştır.

3b16b[1]

Atatürk, Meclis’in 4 Mart 1922’deki gizli oturumunda nihai saldırı kararında olduğunu bunun için hazırlıkların tamamlanmasını beklediğini ifade etmiştir. Meclis 4-5 Mayıs 1922’deki gizli oturumunda Atatürk’ün başkomutanlık görevinin üç ay daha uzatılmasına ilişkin önergeyi reddetmiştir. Bunda muhalefetin etkisi ile oyların dağılmış olması önemli rol oynamıştır. Atatürk 6 Mayıs’taki gizli oturumda “…düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılmazdı. Binaenaleyh bırakmadım, bırakamadım ve bırakmayacağım” deyince uzun tartışmalar sonunda önerge yeniden oylanarak kabul edilmiştir. Atatürk 22 Haziran ortalarında düşmana son darbeyi indirme kararını vermiştir. Bu kararını yalnız Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’ya açmış ve hazırlıkların bir an önce tamamlanmasını istemiştir. Atatürk aylarca, iç cepheyi sağlamlaştırmak için çaba gösteriyordu. Meclis Başkomutanlık yetkisini kendisine vererek büyük bir güven göstermişti. Atatürk buna karşı şükran duygularını şöyle dile getiriyordu. “…O mutlu gün gelince, bütün ulusla birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız. Benim bundan başka ikinci bir mutluluğum olacaktır ki o da, kutsal davamıza başladığımız gün bulunduğum yere geri dönebilme olanağıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Gerçekleri iyi kavrayan, yürek ve vicdanında manevi ve kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olurlarsa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.”[46]

Milletvekilleri, Mustafa Kemal’in bu konuşması karşısında rahatlamış, sözlerinin gücü karşısında şaşırmış, bütün tasalarını unutmuşlardı. Milletvekilleri 22 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetkilerini bu sefer süresiz olarak yenilemişlerdir.

Güvenliğe önem veren modern düşünceli bir subay olarak, Mustafa Kemal, saldırı tarihinin gizli tutulması gerektiğini çok iyi biliyordu. Zira stratejik planının başarısı, herşeyden önce sürprize dayanmaktaydı. Cepheye gittiği çok az kimseye söylenmişti. Ali Fuat Paşa, milletvekillerine daha o gece birlikte yemek yediklerini söylemişti. Yabancı ajanlar arasında, sürekli olarak ordunun henüz saldırıya hazır olmadığı söylentisi yayılıyordu. Çankaya’daki nöbetçilere, içeriye kimseyi sokmamaları için talimat verilmişti. Gazeteler ertesi gün Çankaya’da bir ziyafet vereceğini yazmışlardı. Oysa Mustafa Kemal daha önceden cepheye, gitmişti.

Annesine, elini öpüp vedalaşırken, bir çay ziyafetine gittiğini söylemişti. Zübeyde Hanım onun üniformasına, çizmelerine bir göz attıktan sonra: "Bu çay ziyafeti değil” demiştir. Mustafa Kemal onu yatıştırarak yanından ayrılmıştı. Annesi daha sonra bölge komutanına telefon ederek, nerede olduğunu sormuş ve kendisine çay ziyafetinde olduğu söylenmiştir.

Zübeyde Hanım "Hayır, biliyorum savaşa gitti” demiş ve oğluna bir mektup yazmıştır. "Oğlum seni bekledim. Gelmedin. Çaya gittiğini söylemiştin bana. Ama cepheye gittiğini biliyorum. Senin için dua ettiğimi bilmeni isterim. Savaşı kazanmadan sakın gelme.”[47]

Mustafa Kemal o gece, yakınlarından birkaç kişiyle Ankara dışında bir yerde yemek yemişti. Ayrılırken ellerini omuzlarına atarak: "saldırıya başlamak için şimdi doğru cepheye gidiyorum,” demiştir. İçlerinden biri şaşkınlıkla "Paşam ya başaramazsanız” diye sormuştur. Bunun üzerine Mustafa Kemal "Ne demek istiyorsun? Saldırının başlangıcından on dört gün sonra Yunanlıları denize dökmüş olacağım” demiştir.

20 Ağustos’ta Akşehir’deki Batı Cephesi Karargâhı’nda yaptığı toplantıda 26 Ağustos’ta saldırıyı başlatma kararı almıştır. 25 Ağustos’ta Kocatepe’deki ordugaha geçen Atatürk, o akşamdan başlayarak Anadolu’nun dışarıyla bütün bağlantısının kesilmesini emretmiştir. 26 Ağustos sabahı başlayan Büyük Taarruz 30 Ağustos’taki Başkomutan Meydan Savaşı’yla kesin sonuca ulaşmış, düşmanın büyük bir kısmı imha edilmiştir. Atatürk 1 Eylül günü komutası altındaki kuvvetlere "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini vermiştir. 9 Eylül 1922’de Türk ordusu İzmir’e girmiştir. Zaferi kazanması için on beş gün yetmiştir. Sonunda Atatürk Ankara’ya döndüğü zaman arkadaşlarına şöyle demiştir: "Kusura bakmayın. İnsan bazen hesabında yanılabilir. Tahminimde bir günlük bir yanılma yapmış olabilirim.” Atatürk akşam, kalmakta olduğu köşkün balkonundan, Yunanlıların kaçarken yaktıkları İzmir’in yandığını izlerken yanındaki genç subaylara şunları söylemiştir: "Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler, bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllardaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk devletinin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de dünyaya ilan ediliyor”[48]

Batılı Devletler Mustafa Kemal’in bundan sonra ne yapacağını, kuşku içinde bekliyorlardı. Sanki nakatv olmuş bir boksör, ringde tekrar ayağa kalkmış, rakibini sersemletici bir yumrukla yere indirmişti. Churcill ise olayı daha farklı anlatıyordu. “Bir yandan Yunanlıların akılsızlığı, öte yandan müttefiklerin işi ağırdan almaları, aralarındaki uyuşmazlıklar, dalavereler, şimdi Avrupa’nın üzerinde patlayan bu felaketi, uzun zamandan beri hazırlamıştı. Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar Yunan kalkanının arkasına saklanarak, hayallerini sürdürmek istemişlerdi. Şimdi de kalkan, tuzla buz olmuştu. Avrupa ile, bu geri tepen savaş sırasında bir düzine kadar dağınık İngiliz, Fransız ve İtalyan birliğinden başka bir şey yoktu. Türklerin daha üzerlerinden Hıristiyan kanı tüterek, başıboş ve korkusuz bir Fatih gibi Avrupa’ya tekrar ayak basmaları, aşağılanmanın en büyüğü demekti. Türkiye’deki zaferleri her yerdekinden daha kesin olmuş, galip gelmenin verdiği gücü, her yerden çok orada olanca küstahlıklarıyla açığa vurmuşlardı. Şimdi, Gelibolu’da, Mezopotamya’da, Filistin çöllerinde bu büyük seferleri besleyen gemilerde, uğrunda binlerce insanın can verdiği zafer taçları başarılı bir savaşın bütün meyveleriyle birlikte, utanç içinde yok olup gitmiştir.

Mustafa Kemal, İzmir’de durmak niyetinde değildi. Amacı, İstanbul’u ve Edirne’yi de almaktı. İzmir’de basına verdiği demeçlerde, bu bölgeleri elde etmek için görüşmelere hazır olduğunu açıkca belirtmişti. Bir Amerikan gazetecisine, bir haftada İstanbul’da olabileceğini ve oradan da Trakya’yı alacağını söylemişti. Musul’u da istiyordu. İngiltere’ye karşı değil, Yunanlılara karşı savaştığını söylemişti. Savaş için olduğu gibi, barış için de planları vardı. Bu planlar, Boğazların güvenliği için gereken garantileri kapsıyordu. Ancak İtilaf Devletleri, bunları kabul etmek istemezlerse, Mustafa Kemal, Yunanlıları Avrupa’da kovalamaya hazırlanıyordu. İtilaf Devletleri Mustafa Kemal’le ya savaşmak ya da uyuşmak şıklarından birini seçmek zorundaydılar. İngiliz yetkililer, Mustafa Kemal’in ikinci hedefinin Trakya olduğunu, barış konferansı olmazsa Trakya’ya geçeceğini belirtmişler ve konferans kararı almışlardır[49].

Mondros Mütarekesiyle başlayan, Sevr Antlaşması’yla daha da ağırlaşan felaket günleri, 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması’yla sona ermiştir. Buna göre Yunanlılar bir ay içinde Doğu Trakya’yı boşaltacaklardı. İtilaf Devletlerinin barış konferansına İstanbul hükümetini de çağırmalarına karşı, Atatürk, Saltanatla Hilafetin ayrılmasını ve saltanatın kaldırılmasını önermiştir. Uzun tartışmalar sonunda Atatürk’ün sert konuşması sonucu, 1 Kasım 1922’de Büyük Millet Meclisi kararı ile Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırılmıştır. Atatürk bu kararı Meclis’de şöyle açıklamıştır: “Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Yüce Mecliste temsil etti. İşte o Meclis, Yüce Meclisinizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.”[5] Saltanatın kaldırılması üzerine Sadrazam Tevfik Paşa, 4 Kasım 1922’de istifa etmiştir. Vahidettin ise 17 Kasım’da İngiltere’nin koruması altında İstanbul’dan ayrılmıştır.

Ülkeyi düşman işgalinden kurtaran Atatürk’ün, Lozan Konferansı devam ederken annesinin sağlığı bozulmuştu. Atatürk yurt gezisine çıkacağı sırada, bozulan sağlığını düzeltmek umuduyla İzmir’e giden annesinin orada öldüğü haberini almıştı. İzmir’e gelince mezarının başında şu konuşmayı yapmıştır:

ataturk005

"Zavallı annem vücudunu, bütün millet için amaç olan İzmir’in kutsal topraklarına bırakmış bulunuyor. Burada yatan annem, zulmün, baskının ve bütün milleti felaket uçurumuna götüren keyfi bir idarenin kurbanı olmuştur. Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim vakit annemi ıstıraplı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kalmıştım. Yanımda kendisinin beraberime verdiği biri vardı. Onu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman, annem bu adamın yalnız olarak geldiğini öğrenince, benim için Halife ve Padişah tarafından verilmiş olan idam kararının yerine getirildiğini sanmış ve kendisine inme inmiş. Annem üç buçuk yıl, bütün gece ve gündüzleri gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. En son pek yakın zamanlarda onu İstanbul’dan kurtarabildim, ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüş, manen yaşıyordu. Annemin kaybına şüphesiz çok üzülüyorum. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni avutan bir nokta vardır ki, o da anamız vatanı mahveden, çökerten yönetimin artık bir daha geri gelmemek üzere yok edilmiş olmasıdır… Annemin mezarı önünde ve Tanrı’nın huzurunda and içiyorum, milletin bu kadar kan dökerek kazınmış olduğu egemenliğin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekten asla çekinmeyeceğim.”[51]

Zübeyde Hanım, İzmir’de Latife’yi görmüş, beğenmişti. Mustafa Kemal de onunla haberleşiyordu. Latife Hanım mektuplarında Atatürk’e olan sevgisinden başka, onun işlerine karşı duyduğu ilgiyi de açığa vuruyordu. Atatürk de bu ilgiyi karşılıksız bırakmamıştı. O’na iyi bir eğitim almış batıyı tanıyan yeniliklere açık bir eş gerekiyordu. Latife Hanım’ın buna uygun olduğunu biliyordu. Hastalığı sırasında annesini ziyaret etmiş olan Latife’yi, ölümünden birkaç gün sonra gidip evinde ziyaret etmiş ve evlenmelerini teklif etmiştir. Atatürk Latife’yi yanına alarak bir kadıya gitmiş ve nikâhlarını kıymasını istemiştir. Kadı önce çok şaşırmış olmakla birlikte nikâhı kıymıştır. Düğün töreni, Latife Hanım’ın babasının evinde yapılmıştır. Mustafa Kemal’in şahitliğini Kazım Karabekir Paşa yapmıştır.

Sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı 21 Kasım 1922’de toplanmıştır. Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni İsmet Paşa temsil etmiştir. Atatürk, Lozan Antlaşması ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Geçmişte her şeyi hoş görenler, yanlışları yapanlar biz olmadığımız halde, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Millet ve memleketi gerçek bağımsızlık ve egemenliğine kavuşturmak için bu güçlük ve fedakârlıklara katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti. Ben, olumlu sonuç alacağımıza kesin olarak güveniyordum. Türk milletinin varlığı için, bağımsızlığı için, egemenliği için ne olursa olsun elde etmeye mecbur olduğumuz esasların, dünyaca onaylanacağına da asla şüphe etmiyordum. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hususların usulen açıklanıp onaylanmasından başka bir şey değildi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir dayanağımız, milli egemenliğimizi kazanmış ve onu bilfiil halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış olduğumuz idi.”[52]

Atatürk, Türk milletinin barışı candan istediğini belirtmiştir. Lozan’daki Büyük Devletler bunu gereği gibi değerlendiremeyecek ve görüşmelerin yine kesilmesine yol açacak olurlarsa, o zaman Türkiye, haklarının tanınması için yeniden silaha sarılmaktan çekinmeyecekti. Müttefikler, barış istemesini bir zayıflık belirtisi gibi görmemeliydiler. Sözlerini hareketlerle desteklemek için yeni sınıfları silahaltına aldırmış, terhis edilmiş olanları da tekrar askere çağırtmıştı. Eskişehir’i askeri bölge ilan etmiş ve her yana, askeri birliklerin hareketlere giriştikleri söylentisi yayılmıştı.

