Etiket arşivi: ARAŞTIRMA DOSYASI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// KORAY KAMACI : Kripto Gazeteciler Ve Terör Olayları

Koray KAMACI

Günümüzde yaşanan olayları görüp, bunları yazan ve yorumlayan gazeteci müsvettelerine bakınca utanıyorum. Bir insan nasıl olur da bu kadar da Devlet ve Millet düşmanı olur anlamıyorum. Bu Ülkede bazı Kripto gazeteciler var. Menşei farklı olanlardan! ABD’de rotasyona alındıktan sonra birden yıldızları parlatılan ve onun bunun adamı olan gazetecilerden bahsediyorum. Bunlar dönem adamı bile olamaz. Çünkü Kıbleleri Washington’dur onların. Abdestlerini de Tel-Aviv’de alırlar. Bazıları hakkında öyle bilgiler var ki okudukça kahroluyorum. Bu gazeteci kisvelerine inanan insanları da anlamak mümkün değil. Yani ABD’ye gidip de dil veya sözde master yapma bahanesi ile orada CIA ve bazı düşünce kuruluşları ile irtibata geçip rotasyona alınan gazetecileri çok iyi biliyoruz. Bunlar orada birilerinden emir alıp Türkiye’ye gelerek, yeri geldiğinde Ordu düşmanlığı, yeri geldiğinde de Devlet düşmanlığı yaparak ortalığı karıştırmaya çalışan insanlardır. Bu sözde gazeteci tayfası, yalan konusunda da çok maharetlidirler. Bu arada bunların ABD’de aldığı en sağlam eğitim Psikolojik Harp tekniğidir. Bu gazeteciler günümüzde iyice artmış durumdadır. 90’lı yıllarda bunların esamesi bile okunmazken, son zamanlarda birileri tarafından parlatılıp cilalatıldıktan sonra ortaya çıkarılmaya başlanmışlardır. Bu zavallı sözde gazetecilik yapan tetikçi tayfa, Terör olaylarında Pkk ve uzantıları hariç herkesi suçlu görüyorlar. Bunlar yalan haber yapma ve hedef göstermede ve de tetikçi gibi kalem oynatmakta epey maharetlidirler.

Bu Kripto gazeteciler bu aralar o kadar çok aktif hale geçirildi ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarının yıpratılıp pasifize edilmesi için operasyon düğmesine basanlar tarafından iyice kullanılmaya başlandılar. Bu savaşın adı CIA raporlarında da geçen ‘’Karanlık Savaş’’ adlı bir yıpratma savaşıdır. Devlet’in en önemli kurumu olan ve Devlet refleksini üstünde en iyi taşıyan kurum olan Ordu’da bu süreç başlatıldı. Psikolojik Harbi Ordu üzerinde piyon gazeteciler ile sürdürdüler. Şimdiler de ise Pkk’yı aklama paklama derdine düşüp, siyasi uzantısını da sözde barış güvercini gibi göstermeye çalışıyorlar ama yemezler!

Benim güvenlik kuvvetlerim Pkk ile mücadele ederken moral yerine, onları hedef gösterenler benim kardeşim veya Vatanperver olamaz… Bunlar Almanya’dan, ABD’den ve dahi Tel-Aviv’den emir alıp ülkemde milli olan ne varsa düşmanlık yapıyor.

Ayrıca özellikle baktığımız zaman muhalefette de bu konuda akıl tutulması yaşanıyor. Pkk ile mücadele eden askerlerimize ve polislerimize suç duyurusunda bulunacak kadar haysiyetsiz olan Milletvekillerini de Allah’a ve bu milletin vicdanına havale ediyorum. Yine bu da yetmezmiş gibi sosyal medyada emniyet kuvvetlerimizi zalim suçlu gibi gösterenler de kime hizmet ettiklerini belli ediyor. Kim hangi safta ortaya çıkıyor.

Bugünlerde yapılan operasyonlarda askerlerimizin ve emniyet kuvvetlerimizin göstermiş olduğu kahra- manlıkları ve başarıları dolayısı ile hepsini yürekten kutluyorum. Rabbim her daim yar ve yardımcıları olsun. Bölge halkı da artık Pkk’ya karşı net bir tavır alsın. Terör örgütünü Gerilla diye değil Pkk diye tanımlayarak bu tavır konusunda başlangıç yapabilir.