Ne İtilaf Devletleri ne de Türkiye’de savaş istemedikleri için, çözüm her maddeye bir formül bulmaktı, en sonunda, özellikle İngilizler’in uzlaştırıcı çabalarıyla, herkesin durumunu kurtaracak birtakım formüller bulundu. Borç sorunu, ileride yapılacak anlaşmalara bırakılmıştı. Tazminat isteğinden vazgeçilmiş ekonomik ayrıcalıklar konusu, değerlerine göre, Türk yasalarına uygun olarak ele alınacaktı. Geçici bir süre için, belirli sayıda yabancı adli danışmalar kabul edilmişti. Mustafa Kemal, anlaşma imzaya hazır olduğu sırada kapitülasyonların kaldırılmış olduğunu belirtmiştir.

24 Temmuz 1923’de Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşma’yla yeni Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı bütün dünya tarafından kabul edilmiştir. Böylece Türkiye’nin sınırları çiziliyor, ekonomik alanda da Osmanlı devrinden kalan kapitülasyonlar kaldırılıyordu Atatürk, Lozan Barış Antlaşmasını şöyle ifade etmiştir: "Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk milleti için siyasi bir zafer oluşturan bu antlaşmanın Osmanlı tarihinde bir benzeri yoktur. Milletimiz, bununla gerçekten iftihar edebilir ve Türk milletinin yüksek eseri olan bu antlaşmanın yüksek kıymetini takdir etmesi lâzım gelen gençliğin, bunu mazide yapılmış antlaşmalarla mukayese etmesi gerekir.”[53] Atatürk, bir taraftan Lozan Antlaşması ile uğraşırken Haziran-Temmuz 1923’te yapılan seçimler sonucu İkinci Meclis çalışmalara başlamış 13 Ağustos’ta yeniden başkanı seçilmiştir. 9 Eylül 1923’te Cumhuriyet Halk Fırkasını kuran Atatürk genel başkanlığa seçilmiş ve bu görevi vefatına kadar sürdürmüştür.

Atatürk bundan sonra yeni anlayışın bir gösterisi olarak İstanbul yerine Ankara’nın devlet merkezi olmasına karar vermiştir. Meclise bunu öneren bir yasa tasarısı sunmuştur. Basın ve İstanbul’un önde gelen isimleri bu öneriye karşı çıkmışlardır. Halifeliğin merkezi olan İstanbul’un başkent olarak kalmasında ısrar ediyorlardı. İstanbul dört yüz yetmiş yıldır başkent olarak kalmıştı. Ondan önceki bin yüz yıllık Bizans dönemi de vardı. Uzaklığı sert iklimi, uygar bir kent için gerekli olan su ve daha birçok şeyin bulunmaması dolayısıyla, Ankara’nın başkent için uygun olmadığı ileri sürülüyordu. Buna karşılık, güvenli stratejik ve coğrafi konumu vardı. Ayrıca, Milli Mücadele’nin sembolü olarak, bir değer kazanmıştı. Atatürk, öteden beri sürüp gelen sinsi gelenekleri, entrika alışkanlıkları yüzünden İstanbul’a karşı güvensizlik duyuyordu. Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe mahkûm oluşunu, Osmanoğulları’nın Anadolu’nun sert yaylasını bırakıp Boğaz kıyılarına yerleştikleri tarihe bağlıyordu. Atatürk tasarıyı Meclisten geçirmekte güçlük çekmemiştir. İstanbul hilafet merkezi olarak kalırken 13 Ekim 1923’te Ankara, Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile Türkiye Devleti’nin başkenti olmuştur. İstiklal Savaşı’nın başından itibaren egemenliğin millete ait olduğu görüşünü savunan Atatürk, bu görüşü yeni Türkiye Devleti’nin temel taşı yapmış, 29 Ekim 1923’te devlet ve hükümet şeklinin de cumhuriyet olduğunu ilan etmiştir.

Atatürk’e göre cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Egemenlik artık kayıtsız şartsız millete aitti. "Türk milletinin tabiat ve âdetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir” diyen Atatürk Türkiye Devleti’nin cumhuriyet idaresi ile yönetileceğini açıklamıştır. Atatürk, cumhuriyet rejimini tercih ederek, milletimizi sonu belirsiz rejim çatışmalarından kurtarmıştır.

Atatürk Türk milletinin geleceğini cumhuriyetle çizerken, ileri ve medeni bir toplum olmanın gereğini de ortaya koymuştur. Atatürk’e göre sıra ülkeyi her alanda modern, çağdaş bir düzeye getirecek inkılâpların yapılmasına gelmişti.

Atatürk inkılapları tamamen Türk halkının ihtiyaçlarına yönelik olarak yapılmıştır. “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum haline eriştirmektir. İnkılâplarımızın temel kuralı budur”[54] diyen Atatürk, İnkılaplarını siyasal, toplumsal, hukuk alanında, eğitim kültürel ve ekonomik alanda gerçekleştirmiştir. Ekonomik alanda 1923’te Türkiye’de ilk İktisat Kongresi yapılmıştır. Atatürk, “kılıç kullanan kol yorulur, ama sapan kullanan kol gün geçtikçe daha çok güçlenir” ifadesi ile ekonominin önemini vurgulamıştır. Atatürk, kongrede ülkenin gerçek sahibinin halk olduğu görüşünü, siyasi alandan ekonomik alana kaydırarak bir defa daha tekrarlamıştır. Anadolu köylüsünü “bir lokma bir hırkaya” razı olarak yaşamaktan vazgeçirmeye çalışmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra bazı muhalifler ve İstanbul basınının bir kısmı Hilafetin önemini vurgulayan bir politika izlemeye başlamışlardır. Bu konuda kesin karar almak isteyen Atatürk, Şubat 1924’te harp oyunları dolayısıyla İzmir’e gelen ordu ve yetkilileri ile toplanarak, Halifelik ile Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, Genelkurmay Başkanlığı’nın hükümetin dışında kalması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi konularında karara varılmıştır. Atatürk yüzyıllardır İslam dininin bir politika aracı olarak kullanıldığını ileri sürmüş, dini, bir sömürü olmaktan çıkarıp yükseltmenin gereğini savunmuştur. Atatürk halife sözünün yönetim ve hükümet demek olduğunu savunmuş, ortada başka bir idare ve hükümet varken Halifeliğin gereksiz olduğunu söylemiştir. Türkiye Büyük Meclisi, 3 Mart 1924’te arka arkaya çıkardığı yasalarla alınan kararları uygulamaya koymuştur. Böylece hiçbir fonksiyonu kalmayan ve Türkiye’ye faydadan çok zarar getiren Halifelik ile Şeriye ve Evkaf vekaleti ve Şeyhülislamlık kaldırılmıştır. Vakıflar devlete bağlanmıştır. Eğitim öğretim birleştirilmiş, Tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. Laiklik ilkesiyle din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrılmıştır. Mecelle kaldırılarak Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmiştir. Medreseler kapatılarak çağdaş cumhuriyet okulları açılmıştır. Türk tarihi ve Türk dilinin bilimsel yollarla araştırılması amacıyla Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kurulmuş, Üniversite reformu yapılmıştır. Harf inkılâbıyla Latin harfleri kabul edilmiştir. Uluslararası saat, takvim, rakamlar ve ölçü birimi ile Soyadı Kanunu kabul edilmiştir. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı veren kanunlar çıkarılmıştır. 20 Nisan 1924’te yeni Anayasa kabul edilmiştir.

Atatürk kadınların da erkekler kadar hatta onlardan daha iyi eğitim görmeleri gerektiğini belirtmiştir. Çünkü erkekleri de yetiştiren onlardı. Bu konuda şu görüşleri ileri sürmüştür. “Mümkün müdür ki, toplumun yarısı topraklara zincirlere bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin? Şüphe yok; ilerici adımlar, dediğim gibi iki cins tarafından, birlikte, arkadaşca atılmalı, yenilik ve ilerleme düzeyinde aşamalar birlikte geçilmelidir. Böyle olursa, devrim başarıya ulaşır.

Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez ya da bir peştemal ve yanından geçen erkeklere ya arkasını çevirir ya da yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlamı nedir, ne demektir?

Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip biçime, sıkıntılı duruma girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekmektedir.”[55]

Yapılan inkılâpların başarısı ve halk tarafından benimsenmesi bazı muhalif grupları ortaya çıkarmıştır. Bu gruplar 14 Haziran 1926 tarihinde Atatürk’e suikast girişiminde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır. Atatürk kendisine yapılan bu suikast girişimi üzerine şu sözleri söylemiştir: “…Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır; fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle, medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”[56]

1937 yılında Lâiklik ilkesi Anayasa’ya dahil edilmiştir. Böylece lâiklik diğer ilkelerle birlikte yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ve başta gelen ilkesi olmuştur.

Bilimsel ve akılcı bir özellik taşıyan Atatürk ilke ve inkılâpları sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal alanlarda bir bütündür. En büyük özelliği de lâik bir temele dayanmasıdır. Atatürk bu özelliği şöyle açıklamıştır. “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bir dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, kurallar, bilimin çağdaş medeniliğe sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerleyişinde de başlıca başarı etkeni görür.”[57]

Tam bağımsızlık, Atatürk’ün dış politikadaki hedefiydi. Bunu şu sözlerle açıklamıştır: “Devletler topluluğunda şerefli, haysiyetli, namuslu bir mevki sahibi olmak ve mutlaka istiklaline riayet ettirmek. Devlet için istiklal kelimesinin karşılığı hayattır. İstiklali olmayan bir devlet, gerçek manada bir devlet değildir.”[58] Bu düşünce Türkiye’nin dış politikasında temel amaç olmuştur.

“Yurtta Barış, Dünyada Barış” görüşü, Türk dış politikasının ilkesi olmuştur. “Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta barış dünyada barış gayesi insaniyetin ve medeniyetin refah ve ilerlemesinde en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir”[59] diyen Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin barışı sağlamak yanında bağımsız bir devlet olarak diğer ülkelerle dostane ilişkiler içinde olmasını öngörmüştür.

Dünya barışının devamı için Atatürk, şunları söylemiştir: “Eğer devamlı barış isteniyorsa kitlelerin durumlarını iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın refahı, açlık ve zorlamanın yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”[60]

Atatürk milletini severdi. İmparatorluk çağının sona erdiğini, bunun yerini milletler çağının aldığını görüyordu. Üstün sezgi gücü ile ilerideki birleşmeleri de görüyordu. Bu noktaya kısa zamanda erişilemeyeceğini bilecek kadar gerçekçiydi. Rusya’nın bunu komünist ideolojisi ile içinde gerçekleştirmeye çalışacağına, yirminci yüzyılın ilk yarısının milliyetçi akımlarla geçmiş olmasına karşılık ikinci yarısını uluslararası akımların etkileyeceğini savunuyordu. Dünyadaki bütün milletlerin mutluluğunun birbirine bağlı olduğunu ifade etmiş ve şu görüşleri ileri sürmüştür. “Bütün insanlığın bir tek vücut ve her milleti de bu vücudun bir parçası gibi düşünmemiz gerekir. Dünyanın bir yerinde bir hastalık çıkmışsa, ‘Bundan bana ne?’ diyemeyiz. Böylece bir hastalık varsa, içimizde çıkmışçasına, bizi de ilgilendirmelidir.”[61] demiştir.

Atatürk’ün dış politika ilkesi taviz vermeyen bir anlayışa dayanır. O hiçbir zaman ülkenin hayati çıkarlarını tehlikeye sokmadığı gibi, bu çıkarlardan herhangi bir taviz de vermemiştir. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir devletin düşmanı olmamıştır. Atatürk, “Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız” demiştir[62].

Atatürk yalnız Türk milletinin değil, bütün dünyanın takdirini toplamış bir liderdir, O’nun fikirleri O’nun inkılâpları tüm insanlığa rehberlik etmektedir. Asya ve Afrika milletlerinin uyanış hareketi Atatürk’ten ve Türk inkılâbından ilham almıştır.

Atatürk 1922 yılında yaptığı şu konuşmasıyla Türk İstiklal Savaşı’nın sadece Türk milleti için değil mazlum milletlerinde bağımsızlık davası olduğunu anlatmıştır: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa vadede, daha az kanlı olur ve çabuk bitebilirdi. Türkiye büyük ve önemli bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar, Türk milleti kendisiyle beraber olan Doğu’nun milletleriyle yürüyeceğinden emindir.”[63]

1934 yılında Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’yi ziyaret eden İran şahı Rıza Pehlevi ülkesine dönüşünde Atatürk’e ve Türk İnkılâbına olan hayranlığını dile getirmiştir.

Pakistan’ın kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah da Atatürk’ü örnek alan liderlerden biridir. Hindistan’ın önde gelen liderlerinden Nehru Atatürk için “O, doğuda modern çağın yapıcılarından biridir” diyerek Atatürk’e olan hayranlığını belirtmiştir[64].

Atatürk’ü yakından tanımak fırsatı bulan Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Charles H. Sherrill, büyük adamlar yetiştiren milletin büyük millet olduğunu ifade ederek Atatürk hakkında şu yorumu yapmıştır: “Bugün dünyanın hiçbir yerinde devlet adamlığı bakımından Atatürk’ten üstün bir kimse yoktur.” diyen Sherrill, Atatürk’ün bir kurtarıcı, bir yeniden canlandırıcı, bir milli kahraman ve dünya çapında bir devlet adamı olduğunu hayranlıkla belirtmiştir.

Atatürk, Unesco tarafından evrensel kişiliği nedeniyle 1963 ve 1981 yılında dünyaya örnek insan gösterilmişti. Nato’nun Güney Kanadı Komutanı olan Amiral William Crowe, "Doğumunun yüzüncü yılında bütün dünya Atatürk’ü anıyorsa o insanda tüm dünyayı etkileyen, örnek alınacak bir şey vardır” demiştir.

Yoğun ve yıpratıcı çalışmalar sonucunda Atatürk 1937 yılı başlarında rahatsızlanmış siroz hastalığına yakalandığı anlaşılmıştır. Atatürk’ün rahatsızlığının artması üzerine Fransa’dan Ankara’ya davet edilen Fissenger’de Atatürk’ün doktorlarının teşhisine katılmış ve uygulanan tedaviye devam edilmesini istemiştir.

Bu sürede dinlenen Atatürk, Ankara’da 19 Mayıs törenlerini izlemiştir. Daha sonra Hatay davasını çözüme kavuşturmak için bölgeye geziye çıkmış, 20 Mayıs 1938’de önce Mersin’e gitmiş sonra Adana’ya geçmiştir. Bu seyahat hastalığının iyice artmasına yol açmıştır. Döndükten sonra bir türlü iyileşme gösteremeyen Atatürk, doktorların bütün çabalarına rağmen 10 Kasım 1938’de saat dokuzu beş geçe aramızdan ayrılmıştır.

10 Kasım 1938’i izleyen günler ülkede Atatürk’ü kaybetmenin acısının yaşandığı acı günlerdi. Atatürk’ün cenaze merasiminde kadın-erkek bütün halk ağlıyordu. Atatürk’ün vefatı yabancı ülkelerde büyük yankı uyandırmıştır.

Dünya basını Atatürk’ün vefatı üzerine üzüntülerini dile getirerek duygularını kamuoyuna aktarmışlardır. Neue Zürcher Zeitung gazetesi 22 Kasım 1938 günü Atatürk’ün vefatı ve cenaze töreni ile ilgili şu yazıyı yayınlamıştır:

“Atatürk’ün cenaze töreni, O’nun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi de sessiz kaldı. Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia (Cumhuriyetçiler) hem de General Franco çelenk yollamışlardı. Tabutunun önünde faşistler, demokratlar ve komünistler eğildiler. Her sınıfıyla birlikte olarak Türk halkı, yakardı ve ağladı. Zenginle fakir, arasında hiçbir fark yoktu. Bugün Ankara’nın yaşamış olduğu, dünyanın hiçbir zaman görmediği bir törendi.”[65]

Atatürk’ün cenazesi 21 Kasım 1938’de düzenlenen büyük bir törenle Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabre konulmuştur. Daha sonra 10 Kasım 1953’te törenle Ankara’nın Rasattepe mevkiinde yapılan Anıtkabir’de toprağa verilmiştir. Atatürk 10 Kasım 1938’de vefat ederek aramızdan ayrılmıştır.

O kendisini izleyen milletine şu sözlerle veda etmiştir: “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.”

24 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen bir yasa ile kendisine “Atatürk” soyadı verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından Türkiye’yi kurmuştur. O olmasaydı, Türkiye parçalara bölünecek başka ülkelerin arasına sıkışmış, bir uydu durumuna düşüp yutulmuş olacaktı. Atatürk, Türk halkını bir millet haline getirmiş, yurt sevgilerini canlandırmış, kendilerine karşı bir saygı uyandırmıştı. Türkiye’ye sürekli ve özlenen bir siyasal sistem sağlamıştı. Ülkesinin insanlarından; yurdunun çağdaş uygarlık dünyasındaki yerini bulması için ölü geçmişini silkinip atmış, kişiliği ve eğitimiyle Avrupa milletleriyle boy ölçüşecek yeni bir Türk tipi yetiştirmiştir.

Atatürk, her şeyden önce, bir efsane yaratmıştı. Kahramanlara susamış olan bu millete öyle bir inanç getirmişti ki, küçük bir çocuğun elini sıkacak olsa; çocuk sihri kaçmasın diye bu eli yıkamak istemezdi. Bir gün, yaşı sorulan yaşlı bir köylü kadın; “On yedi” diye cevap vermişti; kendisini, Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’i ilk gördüğü gün doğmuş sayıyordu. Atatürk’ün sözleri genç kuşaklara milli ülkünün yolunu gösterip aydınlatıyordu. Gençliğe yeni ve uyarıcı bir yaşam veriyor, yarının temellerini atacak gücü aşılıyordu. Bütün bunları on yılı biraz aşan bir süre içinde gerçekleştirmişti. Bunu da, yalnız yurdunun yararına kullandığı eğilmez kişisel gücü, olağanüstü enerjisi ve irade gücü, Doğu karakterleriyle Batı kafasını az rastlanan bir şekilde, benliğinde birleştirmesi sayesinde elde etmişti.

Kendi söylediği gibi, bir bahçıvan nasıl bitki yetiştirirse, Atatürk de adam yetiştirmeyi meslek edinmiş, böylece yeni değer ölçüleri olan yeni bir aydın sınıf yaratmıştı. Ama, halkı yetiştirmek zaman istiyordu. Daha ilk baştan gördüğü gibi, devrimini başarıya ulaştırması için, milletini kazanması gerekiyordu. Bunu çalışmaları sonucu elde etmiş, halkın kaderci yaklaşımını ve tutuculuğunu yenmiştir. Eserinin tamamlanması için zamana ihtiyaç vardı. Kendi ömrü, bunları tamamlamaya yetmeyecekti. Atatürk, zaferi kazanmış, ama sonucu öğrenemeden savaş alanından ayrılmak zorunda kalmış bir komutana benziyordu. Savaşın hızlı temposuna bu kadar alışmış bir kişi için, barışcı bir gelişimin ağır temposuna ayak uydurabilmek zordu. Atatürk’ün gerçek büyüklüğü, askeri zaferin yeterli olmadığı, devletin yeni bir temel üzerine kurulmasının gerekli olduğunu kavramasında ve yaptığı yeniliklerde yatar. O bir asker olarak daha çok şan ve şeref peşinde koşmak yerine büyük bir gerçekçilikle hareket etmiştir. Askeri, siyasi ve mali bütün işgalciler atıldıktan sonra, ülkenin yeniden kuruluşu üzerinde durmuştur. Atatürk’ün bunu görebilmesi en büyük meziyetidir[66].

Atatürk kurduğu Türkiye’ye sağlam temeller ve ilerideki gelişmesi için belirli bir amaç bırakmıştı. Türkiye’ye sağlam kuruluşlar vermekle kalmadı, temelini vatanseverlikten alan, kendi kendisine güven duygusu ile beslenen ve yeni enerjiler için ödüller vaad eden bir milli ülkü sağladı. Sözleri ve davranışları ile milletin hayalini besleyecek bir efsane yarattı. Demokratik değerlere saygı duymayı öğretti. Başka hiçbir kimsenin başaramayacağı şekilde, Avrupa devletlerinin planlarını altüst edip, tarihin yönünü değiştirerek, ülkesini kurtardı. Türkiye’nin diğer devletler tarafından eşit koşullarla kabul edilmesini ve Orta Doğu’da bir istikrar unsuru olarak yer almasını sağladı. Atatürk’ün gerçekleştirdiği yenilikler bugünün Türkiye’sini oluşturan canlı değerler olarak geleceği aydınlatmaya devam etmektedir.

Prof. Dr. Yaşar AKBIYIK

Atatürk Araştırma Merkezi Başkanı / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 16 S. 423-441

atatrk55[1]

Dipnotlar:

[1] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt VIII, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1983, 77-78. Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul 1994, s. 20.

[2] Ali Güler, Karamandan Kocacık’a Kızıl Oğuzlar Atatürk’ün Soyu, Ankara 2001, s. 3, 4, 79.

[3] Andrew Mango, Atatürk, Sabah Kitapları, İstanbul 2000, s. 36.

[4] Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, -Doğumundan Samsun’a Çıkışına Kadar-Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1990 s. 7.

[5] İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Atatürk, Yetişmesi, Kişiliği, Devrimleri, Erzurum, 1973, s. 9.

[6] A.g.e., s. 10.

[7] Uluğ İğdemir, Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt 1881-1918, Türk Tarih Kurumu Yayanı, Ankara 1980, s. 6.

[8] Atatürk, Hazırlayanlar, Salih Omurtak ve diğerleri, 1000 Temel Eser, İstanbul 1970, s. 5.

[9] Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1999, s. 4.

[10] Şimdiki İsrail’in Başkenti Telaviv.

[11] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1999, s. 203-205.

[12] Hikmet Bayur, a.g.e., s. 14-15.

[13] Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 13.

[14] Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 14.

[15] Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 16.

[16] Hikmet Bayur, a.g.e., s. 51.

[17] Hamza Eroğlu, Atatürk Hayatı ve Üstün Kişiliği, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1994, s. 29.

[18] Hamza Eroğlu, a.g.e., s. 30.

[19] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1999, s. 351.

[20] Utkan Kocatürk, Atatürk, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara 1987, s. 12.

[21] Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 144.

[22] Lord Kinross, a.g.e., s. 158.

[23] Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, s. 116.

[24] Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989, s. 9.

[25] Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-ı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000, s. XV.

[26] Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989, s. 1.

[27] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara 1984, s. 109.

[28] Utkan Kocatürk, a.g.e., s. 1.

[29] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1989, Cilt II, s. 204.

[30] Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989, s. 47.

[31] Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, 1968, s. 104.

[32] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Cilt. I, s. 252.

[33] Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa-General Harbord Görüşmesi, 1969, s. 259. Lord Kinross, a.g.e., s. 298.

[34] Türk İstiklal Harbi, C. II, kısım 2, s. 262.

[35] A.g.e., s. 95.

[36] Atatürk’ün Söylev Demeçleri, Cilt II s. 53.

[37] Atatürk ile Arşiv Belgeleri, (1911-1921), 1982, s. 82.

[38] Yaşar Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş, Ankara 1999, s. 347.

[39] Türk İstiklal Harbi, C. II, kısım: 3, s. 445.

[40] TBMM Zabıt Ceridesi, devre I, Cilt 12, s. 21.

[41] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1990, s. 376.

[42] Nutuk, s. 412-413.

[43] Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, Çan Yayınları, İstanbul 1962, s. 218.

[44] Nutuk, s. 618.

[45] Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, s. 266.

[46] Nutuk, s. 448.

[47] Cemil Sönmez, Atatürk’ün Annesi Zübeyde Hanım, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1998, s. 82.

[48] Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, 1964, s. 99.

[49] Ali Fuat Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, 1968, s. 152. Lord Kinross, a.g.e., s. 390.

[50] Utkan Kocatürk, Atatürk, s. 46.

[51] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II. s. 78-80.

[52] Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938) Atatürk Araştırma Merkezi. Yayını, Ankara, 1990. s. 51.

[53] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 266.

[54] Utkan Kocatürk, Atatürk, s. 144.

[55] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 226-227.

[56] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 73.

[57] Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000, s. 73.

[58] Hamza Eroğlu, a.g.e., s 230.

[59] Atatürk’ün Tamim ve Telgraf ve Beyannameleri, s. 623.

[60] Utkan Kocatürk, Atatürk, s. 273.

[61] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 385.

[62] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 328.

[63] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt II. s. 231.

[64] İzzet Öztoprak, "Atatürk, Çağdaşlaşma ve Dış Dünyadaki Etkileri” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt I, Kasım 1984, Sayı I, s. 298.

[65] Mehmet Gönlübol, "Atatürk’ün Dış Politikası Amaçlar ve İlkeler” Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1987, s. 277.

[66] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 1988, s. 290. Lord Kinross, a.g.e., s. 547.

TARİH : “KOPUZ VE TÜRK DÜNYASI HALK ÇALGILARI”

Turk_Dunyasi-068

KOPUZ VE TÜRK DÜNYASI HALK ÇALGILARI

Orta Asya’daki müzik ve müzik aletleri hakkında Türkiye’de yeterli kaynak bulunmayışı, birtakım kavramların doğru anlaşılamamasına ve Anadolu halk müziğinin Orta Asya ile ilgilendirilmesinde de çeşitli problemlere sebep olmaktadır. Kopuz ve ıklığ gibi bazı çalgıların tanımları yeterince açıklığa kavuşturulamamaktadır.

Türklerin yaşadığı bütün bölgelerin çalgılarını ayrı ayrı tanıtmaya başlamadan önce her yörede çalgı adı olarak karşımıza çıkacak olan kopuz sözcüğünün etimolojisi ve çalgı kültüründeki yeri hakkında kısaca bilgi vermek gerekir.

Türkler, bin yıldan fazla bir süredir dünyanın birçok bölgesine yayılmış ve çok farklı kültürlerle etkileşim içerisinde olmuşlardır. Bu sebeplerle kopuz adı başlangıçta belki tek bir çalgıyı ifade ediyorsa da günümüzde farklı çalgılara isim olmakta ve yine farklı şekillerde yazılıp söylenmektedir. Moğolca, Çince gibi Asya’dan komşu dillere de geçmiş olan kopuz sözcüğü yine de imlâ bakımından büyük oranda korunmuştur. Çin kaynakları, Tukiyu (Türk) erkeklerinin “hyupu” çaldıklarından bahsediyor. Bu sözcük, Meragalı Abdülkadir’in Doğu Türkistan’da XV. yüzyılda millî çalgı olarak kullanıldığını yazdığı “pi-pa” çalgısını hatırlatıyor. Pi-pa, Çin müziğinde günümüzde de aynı isimle kullanılan dört telli kısa saplı bir çalgıdır. Müslüman kaynakların kopuzu barbat ve ud ile bir tutması bu form benzerliğinden kaynaklanıyor olabilir.

Dış tesirlere en fazla kapalı kalabilmiş bölgeler olan Saha-Yakut çevresi, Hakasya ve Altaylar’da kopuz konusunu incelemek gerekir. Bu bölgelerde khomus, khomıs isimleriyle anılan çalgı, metal bir çatalın arasına yine metalden esnek bir dil yerleştirilmesiyle yapılan bir ağız çalgısıdır. Çatal ön dişlere dayanır ve parmaklarla metal dil titreştirilir. Ağız boşluğunun rezonans kutusu gibi kullanılması ile çalınır.

Yakutlarda bu çalgının prototipleri demir yerine ağaç veya kamıştan yapılmakta ve günümüzde de kullanılmaktadır. Khomus sözcüğü, Saha-Yakut dilinde, aynı zamanda kamış anlamına da gelmektedir. Müzikolog S. Longinova, kelimenin bu anlamına göre ilk khomusun nefesli bir çalgı olabileceğini ileri sürmektedir. Yakut inanışına göre ilk khomus yıldırım düşmesi sonucu yanmış bir ağaçtan çıkan sesten yola çıkılarak yapılmıştır. Şaman inançlarına göre ağaç kutsaldır. Kamların khomusları özellikle pelit ağacından yapılan kutsal sesli çalgılardı ve ruhlarla konuşurken bu çalgıyı kullanırlardı. Ölen şamanın mezarına ağaçtan yapılmış khomusları konurdu ve yine bir ağaca bu şamanın çalgıları asılırdı. Altay ve Yakutların eski masallarında khomus av çalgısı olarak da anlatılıyor ve elde edilen av için bu çalgıyla şükrediliyordu. Yakutçada khomuhun sözü büyü, sihir anlamına gelir. Khovuz ise eski Türk dilinde kötü ruhları kovma (kovuş) anlamındadır. Khovuz oguz da dua etmek demektir.[1] Khomus çalgısının dua ve kötü ruhları kovmadaki fonksiyonu göz önüne alındığında adını bu gelenekten aldığı düşünülebilir. Bir kısmı Romanya’da bir kısmı Moldovya’da yaşayan Gagauz Türklerinin halk çalgısı olan bir çeşit kemençe de bugün “kovuş” adı ile anılmaktadır.

Prof. Dr. A. N. Samayloviç Çincede “kovzı” sözcüğünün ağızla çalınan anlamında kullanıldığını bildiriyor ve Yakut, Tonguz ve Çin kovzısını demir kopuz olarak tanımlıyor.[2]

Hakas çevresine ait bir başka çalgıyı, Verkov yayımlamıştır. Komıs adındaki bu çalgı, iki veya üç tellidir. Altay çevresinde tobşur denen çalgı ile Tuva’daki Topşulur adlı çalgılarla aynıdır. Teknesi ve sapı aynı kütükten çıkarılır. Alt kısmı koyun veya geyik boynuzu ile kaplanır. Perdesizdir.[3] Telleri at kılı veya koyun bağırsağı (kiriş) ile yapılır. Alt teli, üst tele göre beşlidir. 70-80 cm kadar uzunluktadır. Buna benzer çalgılar, Orta Asya’nın birçok bölgesinde kullanılmakta fakat farklı isimlerle anılmaktadır.

Kazak ve Kırgız baksılarının kullandıkları çalgıların ismi de topuzdur. Ancak bu kopuzlar yayla çalınan bir çeşit kemençelerdir. Saka-Yakut bölgelerinde de sözü kıl khomusla aynı ailedendir. İslâmiyet’in kabulüne kadar baksılar kıl kobız adındaki bu çalgı ile ayinlerini gerçekleştirirlerdi. Kırgızlar parmakla çaldıkları uzun saplı üç telli çalgılarına da kopuzla aynı sözcükten gelen komuz denilmektedir.

Kopuz adı çok çeşitli çalgılara isim olmuşsa da Orta Asya’nın her yerinde kopuz ismiyle anılan tek bir çalgı var ki o da ağız kopuzudur. Saha-Yakut dilinde khomus, Tuva çevresinde demir khomus, kuluzun khomus ve çartı khomus, Kazaklarda, şankobız, Kırgızlarda ooz (ağız) komuz, Başkurt ve Tatarlarda kubuz, Türkmenlerde gopuz, Özbeklerde şang kobuz adıyla bilinen ağız tamburası ya da Batılıların jew’s harp dedikleri çalgıdır. En eski kopuz bu çalgı mı idi bilinmiyor ancak kopuz adıyla en yaygın olan çalgı olduğunu görüyoruz. Kopuz adı daha sonraları çalgı anlamında kullanılmaya başlamış ve genellikle önüne bir sözcük eklenerek özel bir çalgı adı almıştır. (Kılkopuz, simkopuz, demirkopuz, narkopuz, yıgaşkomuz, kuluzun khomus vs.)

Mahmut Ragıp Gazimihal, kopuzu telli bir çalgı olarak açıkladıktan sonra zamanla okla çalınmaya başlandığını ve muhtemelen bundan sonra oklu kopuz ya da sadece oklu denilmiş olabileceğini belirtiyor. Iklığ adının da buradan geldiğini ileri sürüyor ve şunları yazıyordu: "Eski bir Türkistan seyahatnamesinde iki kıllı olan oklu bir çalgının adı Lâtin harflerince igil imlâsıyla alınmıştır. Fransız musiki yazarı Albert Soibes kaynak göstermeksizin şöyle diyor “İkele yaylı bir çalgıdır; uç Sibirya ve Moğol sınırlarında kullanılmıştır.” Bozuk imlâlarla yazılı kelimenin ıklığ ile olan ilgisini ister istemez hiçbir batılı iktibasçı bilemezdi: Türkolog değillerdi.”[4] Gazimihal burada çok önemli bir ipucuna yaklaşmış ancak ikele sözünün ikili, igil sözünün ise iki kıl anlamına gelebileceğini fark edememişti.

Türkler çalgılarını adlandırırken, yaygın olarak tel sayısından yola çıkıyorlar, iki+kıl=igil, ikili, çiftetelli, iki telli, üç telli gibi Türkçe adların yanı sıra dutar, setar, şeştar gibi Farsça isimler de kullanıyorlardı. Bu çalgı adlandırma geleneği de ıklığ sözünün iki kıllı kökünden gelmiş olma ihtimalini güçlendirmektedir. Anadolu’da kemençelerin tel sayıları üçe çıktıktan sonra ıklığ adı da kullanılmaz olmuştur.

Tıva

İgil (egil, kıl khomus): İki telli, telleri at kılından yapılan, yaylı çalgı. Göğsü deriden yapılabilir, perdesizdir. İgilin Orta Asya’daki diğer akrabaları şunlardır: Altay’da “ikili’, Hakasya’da “ııkh veya khomus”, Kazakistan’da” “kıl kobız, Kırgızistan’da “kıyak” ve Moğolistan’da “morin-huur”. Form olarak “doşpuluur”un aynısı olduğu hâlde yayla çalındığı için “igil” adını alan örnekler de mevcuttur. Yapımında, nemli ve alçak yerlerde yetişen ağaçlar kullanılır. Yıldırım düşmüş olan ağaçtan yapılanı makbul sayılır. Telleri dişi ve yürük atın kuyruğundan yapılır. Tel boyu 70-100 cm kadardır.

Tıva Türkçesinde çalgı teline “khıl” (kıl) denilmekte ve igil sözünün iki+xıl sözcüklerinden oluştuğu söylenmekte.[5]

İgil’in bir diğer özelliği de burguluk (baş) kısmının at başı şeklinde olmasıdır ki bu da şaman kültüründe atın kutsallığı ile bağlantılıdır.

Doşpuluur (topşuluur, toşpulduur): İki telli, parmakla çalınan, ağaç veya deri göğüslü, perdesiz halk çalgısıdır. Kazakların dombırasına benzer. Altay’da yaşayan Türklerin de kullandığı çalgı, dörtlü ya da beşli aralıkla düzenlenir. Telleri kirişten veya burulmuş at kuyruğundan yapılır. İki türü vardır. Bir kısım doşpuluurların gövdesi dört köşeli ve iki tarafı deri ile kaplıdır. Bir kısmında ise gövde oval şekilli ve önünde deri kaplı arkası kapalıdır. Genellikle şarkı eşliği için kullanılır.

Bızaançı: Dört telli, yaylı bir çalgıdır. Yay ikinci ve üçüncü telin arasından geçer ve çalgıdan ayrılamaz. Çalınırken çıkan bızzaa sesinin oluşmasından adını alır. 65 ile 100 cm boylarında olur. Silindir biçimindeki gövdenin bir tarafına yılan derisi geçirilir. Telleri at kılındandır ve saptan 2-3 cm yukarıdadır. Çin, Tibet ve Moğolistan’da da değişik isimlerle benzerleri vardır. Tıva’daki örnekleri at başlıdır.

Çanzı: Köşeleri yuvarlanmış, 10-12 cm derinliğinde ve 20-30 cm genişliğinde kare bir gövde ve uzun bir saptan oluşan üç telli bir çalgıdır. Gövdenin her iki yüzeyi yılan derisi ile kaplıdır. Parmakla veya mızrapla çalınır. Çin’de ve Moğolistan’da da kullanılır.

Çadağan: Yatağan şeklinde Anadolu Türkçesine çevirebileceğimiz çalgı, yatay bir rezonans kutusu üzerine gerilmiş yedi telden oluşan bir çalgıdır. Saha-Yakut, Hakasya ve Altaylar’da da aynı isimle kullanılmaktadır. Teller koyun veya keçi bağırsağından yapılır. Eşik olarak koyunun aşık kemikleri kullanılır (eşik-aşık). Akort bu eşiklerin yer değiştirilmesiyle sağlanır. Çalıcılar bazen parmaklarına boynuz veya hayvan tırnağından mızraplar takarlar. Günümüzde yapılan çadaganlar metal telli ve sabit eşiklidir. Teller pentatonik ses sırasıyla akort edilir.

Kuluzun khomus: Demir khomusun daha eski bir formudur. Bambudan yapılır, titreşim çalgıya bağlanan bir ipin çekilmesiyle sağlanır.

Limbi: Nefesli bir halk çalgısıdır. Yan flüte benzer. Kamış veya ağaçtan yapılan örnekler olmakla birlikte bugün genellikle metalden yapılmaktadır, ancak eski zamanlarda genç ölen kızın kaval kemiğinden yapıldığı rivayet edilir.

Şoor: Üç delikli nefesli bir halk çalgısıdır. 60-80 cm uzunluğundadır. Kamış veya ağaçtan yapılır. Erkeklerin çaldığı bir çalgıdır. Sağ ayak üzerine otururken sol ayak ileri uzatılır ve çalgı sol ayağa yaslanarak çalınır.

Düngür: Şaman davuludur. 40-60 cm çapında, 10-15 cm derinliğinde bir tarafı açık diğer tarafı deri ile kaplı kutsal çalgıdır. Deri üzerinde göğü, yeri, kutsal ruhları sembolize eden şekiller bulunabilir. Kasnağın açık tarafına+şeklinde tutturulmuş iki sopa hem sol elle davulun tutulmasını hem de üzerine çıngırak ve kutsal parçaların (bez, deri, tüyler vs.) bağlanmasını sağlar. Şaman ayininin vazgeçilmez aksesuarıdır. Orba ile çalınır.

Orba: Şaman davulunun tokmağıdır. Ancak orba tek başına da ses çıkaran bir çalgı sayılır; çünkü üzerindeki değişik boylarda zil ve metal parçalar orbanın sallanmasıyla sesler çıkarır. Davula vuran yüzü kıllı deri ile kaplıdır. Ayı pençesinden yapılan orbalar da vardır.

Kıngıraa: Metal bir halkaya takılmış üç metal çubuktan oluşur. Genellikle şaman elbisesinin sırtına iliştirilir ve ayin sırasında şamanın hareketleriyle seslenir

Konguraa: Bir ipe bağlı metal küre ve içine konulan parçalardan oluşan bir çeşit çan.

Konguluur: Çan formunda çıngırak.

Bunlardan başka Tıva kültürüne lâmaizmin etkisi ile çevre kültürlerden buşkuur, buree, kandan,tun gibi çalgılar da girmiştir.

Uygur Özerk Bölgesi

Dutar: Parmakla çalınan dutar, iki telli olup telleri ipekten yapılmaktadır. Dut ağacından yapraklar hâlinde imal edilen armudî biçimli bir teknesi ve yine dut ağacından kapağı vardır. Genellikle dörtlü veya beşli akortlanır. Oktav ve ünison akortlandığı da görülür. Sesi yüksek değildir. Perdeler kromatik sıra ile yerleşmiştir. Teller tek tek çalınamayacağı için iki sesli çalışı mecbur kılar.

Rübap: Kaşkar rübabı veya koçkarca adıyla da anılan çalgı, yaklaşık 90 cm uzunluğundadır. Eskiden teknesinin koç kafatasından yapıldığı rivayet edilir. Günümüzde dut ağacından yapılmakta ve tekne ile sapın birleştiği yerde iki boynuz figürü bulunmaktadır. Altta iki ortada iki ve üstte bir olmak üzere beş tellidir. Orta tel alt telin pesteki beşlisine, üst tel ise alt telin bir oktav pesine akortlanır. Perdeleri kromatik ses sırasınca yerleştirilmiş olup, bir tel üzerinde iki oktavlık diyapazona sahiptir.

Tanbur: Beş telli klâsik Uygur sazı olan tanburun altta iki, ortada iki ve üstte bir metal teli vardır. Akordu çalınacak makama göre değişir. Boyu yaklaşık 1.50 metre olan tanburun armudî bir gövdesi ve lâdin kapağı vardır. Kromatik sırayla yerleştirilmiş kemik veya fildişi perdeleri bulunur. Tek tel üzerinde iki oktav ses genişliğine sahiptir.

Gijjak: Yaylı bir çalgıdır. Eskiden üç telli olan giccak, dörtlü aralıklarla akortlanırken günümüzde tel sayısı dörde çıkarılmıştır. Akort sistemi çalıcıya göre değişmektedir. Küremsi bir ağaç teknesi ve 40-45 cm boyunda silindirik bir sapı vardır. Uygur gijjakları Orta Asya’nın diğer bölgelerinden farklı olarak deri yerine ağaç göğüslüdür. Can direği göğüsün 7-8 cm altına yerleştirilmiş olan deriye basmaktadır.

Dap (Def): 30-45 cm çapında ağaç kasnak üzerine gerilmiş deve veya sığır derisinden yapılan ritm çalgısıdır. Kasnağın iç yüzeyine metal halkalar yerleştirilmiştir.

Sapayi: 20-25 cm boyunda, 1 cm çapında iki metal çubuğa birkaç metal halkanın geçirilmesiyle yapılmış bir ritm çalgısıdır.

Kazakistan

Dombıra: İki telli, parmakla çalınan halk çalgısıdır. Kazak Türklerinin en yaygı çalgısıdır. Telleri eskiden bağırsaktan yapılırken günümüzde misina kullanılmaktadır. Kazakçada bağırsak anlamına gelen “işege” sözü “işek” şeklini alarak çalgı teli anlamına dönüşmüştür. Armudî bir teknesi, çam ağacından göğsü ve perdeli sapıyla küçük bir dutarı andırır. Boyu 80-100 cm kadardır. Abay ve Cambıl dombırası olmak üzere iki türü vardır. Şertpe ve tökpe adları altında iki türlü çalım tekniği vardır. Şertpe tekniğinde sağ elin ayası göğüse dayanarak işaret parmağı ile vurma ve çekmelerle çalınırken, tökpe tekniğinde sağ el bilekten hareket ederek ve bütün parmaklar kullanılarak çalınır. Ses aralığı bir tel üzerinde bir buçuk oktavdır. Dörtlü ya da beşli aralıkla akortlanır.

Kılkobız: Yayla çalınan iki telli eski bir çalgıdır. Halk arasındaki rivayetlere göre sekizinci yüzyılda Korkut Ata tarafından icat edilmiştir. Yarı şaman baksıların ve jıravların çalgısı olan kılkobız 18. yüzyıldan itibaren günah sayılarak yasaklanmış ve ortadan kaybolmaya yüz tutmuştur. 1930’larda Kazak müzikçi Ahmet Cubanov iki tane kılkobız icracısı bularak bunları kendi kurduğu Halk Çalgıları Topluluğuna almış ve kılkobız böylece tekrar yaygınlaşmaya başlamıştır.

Kılkobızın telleri at kılındandır. Teknesinin alt kısmı deri ile kaplı, üst kısmı ise açıktır. Burguluk kısmında ve teknenin üst kısmında demir parçalar ve ziller asılıdır. Bunlar kobız sallandıkça ses çıkarır. Telleri saptan 3-4 cm kadar yüksekte olup, tırnakların teması ile çalınır. Zamanla geliştirilip tel sayısı dörde çıkmış, telleri de metalden yapılmaya başlamıştır. Bu çeşit kopuzların prima kobız, alto kobız ve bas kobız olarak çeşitleri vardır.

Sıbızgı: Üflemeli bir Kazak çalgısıdır. Ağaç veya kamıştan dilsiz bir boru çeklindeki çalgının eski türlerinde üç parmak deliği vardır. Pentatonik diziler çalmaya uygun olan sıbızgının iki buçuk oktav ses genişliği vardır ve boyu 30 ile 60 cm arasında değişir.

Şerter: Polonyalı ihtilâlci Bronislav Zaleski tarafından yazılıp 1865 yılında Paris şehrinde basılan bir kitapta (Kırgız Bozkırlarında Hayat) yazarın kendi çizdiği bir resimde tespit edilmiş bir çalgıdır. Kazak organolog Bolat Sarıbayev, tespit ettiği bu üç telli çalgıya şertilerek (parmakla çekme) çalındığı için şerter adını vermiştir. Kapağı olmayan bir çanak ve kısa, perdesiz bir saptan oluşan çalgının eşiği teknenin tabanına oturmaktadır. Zamanla çalgı geliştirilerek, göğsüne deri takılmış ve sapı uzatılarak perdeli hâle getirilmiştir. Bugün halk çalgıları topluluklarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Jetigen: Yatık olarak çalınan yedi telli bir çalgıdır. Telleri at kılından veya bağırsaktan yapılır. Her telin altında aşık kemiğinden bir eşik bulunur ve akordu bu eşikleri ileri geri hareket ettirilerek yapılır. Dikdörtgen şeklindeki tekne, ağaçtan oyulmuştur. Eski örneklerde burgu yoktur.

Adırna: Çeng olarak bildiğimiz çalgıdır. Günümüzde kullanılmamaktadır.

Dangıra: Vurmalı çalgılardan olan dangıra, dairesel dar bir kasnak üzerine tek taraflı gerilmiş deriden oluşur. Eski şamanların davuluna benzer.

Asatayak: “Asa” ve “dayak” sözcüklerini birleşmesi ile meydana gelmiş bir isimdir. Bir sopa üzerine sıralanmış çeşitli boylarda zillerden oluşmuş vurmalı çalgıdır. İki ağaç levha arasındaki kısa millere takılmış metal halkalardan oluşan türü de vardır.

Şankobız: Demir kopuz.

Uran: Birbirine bitişik iki boynuzdan yapılmış üflemeli çalgı. Boynuzların her birinde üçer delik vardır.

Müyiz sırnay: Boynuzdan yapılmış bir çeşit boru. Üzerinde üç delik bulunur.

Uskırık, saz sırnay, tastavık: Pişmiş topraktan yapılmış üflemeli çalgılar. Uskırık üç, saz sırnay altı, tastavık yedi deliklidir.

Jelbuvaz: Tulum çıkarılmış oğlak derisine bir üfleme borusu ve beş delikli bir kamış düdük bağlanarak yapılan nefesli çalgıdır.

Dabıl: Çift taraflı deri gerili olan davul.

Dabılbaz: Tek tarafı derili, diğer tarafı konik bir şekilde kapalı olan bir vurmalı çalgı.

Asatayak: Üzerine çeşitli çıngırak veya metal parçalar asılı olan asanın ritm vurmakta kullanılması ile oluşmuş bir çalgıdır. Çok çeşitli formlarda olmaktadır.

Kırgızistan

Komuz: Üç telli parmakla çalınan bir çalgıdır. Telleri ipekten yapılır. Günümüzde misina da kullanılmaktadır. 6-8 cm derinliğinde armudî bir teknesi vardır. Teknenin arkası düzdür. Perdesizdir. Alt ve üst telleri ünison, orta teli beşli akortlanır. Komuzun, üç sesli çalma özelliğine sahip olması Kırgız çalgı müziğine diğer Orta Asya bölgelerinden farklılık kazandırır.

Kıyak: Kazakların kılkobızı ile aynıdır.

Çoor: Dişe takılarak çalınan dilsiz üflemeli çalgı. Çeşitli boylarda olabilir. Delik sayısı değişik örneklerde farklı farklıdır. Kırgızların eski vatanları olan bugünkü Tıva bölgesindeki şoor ile aynı çalgı olduğu düşünülmektedir.

Dabıl ve temir komuz: Kazaklardakilerle aynıdır.

Şorpaşor: Pişirilmiş topraktan yapılan üflemeli bir çalgıdır. Kazaklardaki saz sırnay ve tastavıktan farkı şorpaşorun dilli oluşudur.

Yıgaş komuz: Demir komuzun ağaçtan yapılan bir türüdür. Çalgının ağıza yerleştirildikten sonra ucuna bağlı bulunan ipin sertçe çekilmesi yoluyla çalınır.

Karnay: Boyu iki ile üç metre civarında metal boru olan karnay yalnız Kırgızistan’da değil Kazakistan, Özbekistan, Doğu Türkistan ve Tacikistan’da da kullanılır. Açık hava çalgısıdır. Bayram ve düğünlerde damlara çıkılarak çalınır. Karnay, bir melodi çalgısı olmaktan daha çok ritm çalgısı olarak kullanılır.

Özbekistan

Dutar: Parmakla çalınan dutar, iki telli olup telleri ipekten yapılmaktadır. Dut ağacından yapraklar hâlinde imal edilen armudî biçimli bir teknesi ve yine dut ağacından kapağı vardır. Genellikle dörtlü veya beşli akortlanır. Oktav ve ünison akortlandığı da görülür. Sesi yüksek değildir. Perdeler kromatik sıra ile yerleşmiştir. Teller tek tek çalınamayacağı için iki sesli çalışı mecbur kılar.

Rübab: Kaşkar rübabı veya koçkarca adıyla da anılan çalgı, Uygurlardaki ile aynıdır.

Tanbur: Üç metal telli Özbek klâsik müzik çalgısıdır. Formu dutara benzerse de daha ince ve uzundur. Teknesi dut, kapağı ladindir. Akordu çalınacak makama göre değişir. Rast için alt ve üst tel ünison, orta tel pesdeki beşlidir. Büzrük, dügah ve ırak makamları için, orta tel pesteki dörtlüdür. Neva ve segah makamları için ise orta tel pesteki ikilidir. Müzik, tanburun birinci teli ile çalınır, diğer teller genellikle ahenk teli olarak işe yarar. Diyapazonu tek tel üzerinde iki oktavdır. Sağ elin işaret parmağına takılan “nahun” adındaki metal bir mızrapla çalınır. Yayla çalındığı da olur.[6]

Çeng: Özbeklerin günümüzde çeng adıyla andıkları çalgı, bir çeşit santurdur. On dört grup teli vardır. Pesteki iki grup ikişer diğerleri ise üçer telden oluşur. Teller, diyatonik sıra ile yerleşmiştir. Zahme ile vurularak çalınır.

Giccak: Yaylı bir çalgı olan giccak, en yaygın Özbek halk çalgılarından biridir. Eskiden üç telli olan giccak, dörtlü aralıklarla akortlanırken günümüzde tel sayısı dörde çıkarılmıştır. Akort sistemi çalıcıya göre değişmektedir. Küremsi bir ağaç teknesi ve 40-45 cm boyunda silindirik bir sapı vardır. Göğüs, deriden yapılır. Sol diz üzerinde dik tutularak çalınır.

Sato: Dört telli, yaylı çalgıdır. Oval ve fazla derin olmayan bir teknesi ve uzun bir sapı vardır. Sap üzerinde ağaçtan perdeleri vardır. Müzik tek telde çalınır. Göğüs ağaçtandır ve üzerinde iki delik bulunur. Giccak gibi diz üzerinde dik tutularak çalınır.

Nay: Nefesli Özbek halk çalgısıdır. Aslı kamıştan yapılmakla birlikte ağaç ve metal olanları da vardır. Altı deliği vardır ve diyatonik sıra ile yerleştirilmiştir. Üfleme deliği yan flütte olduğu gibidir.

Kuşnay: Biribirine bağlı iki kamış naydan ibaret olup, bunlara ses çıkaran dil eklenmiştir (kuş=koş=çift). İki kamışa birden üflenerek çalınır. Yaklaşık 20-25 cm boyundadır. Yedişer deliklidir. İki oktav ses aralığını çıkarabilir.

Balaban: Özbekistan’ın Harezm bölgesinde yaygın bir üflemeli çalgıdır. 25-30 cm boyunda ağaçtan yapılmış silindirik bir gövdesi ve buna eklenen kamış bir dili vardır. Yedi üstte bir altta olmak üzere sekiz deliklidir.

Surnay: Ağaç üflemeli çalgılardan biri olan surnay, yüksek sesli bir açık hava sazıdır. Form ve işlev olarak zurna ile aynıdır.

Doyra (Daire): Uygurların dap dedikleri çalgı ile aynıdır.

Türkmenistan

Dutar: İki telli Türkmen halk çalgısıdır. Özbek ve Uygur dutarlarından daha küçüktür. Telleri metal olmakla birlikte, ibrişim olanlarına da rastlanmaktadır. Boyu yaklaşık 80-90 cm’dir. Dut ağacından armudî bir teknesi ve yine duttan göğsü bulunur. Sapı, erik ağacından yapılır ve silindirik şekillidir. Perdeler metaldir. İki tele birlikte vurularak parmakla çalınır. Akordu, dörtlü ya da beşlidir. Nadiren ünison ya da oktav akortlanır. İran, Horasan ve Afganistan’da yaşayan Türkmenler tarafından da kullanılmaktadır.

Gicak: Yarı küre şeklinde bir rezonans kutusu ve silindir şeklinde bir saptan oluşan bir kemençe türüdür. Göğsü deri ile kaplanmıştır. Teknesinin küçük oluşu ile Özbek gicakından (çapı yaklaşık 8-12 cm) ayrılır.

Gargı tüydük: Kamıştan yapılan bir çeşit dilsiz kavaldır. Ağıza gelen bölüme 5-6 cm uzunluğunda metal bir üfleme borusu eklenmiştir. Bu bölüm ön dişlere takılarak çalınır.

Dilli tüydük: 8-10 cm boyunda ince kamıştan yapılan bir çeşit sipsidir. Tek parça kamıştan yapılır. Dört delikli çalgı, sol elle tutulurken sağ el sol elin üzerine kapatılır ve açılıp kapanarak sese vibrasyon verir.

Dep: Uygur dapı ve Özbek doyrası ile aynı çalgıdır.

Başkurdistan ve Tataristan

Başkurt ve Tatarların müzik kültürleri arasında hemen hiç fark yoktur. Kullandıkları çalgılar da aynıdır. Ağız kopuzu, Orta Asya’nın her yerinde olduğu gibi bu bölgede de yaygın olarak kullanılmakta ve kubuz adıyla anılmaktadır.

Kuray: Kazak çalgıları bahsinde anlatılan sıbızgı ile aynı çalgıdır.

Garmon: Akordeon ailesinden bir çalgıdır. Rusçada bayan adı ile bilinen türüdür.

Kırım, Gagauzya ve Balkanlar

Kırım coğrafyasında günümüzde kullanılan çalgıların tamamı Batı kökenli çalgılar olmakla birlikte geçmişte oldukça çeşitli Türk halk çalgıları kullanıldığı bilinmektedir. Osmanlı ile ilişkilerinin yakınlığı sebebiyle Anadolu kaynaklı çalgıların birçoğu Kırım’da da kullanılmıştır. Kanun, santur, ud, bağlama, davul, zurna gibi çalgıların yanı sıra Orta Asya çalgılarından tanbur, çeng, şeştar, dayre gibi çalgılar da Kırım Tatarları tarafından kullanılmıştır.

Gagauz Türkleri de Kırım Tatarları gibi günümüzde keman, akordeon gibi çoğunlukla Batı kökenli çalgıları kullanmakla birlikte geleneksel çalgıları olan kauş, kaval ve çırtmayı da kullanmaktadır. Kaval ve çırtma Anadolu’da da kullanılan nefesli çalgılardır. Kauş ise yazının başında da belirtildiği gibi “kopuz” ile ilgili olduğu düşünülen üç telli yaylı bir çalgıdır.

Balkanlar’ın Türk çalgı kültürü Anadolu’nunkinden farklı değildir. Bu bölgede Türk olmayan uluslarda Türk kaynaklı çalgıların kullanıldığı gözlenmektedir. Bunların başında çiftetelli gelmektedir ki bu çalgı Anadolu’da unutulduğu hâlde Arnavut, Makedon ve Boşnaklar tarafından hâlen kullanılmaktadır. Yunanlıların buzuki ve baglamas adları ile kullandıkları çalgılar da Anadolu kökenli olup bozuk ve bağlama adından değişmiştir.

Azerbaycan

Tar: En yaygın olarak Azerbaycan’da kullanılmakla birlikte İran, Özbekistan ve Türkmenistan’da da kullanılan tar, iki boğumlu bir rezonans kutusu olan 11 metal telli bir çalgıdır. İkişerli olarak sıralanmış olan üç grup teli ile ezgi çalınır, diğer teller rezonans içindir.

Dut ağacından yapılanı tercih edilir. Diyaframı sığır yüreğinin zarından yapılır. Perdelidir ve mızrapla çalınır.

Saz: Anadolu’da olduğu gibi Azerbaycan’da da âşıkların değişmez çalgısı olan sazın bağlamadan farkı sapının biraz daha kısa olması ve kapağının da gövdesi gibi dut ağacından olmasıdır.

Kamança: Giccak, kemane ve rebap adları ile Türk dünyasının diğer bölgelerinde kullanılan çalgı ile aynı olan kamança Azerbaycan’da ceviz ağacından oyularak yapılır ve gövdesi biraz daha büyüktür (20-25 cm çapında). Diyaframı balık derisindendir.

Nağara: 30-35 cm çap ve 25-30 cm derinliği olan bir kasnağın her iki tarafına da deri gerilerek yapılan bir davul türüdür. Genellikle elle çalınan nağara zurna eşliğinde ve açık havada çubukla da çalınabilir.

Gaval: Doğu Türkistan’da dap, Özbekistan’da doyra adı ile bilinen çalgı ile aynıdır.

Goşa nağara: Biri büyük diğeri küçük kase biçimindeki iki ayrı gövdenin açık olan kısımlarına kalınca deri gerilerek yapılan bir çeşit kudümdür. İki çubuk ile çalınır.

Balaban: Anadolu’da mey, Azerbaycan ve Özbekistan’da “balaban” adıyla tanınan bu nefesli çalgı bir kamış ve bir ağaç gövdeden oluşur. Sesi üreten kamışın üfleme aralığını ayarlayan bir kıskacı vardır. Kapalı mekân çalgısıdır 25-30 cm boyundadır.

Tütek: Dilli üflemeli bir çalgı olan tütek Anadolu’daki düdükle aynıdır.

Zurna: Çok yüksek volümlü bir nefesli çalgı olan zurna düğün bayram gibi eğlencelerin vazgeçilmez çalgısı olmakla kalmayıp askerî müzik icra eden mehter topluluklarının da ana çalgılarından biridir. Çin’den Avrupa ortalarına kadar çok geniş bir coğrafyada kullanılan çalgı her zaman davul ile birlikte kullanılır. Üfleme yerinde bir kamış ve daha sonra gittikçe genişleyen ağaç bir gövdesi olan zurna boyunun uzunluğuna göre “zil zurna”, “cura zurna”, “kaba zurna” gibi isimler alır.

Garmon: Bir çeşit akordeon olan garmon Azerbaycan’ın geleneksel müzik zevkine uygun ses verecek şekilde özel olarak imal edilir. Akordeondan daha küçük ve daha tiz bir sese sahiptir.

Anadolu

Bağlama ailesi: Türklerin Sibirya’da topşur, ya da toşbuluurla başlayan Orta Asya’da dombıra, dutar, tanbur gibi şekillerde karşımıza çıkan çalgı ailesinin Anadolu’daki uzantısı olan bağlama da diğer akrabaları gibi armudi, biçimli bir rezonans kutusu ve uzun bir saptan oluşmaktadır. Önceleri üç tek telli olan çalgı zamanla üç grup telli olmuş ve bu teller bağırsaktan ipeğe ve daha sonra metale dönüşmüştür. Anadolu’da üç telli adıyla da anılan çalgının bağlama adını almasının perdelerin bağlanmasından sonra oluştuğu düşünülmektedir. Günümüzde “divan sazı”, “çöğür”, “bağlama”, “cura” gibi türleri kullanılmaktadır.

Kaval: Dilsiz nefesli çalgılardan olan kaval yedi önde bir arkada olmak üzere sekiz delikli ağaç bir çalgıdır. Delikler kromatik ses dizisine göre sıralanmıştır. Erik ağacından imal edilir. Çobanların vazgeçilmez çalgısı olan kaval günümüzde halk çalgıları orkestralarında büyük bir rol üstlenmektedir.

Düdük: Bir başka çoban çalgısı olan düdük de ağaç nefesliler sınıfının daha küçük bir üyesidir. Dilli bir çalgı olan düdük sekiz delikli ancak sesler diyatonik sıralıdır.

Mey: Azerbaycan ve Özbekistan’da balaban adıyla bilinen çalgı ile aynı olan mey genellikle Doğu Anadolu’da kullanılan bir çalgıdır.

Zurna: Azerbaycan’daki zurna ile aynı çalgıdır.

Ney: Dilsiz nefesli çalgılardan olan ney kavaldan farklı olarak yedi delikli olup kamıştan imal edilir. Daha çok tasavvuf müziği ve sanat müziğinde kullanılır. Boyuna göre “davud”, “şah”, “kız”, “bolahenk”, “süpürde” gibi isimler alır.

Tulum: Tulum çıkarılmış oğlak derisinin bir tarafına çift kamıştan oluşan düdük, diğer tarafına bir üfleme borusu yerleştirilmiştir. Yüksek volümlü bir açık hava çalgısı olan tulum Anadolu’nun kuzeydoğusunda yaygındır.

Tanbur: Tanbur, yuvarlak bir rezonans kutusu ve uzun bir saptan oluşan telli bir çalgıdır (saz ebadının 1/4’ü tekneye, 3/4’ü sap kısmına aittir). Perdelidir ve kaplumbağa kabuğundan yapılan bir mızrap ile çalınır. Perdeleri için, bağırsak (kiriş) veya misina kullanılır. Tanburda dördü sarı ve dördü de çelik olmak üzere sekiz tel vardır. Bu tellerin altısı çift, ikisi ise ayrı ayrı akortlanır. Gerek fizikî yapısı gerek çalma tekniği ve icra ettiği müzik türü yönünden Özbek ve Uygur tamburu ile çok büyük benzerlik gösterir.

Ud: Arapça bir sözcük olan ud, odun demektir ve bilhassa Afrika ikliminde yetişen sarı sabır ağacının adıdır ki Türkçede de bu ağaca “öd ağacı” denir. İsminin Arapça olması çalgının Arap çalgısı olduğu anlamına gelmemelidir. İlk Müslüman Arapların udu Medine’ye getirilip ırgatlıkta kullanılan Horasanlılardan görüp edindikleri düşünülmektedir (M.R. Gazimihal-Musiki Sözlüğü-s.259). Orta Asya’nın pi-pa kopuzu ile yakın akraba sayılabilecek olan ud, diğer yaygın Türk çalgılarından farklı olarak kısa saplı ve perdesizdir. Altı grup tellidir. En kalın tel tek, diğerleri ikişerlidir. Teller dörtlü ses aralığıyla düzenlenir.

Kanun: Orta Asa’da yaşayan Türklerin bilinen en eski çalgılarından olan yatık, çatgan, cetigen gibi çalgıların geliştirilmiş bir türü olan kanun yatay bir rezonans kutusu üzerine yine yatay eksende yerleştirilmiş 24 ya da 26 grup telli bir çalgıdır. Her grupta üç tel bulunur. Eskiden bağırsaktan yapılan teller yerini misinaya bırakmıştır. Diyatonik ses dizisinde düzenlenen kanunda ara seslerin elde edilebilmesi için tellerin boyunu değiştirmeye yarayan mandallar kullanılır. Her iki elin işaret parmaklarına takılan mızraplarla çalınır.

Rebap: Yaylı çalgılar ailesinden olan rebap, ağaç ya da hindistan cevizinden bir rezonans kutusuna bir sap eklenerek yapılır. Gövdenin ön yüzüne deri ya da yürek zarı gerilmiştir. Bir tutam at kuyruğu veya kirişten yapılan telleri iki ya da üç adettir. Günümüzde pek kullanılmamaktadır.

Kemane: Gerek form gerek işlev olarak rebap ve Orta Asya’nın giccakları ile aynı olan kemanenin gövdesi kurumuş su kabağından yapılır. Üç metal telli olan çalgı daha sonraları geliştirilerek tel sayısı dörde çıkarılmış ve kabak yerine daha çok ağaçtan imal edilmeye başlanmıştır.

Kemençe: Anadolu’nun yalnızca Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olarak kullanılan yaylı bir çalgıdır. 50-60 cm boyunda, 7-10 cm enindeki kemençenin 3 teli bulunur. Avrupa’da kemandan önce kullanılan pochette ya da kit adı ile tanınan çalgı ile büyük benzerlik göstermesi nedeniyle Avrupa kökenli olduğu yolunda görüşler vardır. Ancak çalma tekniği neredeyse Türkmen giccaklarından farksızdır.

Klâsik kemençe: Yaklaşık 40 cm boyunda 15-16 cm eninde armudî biçimli bir yaylı çalgıdır. Üç kiriş telli çalgının tel boylarını eşitleyen bir baş eşiği yoktur ve bu yüzden ortadaki tel diğerlerinden uzundur. Tellere tırnağın bombeli yüzü dokundurularak çalınır. Teknesi karaağaç, karadut, dikenli ardıç, maun veya pelesenk çeşitlerinden birinden, kapağı ise selviden imal edilir.

Asma davul: Anadolu’nun en yaygın vurmalı çalgısı olan asma davul iki tarafında da deri gerilmiş olan bir ağaç kasnaktan ibarettir. Kasnağın derinliği 20 ile 40 cm arasında, çapı ise 40 ile 60 cm arasında değişir. Omuza asılan davul bir tokmak ve bir çırpı ile çalınır. Açık hava ve mehter çalgısı olan davul her zaman zurna eşliği ile çalınır.

Kös, nakkare, kudüm: Bu çalgıların üçü de kazan biçimli olup tek tarafı derili, ritm çalgılarıdır. Genellikle çift olarak kullanılmaktadır. Kös en büyük olanıdır ve mehter çalgısıdır. Nakkare ve kudüm daha küçük boyutlarda olup birbirilerinden pek farklı değildir. Mehter müziğinde kullanılan nakkare, klâsik ve tasavvuf müziğinde kullanılana ise kudüm adı verilmektedir.

Deblek: Darbuka veya dümbelek isimleriyle de anılan çalgı huni biçimli bir gövdenin geniş olan tarafına deri gerilmesiyle elde edilen ritm çalgısıdır. Eskiden pişmiş topraktan yapılan çalgı günümüzde bakır, aluminium ve demir dökümden de yapılmaktadır.

Tef: 5-10 cm derinliğinde bir kasnağın tek tarafında deri olan ritm çalgısıdır. Çok çeşitli çaplarda olabilir. Bazı teflerin kasnaklarında zil, zincir ya da halkalar bulunmaktadır.

İrfan GÜRDAL

Kültür Bakanlığı Devlet Türk Dünyası Müziği Topluluğu Sanat Yönetmeni /Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 19 Sayfa: 105-111

Kaynaklar:

♦ GAZİMİHAL M. R; Asya ve Anadolu Kaynaklarında Iklığ, Ankara 1958.

♦ GAZİMİHAL M. R; Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız. Ankara 1975.

♦ GAZİMİHAL M. R; Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ankara 1975.

♦ RACABİ Y, Özbek Halk Muzikası, Taşkent 1959.

♦ REŞETNİKOVA A. P. Vargan İ., Ego Muzika (s. 79) Yakutsk 1991.

♦ SUZUKEY B. Tuvinskie, Traditsionnie Muzikalni İnstrumenti Kızıl 1989.

♦ SARIBAYEV B. Kazaktın Muzikalık Aspaptarı Almatı 1978.

♦ USPENSKİY V., BELAEV V., Turkmenskaya Muzıka Aşkabat 1979.

♦ USPENSKİY V., BELAEV V., Turkmenskaya Muzıka, Aşkabat 1979

Dipnotlar :

[1] Reşetnikova A. P. Vargan İ Ego Muzika (s. 79) Yakutsk 1991.

[2] Gazimihal M. R; Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ankara 1975.

[3] Gazimihal M. R; Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ankara 1975.

[4] Gazimihal M. R.; Asya ve Anadolu Kaynaklarında Iklığ, Ankara 1958.

[5] Suzukey B., Tuvinskie, Traditsionnie Muzikalni İnstrumenti Kızıl 1989.

[6] Racabi Y., Özbek Halk Muzikası, Taşkent 1959.

PKK DOSYASI : Uludere’deki skandal istihbarat için Genelkurmay da MİT’i işaret etti

GENELKURMAY’IN, MİT’TEN GELEN ULUDERE İSTİHBARATINA İLİŞKİN MAHKEMEYE GÖNDERDİĞİ BELGEYİ CUMHURİYET GAZETESİ DÜN YAYIMLADI.

34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere faciasındaki skandal istihbarata ilişkin Genelkurmay Başkanlığı’nın da Milli İstihbarat Teşkilatı’nı (MİT) işaret ettiği ortaya çıktı.

Cumhuriyet gazetesi, Genelkurmay’ın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği belgeyi yayımladı. Buna göre MİT’in Uludere’yle ilgili olmadığını savunduğu istihbarat notuna ilişkin Genelkurmay ‘olay günü karar vermede önemli rol oynadığını’ belirtti. Başsavcılığa 28 Mayıs 2012’de gönderilen yazıda Şırnak sınır hattındaki askeri üs bölgeleri ile karakollara saldırı yapılacağına işaret eden duyumlar alındığı belirtilerek şöyle denildi: “MİT Müsteşarlığı’nca 21 Aralık 2011 tarihinde paylaşılan ve Ortasu/Gülyazı bölgesinde 21-30 Aralık tarihleri arasında bir terörist saldırı gerçekleşeceğini ifade ederek olay günü karar verme sürecinde önemli rol oynayan duyum OBİ-PAS (Operasyonel Bilgi Paylaşım Sistemi) üzerinden alınmıştır.”

Genelkurmay, olay günü MİT’ten anlık istihbarat paylaşımı geldiği iddialarını ise yalanlayıp “MİT Müsteşarlığı veya bağlı birimlerince olay günü hava harekatı icra edildiği aşamada söz konusu grubun terörist olmadığına ilişkin hiçbir bilgi, bölgedeki askeri birliklere veya sıralı komutanlıklara iletilmemiştir.” denildi. MİT’in istihbaratından sonra Genelkurmay, karakol ve üs bölgelerini terörist eylemlere karşı uyardı. Genelkurmay Başkanlığı’nın muhtemel eylemlere karşı alınacak tedbirlerini içeren mesaj emri 28 Aralık 2011 saat 14.00’te (bombardımandan 7 saat önce) ilgili birliklere gönderildi.

PKK DOSYASI : Karayılan’ın şok sözleri sorguda ortaya çıktı ! “Aldıkları istihbarat bizi ç özer, darmadağın eder”

Güvenlik ve istihbarat kaynaklarından elde edilen bilgiye göre, PKK’lı Murat Karayılan’ın uzun yıllar en yakınında bulunan ve çok güvendiği bir terörist, geçen hafta güvenlik güçlerine teslim oldu.

Güvenlik ve istihbaarat kaynaklarından elde edilen bilgiye göre teslim olan ve PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın yakınında bulunan terörist Karayılan’ın ağzından çıkan şu sözleri, sorgusunda paylaştı; "TC ordusu hiç beklemediğimiz bir darbe vurdu hiç beklemediğimiz darbeyi vurmuştur. Bunu söylemekten utanıyor muyum? Hayır utanacak olan ben değilim, sizlersiniz. Size her şeyi verdik mi? Verdik."

PKK’lı Karayılan’ın yakınında bulunan itirafçı, 22 Temmuz’da başlayan hava operasyonları ve sonrasında yapılan operasyonlar sonucu örgütte yaşanan paniği gözler önüne serdi.

Edinilen bilgiye göre teslim olan ve PKK’lı Karayılan’ın yakınında bulunan terörist, Karayılan’ın ağzından çıkan şu sözleri, sorgusunda paylaştı; "TC Ordusu 22 Temmuz’da başlayan hava harekatlarıyla gerek kırsaldaki, gerekse il ve ilçelerdeki komutanlıklarımıza ve unsurlarımıza hiç beklemediğimiz darbeyi vurmuştur. Bunu söylemekten utanıyor muyum? Hayır utanacak olan ben değilim, sizlersiniz. Size her şeyi verdik mi? Verdik. Bazı tavizler vererek dış unsurların desteğini sağladık mı? Sağladık. Hala da veriyoruz şu yok anımızda bile. Sizin yönettiğiniz salaklar ne yapıyor? Bu yok zamanımızda leblebi gibi mermi atıyorlar. Atmayacak kardeşim, hedefi görecek ona atacak. Mühimmat tedarik edemiyoruz. Yurtiçine gönderecek mühimmatımız iyice azaldı. Bizim mühimmat fabrikalarımız yok. İçerdekiler seviyemiz iyi diyorlar ama bu gidişle onlar da tükenecek. Yeni katılanların çoğu ya öldü ya da kaçtı. Adamları elinizde tutamıyorsunuz, sahip olamıyorsunuz. Kış döneminde bu konuda herkes öz savunmasını yazmaya hazır olsun. Kimsenin gözyaşına bakmam, acımam. Son iki ayda verdiğimiz kayıplar bir yana bunların ailelerine ne denecek onu düşünün. Çoğu evladını dağda sanıyor ama toprakta. Nereye gömüldüler onun hesabı bile karıştı. Bunları da düşünün, bir yol bulun."

"HALKIN ÇOĞUNU KAYBETTİNİZ. YDG-H DENEN GARABET HALKA NİYE SALDIRDI"

"Böyle olmaz. Herkes sorumluluğu HPG’nin üzerine atıyor. Her kademe sorumluluğu üstlenmeli. Bölgede HPG adı olmadan tek yönetim kurulmalı; her şehirde 6-7 kişiden oluşan üst bir komutanlık örgütlenmeli. Başta YDG-H birimleri olmak üzere bütün direnen güçler o komutanlık bünyesinde yer almalı. O komutanlığın emrinde, sevk ve idaresinde direnişe katılmalıdır. Herkes kendi kafasına göre takılır ve sorumluluğu HPG’ye yıkarsa şu an düştüğümüz durumdan da kötüye gideriz. TC kararlı, böyle devam edemeyiz. Yok olup gideriz. Güçler kendisini Sivil Direniş Unsurları olarak örgütleyebililer. Artık bu ismi kullanacağız. "Şu HPG’dir, şu gençliktir, şu yerel birliktir’ saçmalıklarını bir kenara bırakın. Oralarda HPG’den artık bahsetmemek gerekir. Orada ki (Türkiye’yi kast ediyor) herkes Sivil Direniş Unsurlarıdır. Önce kendi iç teşkilatımızı örgütleyelim. Şimdilik ismine Sivil Savunma, Sivil Direniş diyebiliriz. Tabi bunun neresi sivil bilemem. Halkın çoğunu kaybettiniz. YDG-H denen garabet halka niye saldırdı. Biz ezin dedik, korkutun dedik; adamlar halkın çatılarından içeri roket attılar, ambulansları yakarak acil hastaların ölümüne neden oldular, bebeği buzdolabında öldürdüler. Kim inanır size "TC yaptı" demenize. 20 sene öncesinde yaşamıyoruz, her şey anında ortaya çıkıyor. Halk bize sırtını döndü. Yüzünü bir daha ne zaman döner veya döner mi?”

"ALDIKLARI İSTİHBARAT BİZİ ÇÖZER, DARMADAĞIN EDER"

"Artık YDG-H’nin PKK ile bağlantılı olduğu vurgulanmayacak. Hepsi Sivil Direniş Unsurları olacak. Sivil Direniş Unsurları YDG-H’nin kendisini sivil direnişe dönüştürmesinin adıdır. YDG-H hezimete uğramıştır. Bunun hesabını kendileri verecektir. PKK onların başarısızlığını üstlenemez. YDG-H’nin HPG bağlantısını halkımıza unutturmalıyız. Her il kendi birimini kurmalıdır. Bu birimlere bundan sonra Sivil Direniş Unsurları ya da Sivil Savunma Birlikleri diyeceğiz. Şehirde emir komuta sistemine bağlı bir birim olmalı. Bu birimleri tek bir yerden yönetmemiz lazım. Yönetimdeki çok kritik isimler TC tarafından yok edildi, bir kısmı ellerine geçti. Aldıkları istihbarat bizi çözer, darmadağın eder. Bu sebeple yeni bir teşkilatlanma şarttır. Dersim bölgesi çok kötü durumda. Çöküyoruz hatta çöktük. Lider kadro teker teker gidiyor. TC Ordusu adeta çıldırdı, üzerimize çullandılar. Polis, Jandarma çok uyumlu çalışıyor. Ordu bunları kucaklamış hep birlikte üstümüze geliyorlar. Çok dikkatli olalım. Dinliyorlar, gözlüyorlar, vuruyorlar."

TAHŞİYE ÖRGÜTÜ DOSYASI : Tahşiye iddianamesi çöktü

Özgür medyayı susturmak amacıyla düzenlenen Tahşiye operasyonu sonrası hazırlanan iddianamenin içi boş çıktı.

Emniyet İstihbarat, Genelkurmay İstihbarat ve MİT‘in Tahşiye grubuna ilişkin "terör örgütü" rapor ve yazılarını dikkate almayan soruşturmayı yürütenSavcı Hasan Yılmaz, hiçbir hukuki karşılığı olmayan, herhangi bir mahkeme kararına dayanmayan müfettiş raporuyla Hizmet hareketini terör örgütü ilan etmeye kalktığı anlaşıldı.

Evlerinde yapılan aramalarda el bombası, patlayıcı, silah ve çok sayıda mermi bulunan Tahşiye grubunu masum insan olarak tanımlayan savcı Yılmaz, söz konusu yapıya ilişkin döneminİstanbul Valisi Muammer Güler‘in yaptığı "El Kaide bağlantılı terör örgütü" açıklamasına da değinmedi. Halen yargılaması devam eden Tahşiye sanıklarının tamamının müşteki yapılarak "Yargılamayı etkilemeye teşebbüs" suçunu alenen işleyen savcı Yılmaz, 332 sayfalık iddianamesinde Hizmet hareketini terör ile ilişkilendirecek tek bir somut delil sunamadı.

SİLAHI OLMAYAN, SİLAHLI ÖRGÜT İDDİASI

Özgür basını susturmak amacıyla düzenlenen Tahşiye operasyonu 14 Aralık 2014 Pazar günü savcı Hasan Yılmaz’ın talimatı ile gerçekleşti. Fetullah Gülen Hacaefendi “Silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” ile ve Hidayet Karaca ise “silahlı terör örgütüne üye olmak” ile suçlanıyor. Ancak iddianamede ‘silah nerede?’ sorusunun cevabı yok. Eski polis müdürleri Tufan Ergüder, Ali Fuat Yılmazer, Erol Demirhan, Yurt Atayün, Ömer Köse gibi Emniyet müdürleri ise ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ ‘iftira’ ve ‘resmi belgede sahtecilik’ ile itham ediliyor.

NUH METE YÜKSEL’DEN KOPYALANMIŞ RAPORU DELİL YAPMIŞ

Fethullah Gülen, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca [link] ve 31 polisin yer aldığı dosyada savcı Hasan Yılmaz, darbe iddialarına ilişkin delil bulamayınca 28 Şubat döneminde mütedeyyin insanlara yönelik Nuh Mete Yüksel’in hazırladığı iddianamenin aynısını tekrar etmiş. Gülen’e yönelik silahlı terör örgütü kurma iftirasını belgeleyemeyen savcı, tıpkı savcı Yüksel gibi devletin tüm kurumları tarafından denetlenen kolej, dershane ve yurt gibi eğitim müesseselerini terör örgütü merkezi olarak göstermesi skandal olarak yorumlandı.

Daha ilginci hiç bir mahkeme kararına dayanmayan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 4 Mart 2015 tarihli Zeki Çatalkaya imzalı ve tartışmalı sözde paralel yapı raporu (PDY FETÖ) iddianameye delil diye girmesi. Oysa Çatalkaya’nın hazırladığı ve hiçbir mahkeme kararına dayanmayan hayali ithamlara dayalı terör suçlamasının aynısı 28 Şubat döneminde Nuh Mete Yüksel tarafından kaleme alınan asılsız iddialarının da bir kötü kopyası olarak değerlendirilmişti.

PROF. DR. ÖZGENÇ UYARMIŞTI: POLİS RAPORUYLA HİÇ BİR GRUP TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN EDİLEMEZ

Yine Türk Ceza Kanunu’nun mimarlarından Prof.Dr. İzzet Özgenç, mahkeme kararına dayanmayan hiçbir rapor ya da belge ile bir grup yada topluluğun terör örgütü ilan edilemeyeceği uyarısı yapmıştı. Geçtiğimiz aylarda tartışılan Çatalkaya raporu ve Ankara savcılığının işlemlerinin ulusal ve uluslararası hukuki temellerden yoksun bulunduğunu, bu şekilde raporlarla suçlama yöneltenlerin yargılanmaktan kurtulamayacağı uyarısı yapmıştı.

BERAAT EDİLEN İDDİALARLA AYNI DAVA AÇILAMAZ

Hizmet hareketine yönelik iftiralarını iddianamesine taşıyan savcı Yılmaz, daha önce Yargıtay Genel Kurulu tarafından oy birliği ile beraat eden “Devleti ele geçirme” iddiasını da tekrar etmiş. Türk Ceza Kanuna göre bir kimse beraat ettiği iddialardan tekrar yargılanamazken Yılmaz, Gülen hakkında bu kanunu uygulamayarak ayrı bir hukuk skandalına imza attı.

SAVCI, DELİL BULAMAYINCA, İADE TALEBİNDEN VAZGEÇMİŞ

İddianamede delil olmaması nedeniyle Gülen’in Amerika’dan iadesini istemenin mümkün olmadığını bilen savcı Yılmaz, ABD‘den ret cevabı almamak ve “Gülen’i ABD iade etmiyor” şeklindeki algı operasyonlarına devam edebilmek için Hocaefendi’nin hukuken iadesini istemedi.

DEVLETİN RESMİ RAPORLARI İDDİANAMEYİ YALANLIYOR

Diğer yandan savcı Yılmaz iddianamede inanılmaz bir maddi hataya imza attı. Savcı Yılmaz, terör örgütü El Kaide bağlantılı Tahşiye grubuna yönelik operasyonunun talimatını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 14 Eylül 2009 tarihli sohbetinde verdiğini iddia ediyor. Ancak İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün Tahşiye grubuna ilişkin 3 Aralık 2008 tarihinde birçok ilin istihbarat şubelerine tahşiye grubuna ilişkin yazısını görmezden geliyor.

SAVCI GERÇEKLERİ GİZLEMİŞ, BU ANAYASAL SUÇ

Savcının bir iddianamedeki maddi gerçeği gizlediği ve alenen suç olan bir iddiası da İstanbul İstihbaratı’nın Türkiye’deki diğer illere Tahşiye grubuna ilişkin yazı göndermeden önce bu illegal yapıya ilişkin herhangi bir çalışma olmadığı. Bu iddia da MİT’in raporu ile çürüyor. İstanbul Emniyetinin tahşiye grubuna dikkatinin çekilmesi ve uyarılmasını MİT, 14 Mart 2008 ve 16 Ekim 2008 tarihli iki raporuyla sağlanıyor. Ancak savcı tüm iddialarını çökertecek bu belgeleri iddianameye koymadığı görüldü.

El Kaide bağlantılı Tahşiye grubuna ilişkin çalışma yürüten bir diğer devlet kurumu da Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesi. Tahşiyecileri yakından takip eden Genelkurmay İstihbarat’ın başında o dönem ileride Ergenekon davasında yargılanan İsmail Hakkı Pekin bulunuyor. Pekin’in 13 Martı 2009 tarihli hazırladığı 6 sayfalık raporda Taşhiye grubunun El Kaide bağlantılarına dikkat çekiliyordu. Askerî raporun ayrıntılarına göre, Tahşiyeciler El Kaide ve Üsame bin Ladin’e tam destek veriyor, El Kaide’yi ‘süper güç’ olarak görüyorlar. Ayrıca El Kaide’nin Mehdi’nin emri ile kâfirlere savaş başlattığı Türkiye Cumhuriyeti’nin de kâfir olduğuna inanıyor.

GÖÇMEN DOSYASI : Mülteci kışkırtması Gezicilerin işi çıktı !

İstanbul’dan Edirne’ye yürürken Esenyurt’ta polisle arbede yaşayan mültecilerin, Gezi olaylarında da rol alan bazı yabancı ajanlar tarafından kışkırtıldığı ortaya çıktı

Mültecilerle Esenyurt’ta yaşanan arbedenin ardından 5 kişi gözaltına alınmıştı. Bunlardan Nora Sophia’nın Alman istihbarat birimi BND’ye Lecaille Charlotte’nin Fransız istihbarat birimi DSGE’ye çalıştığı ortaya çıktı. Suriye uyruklu diğer 3 kişi A. Fares, M. Fares ve A. Sakkal’ın ise bu ajanlar tarafından para ve Avrupa’ya götürülme vaadiyle kandırılıp yönlendirildiği anlaşıldı. Gözaltına alındıklarında kendilerini "gazeteci" olarak tanıtan ancak üzerlerinden basın kimliği çıkmayan iki ajanın, Gezi olaylarında da "Anarşistler" adlı bir grubun içinde yer aldığı, birçok kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı belirlendi. 15- 20 gün önce Türkiye’ye geldiği saptanan ikilinin 2013’ten itibaren "Anarşistler" grubunun İzmir’deki kamplarına aralıklarla katıldığı kaydedildi. Alman ve Fransız istihbarat teşkilatlarının Anarşistler grubunun çalışmalarını desteklediği ve yönlendirdiği tespit edildi. Mültecileri polise karşı kışkırtmak için gıda ve diğer bazı ihtiyaç yardımında da bulundukları belirlenen ajanların kendilerini, gazetecinin yanı sıra Göçmen Dayanışma Derneği üyesi olarak tanıttıkları da öğrenildi.

AMAÇ MÜLTECİ GEZİSİ

Ajanların, provokatörlük yaparak asayişi bozmayı amaçladığı, mülteciler üzerinden mağduriyet algısı oluşturarak Gezi benzeri olaylar çıkarmaya çalıştığı kayıtlara geçti. Provokatörlerin bu girişimleriyle Türkiye’yi uluslararası arenada zor durumda bırakma ve yaklaşan seçimler öncesinde kaotik bir ortam oluşturmayı hedeflediği kaydedildi. Gözaltına alınan aralarında iki ajanın da bulunduğu 5 şüphelinin Emniyet’teki ifadeleri sürerken yine savcıdan gelen ikinci talimat şaşırttı. Savcı, 5 şüphelinin serbest bırakılıp Göç İdaresi’ne gönderilmesine, buradan da sınır dışı (deport) edilmelerine karar verildi.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// KORAY KAMACI : ORTADOĞU’DA YAKLAŞAN TEHLİKE : “SU SAVAŞLARI”

Koray KAMACI

Su, Ortadoğu’da tarihin en eski çağlarından beri insanlar için hayati öneme haiz bir unsur olmuştur. Bölgede su kaynakları azdır ve bu nedenle de çok kıymetlidir. Bölgenin büyük bir bölümü sürekli akan sulardan mahrumdur. Yıllık toplam yağışın en az %80’i buharlaşarak kaybolmakta, toprağa işleyen su miktarı insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmaktadır. Mevcut kaynakları da nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme, çölün ve çorak arazilerin tarıma açılması ve israfa kaçan sulama yüzünden hızla daralmaktadır. Bu nedenle su, Ortadoğu ülkelerinin en önemli ve hayati bir meselesini oluşturmakta, su kıtlığından zarar görecek hassas bölgelerin en başında yer almasına sebep olmaktadır. Sahip olanlar için su, bir güç öğesi, yeterli suyu olmayanlar için ise Milli Güvenliği sağlayacak en önemli unsur olarak görülmektedir.

Bölge ülkelerinde su hesapsız ve israf ölçülerinde kullanılmaya devam edildikçe, önümüzdeki 25-30 yıl içerisinde ciddi su krizlerinin yaşanacağı tahmin edilmektedir. Ortadoğu’daki hızlı nüfus artışı, tarımsal sulamalara daha fazla yönelme, yer altı kaynaklarının uzun süre kullanımından dolayı tükenmeye yüz tutması, bölgedeki birçok ülkeyi yakın gelecekte su yoksulu ülkeler safına sokacağı hesap edilmektedir. Nitekim, Körfez Savaşı’nın sona ermesi ile bölgede su krizi ortaya çıkmıştır. Ortadoğu su krizi hiçbir ülkenin ve uluslararası kuruluşun içinden çıkamadığı stratejik bir oyun haline gelmiştir. Çözüm için sürdürülebilir istikrar politikaları ile yeni bürokratik yapılar gerekmektedir.

Dünya Bankası’na göre; su arzının en pahalı olduğu yer Ortadoğu’dur. 1985 yılında bu fiyat 300 dolar olmuştur ki, bu Amerika’nın iki katı olup, Güney Asya’ya kıyasla 5 kat daha fazladır. Bu fiyat bile, su arzının artışı sağlanamamıştır.

Ortadoğu ülkelerinin birçoğunda tarım hala en önemli faaliyettedir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı petrol zengini ülkeler, besin bakımından kendi kendine yeterli olmak çabası ile topraklarının çoraklığına rağmen tarımsal amaçlı sulama için çok büyük yatırımlar yapmaktadır. Dolayısı ile bölgelerindeki yeraltı su kaynaklarının giderek azalmasına neden olmaktadırlar. Bölgedeki suyun %83’ü halihazırda tarıma harcanmakta olup bu oranın 2030 yılında %55’e düşmesi gerektiği ifade edilmektedir. Dünya fiyatının dört katına mal ettiği buğdayı dünya fiyatından pazarlayarak en büyük altı buğday ihracatçısı arasına giren Suudi Arabistan’ın bu üretim için yıllık 8 milyar metreküp su tükettiği dikkate alınırsa, bu bölgedeki su israfının boyutları kendiliğinden ortaya çıkar. Bugün, petrol zengini ülkelerinin birçoğu, sadece petrole bağımlı kalmamak için, çöl ve çorak arazilerin büyük kısmına tarımsal amaçlı sulama için büyük yatırımlar yapmışlardır. Dolayısı ile bölgedeki su kaynakları giderek tükenmeye yüz tutmaktadır. Hal böyleyken suya olan ihtiyaç, bölgedeki su kaynaklarından daha fazla pay elde etmek isteyen ülkeler arasında sorun teşkil etmektedir. Bu sorun, güvensizlik ortamının oluşturduğu silahlanma artışı, karşılıklı çıkar çatışmaları ve yıllardır kronik hale gelmiş Arap-İsrail uyuşmazlığı gibi etkenler ile her geçen gün daha da büyümektedir. Türkiye, Ortadoğu coğrafyasına komşu olması ve Fırat ve Dicle Nehirleri nedeni ile bu sorunun içine çekilmek istenmekte, hatta oynanan bir senaryonun baş aktörü durumuna getirilmeye çalışılmaktadır.

Baktığımız zaman II. Dünya savaşından sonra İngiltere ve Fransa’nın az da olsa bu topraklarda etkinliği azalmıştır. Artık daha çok ABD ve İsrail’in etkinliği bu topraklarda bir hayli artmıştır. Özellikle İsrail kurulduğundan beri bu topraklarda huzur ve barış iyice gitmiş, kan ve savaşlar tam gaz artmıştır. İsrail’in en büyük amacı başta: ‘’Arz-ı Mevud’’ yani vaat edilmiş topraklar bünyesinde ‘’Büyük İsrail’i’’ kurmaktır. Bu amacın dışında ki en önemli amaçları var olmak için bu topraklarda enerji ve su kaynaklarına sahip olmak. İsrail’in birçok politikasında su kaynaklarını ele geçirmenin planları yatar.Örneğin özellikle baktığımız zaman İsrail’in Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in şu sözü çok önemlidir: ‘’Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkân oluşturmazsak, bu kez su için savaşacağız." (Cumhuriyet, 12 Haziran 1991) Evet daha o zamanlar bunlardan bahsedip plan yapıyorlar. Başka bir örnek verecek olursak: "İsrail Hayfa Üniversitesi’nden Prof. Armon Sofer 1990’da verdiği demeçte, Ortadoğu’da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak dedi." (Milliyet, 31 Ekim 1990) Yine yakın tarihten başka bir örnek verecek olursak: "BM Genel Sekreteri Butros Gali, Financial Times’a verdiği demecinde bölgede bundan sonra çıkacak savaşın siyasi değil, su meselesinden çıkacağını söylüyor." (Milliyet, 30 Ocak 1992)

Su sorununun Ortadoğu’da bir savaşa yol açabileceği ihtimali ilk olarak 1986 yılında CIA’in Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından ortaya atılmıştır. Bu coğrafyada oynanan oyunların temelinde ki unsurların en büyüğü Su sorunlarıdır. "Amerika Dış İşleri Bakanlığınca hazırlanan ‘Ortadoğu’da Su Sorunları’ adlı raporda İsrail Hükümeti’nin Türkiye’ye, Ortadoğu’da savaş su yüzünden çıkabilir mesajını gönderdiğini unutmamamız gerekir. Yine bu bağlamda, İsrail’in Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı işgal etmesinin en önemli nedenlerinden biri de buraların zengin su kaynaklarına sahip olmaları. Golan Tepeleri dağlık, yağışlı ve münbit bölgeler. Buraları gözden çıkaramıyor. Ayrıca İsrail Taberiye Gölü’nün Suriye’ye ait bölümünü de işgal etmiş durumda, bütün gölü kullanıyor. Çünkü denizden su arıtma çok masraflı bir işlem. Bu İsrail’in enflasyonunu çok etkiliyor. İsrail’in birçok işgalini bu şekilde anlayabiliriz. Yaşanan su sorununda anahtar ülke hiç şüphesi Türkiye’dir. Los Angeles Times’ın 1992’de Hürriyet gazetesinde bölgede ki su sorunları ile ilgili çıkan haberi de bu tespiti doğrulamaktadır. Hal böyleyken yaşanan bu sorunun gelecekte bizi önemli derecede etkileyeceğine şüphe yok! Fırat ve Dicle nehirleri bu bağlamda önem teşkil etmektedir. Özellikle Güneydoğu Anadolu Projesi yani ‘’GAP’’ bu konuda dikkate değer bir projedir. Ortadoğu su sorununda üç kilit ülke, Sudan-Etiyopya-Türkiye’dir. Etiyopya’nın İsrail güdümlü dış politikası, gözleri Türkiye ve Sudan üzerine çekmektedir. Bu durumda GAP da ayrı bir önem kazanmaktadır. Güneydoğu’da Kudüs merkezli manevralara çok sık rastlanmaktadır. Sudan’ın İsrail açısından sahip olduğu stratejik önem ise, bu ülkede yaşanan sorunların son bulmasını da engellemektedir. İsrail, bölgesindeki suyu kontrol altına almak istiyor. Ürdün nehrinden, Yarmuk ve Batı Şeria’daki kaynaklardan İsrail büyük miktarda su sağlıyor. Versay Barış Konferansı’nda 1919’da ileri sürülen Siyonist haritaya Litani Nehri de dahildir. İsrail 1982’de Lübnan’a saldırısında bu nehri kontrol altına almak istemiştir. Tevrat’ta geçen vaat edilmiş toprakları alarak Büyük İsrail’i kurmak için su yolları da belli bir sınırı ihtiva eder. Örneğin İsrail’in ilk Başbakanı David Ben Gurion’un şu sözleri çok manidardır: "Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir başka haritası vardır: Nil’den Fırat’a kadar."

Evet, sevgili dostlar planlar ve söylemler gayet açık. Bu planların ve söylemlerin de ortasında şüphesiz Türkiye yer almaktadır. Peki, bizim suyun artan stratejik değeri ile alakalı planlarımız nedir? İşte burası çok önemli…!

Ve son söz:’’Derin Düşünmeyen Devletlerin Yüksek İdealleri Olamaz’’