Ayrıca son olarak belirtmem gereken önemli bir husus daha var. Malum operasyonlar artarak devam ederken sosyal medya da asılsız paylaşımlar ve halkı kin ve nefrete yöneltecek kardeşliği zedeleyecek bilinçli eller tarafından bazı paylaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bu konuda son derece dikkatli olmakta fayda vardır. Şuan yabancı istihbarat elemanlarının tam istediği bir ortam var. Böyle zamanlarda psikolojik istihbaratın kara propaganda ayağını devreye sokmak için uğraşırlar… Dikkat etmek lazım! Bölgedeki bazı cemaat ve tarikatlarında halkı Terör örgütüne karşı bilinçlendirmesi lazımdır. Doğu ve Güneydoğu illerimiz de çok önemli Tarikatlar bulunmaktadır. Bu tarikat önderleri bu konuda bir nevi sivil toplum örgütü gibi çalışıp Terör konusunda oradaki halkı bilinçlendirmelidir. Pkk konusunda uyarı yapmalıdır. Tam da böyle bir zamanda kendi kabuğuna çekilmemelidirler. Bu hususta umarım yazımız bir nebze de olsa gerekli yerlere gider…

Ve son söz: ”Sadece Terörist ile mücadele değil, Terör ile de mücadele etmeliyiz.”

ARAŞTIRMA DOSYASI /// AHMET B. ERCİLASUN : HAC İBADETİ ÜZERİNDE DÜŞÜNMEK

Ahmet B. ERCİLASUN

20 Eylül 2015 Pazar 00:00

Kalemime öylesine geliverdi: Düşünmek. İbadet üzerinde düşünmek… Acaba günaha mı girerim? Hatta dinden çıkar mıyım? Öyle ya, ibadet üzerinde düşünmek de ne oluyor? İbadetini yaparsın, olur biter. Kendilerini "ihlaslı Müslüman"kabul edenler, din üzerinde düşünmekten korkarlar. Oysa Kur’an’da Müslümanlar sık sık "efelâ ta’kılûn (Hiç düşünmez misiniz?/Hiç akıl yürütmez misiniz?)" diye uyarılır.

Hac ibadeti İslam’ın 5 şartından biridir; Müslümanlar mali ve bedenî güçleri müsait olunca hacca gitmek isterler; bundan büyük bir zevk ve manevi haz duyarlar. Vaktiyle atlar ve develer üzerinde gidiş dönüş aylarca sürermiş. İnsanlar bu meşakkatli yolculuğa zevkle katlanırlarmış. Hele hele peygamberimizin yaşadığı kutsal topraklarda yürümenin, dünyanın her tarafından gelmiş yüz binlerce Müslüman ile kucaklaşmanın bambaşka bir hazzı, bambaşka bir heyecanı olurmuş.

Olurmuş ama…

Son yıllarda her hac mevsiminde kutsal topraklardan bazen yüzlerce, bazen binlerce kayıp haberi geliyor. Bu yıl da bir vinç altında kalan yüzden fazla Müslüman can verdi. 1990 yılında izdiham sebebiyle 1400’den fazla insan ölmüştü. Eski Türk Edebiyatı mütehassısı Prof. Dr. Amil Çelebioğlu hocamızı da o kazada kaybetmiştik.

Bence artık hac uygulamaları üzerinde düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hac bütün Müslümanlara farz kılınmıştır. Bütün ülkelerin Müslümanlarına. Dünyada 60’tan fazla Müslüman ülke var. Türkiye, Mısır, Cezayir, Çad, Uganda, Somali, Suudi Arabistan, Irak, İran, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Pakistan, Endonezya… Bütün bu ülkeler her yıl hacı adaylarını Kâbe’ye gönderiyor. Suudi Arabistan milyarlarca dolar kazanıyor. Evet, bütün Müslümanların üzerine farz olan, yapmaya mecbur oldukları ibadetten Suudi Arabistan milyarlarca dolar kazanıyor.

Peki Suudi kral ve prensleri nasıl yaşıyor?

Sarayları, malikâneleri, uçak filoları, yatları, arabaları ile yaşıyorlar. Kral Fahd’ın Arabistan’da yedi, İspanya’da bir sarayı vardı. Fransa’da da bir şatosu. 1999 yılında İspanya’da yazlığına gittiği zaman yanında 1.000 memur, 350 akraba, 12 doktor, 25 bahçıvan vardı. Buradaki günlük harcaması 850 milyar lira idi. 2002 yılında Cenevre’ye gittiği zaman 300 Mercedes ile karşılanmıştı. Yanında o kadar adamı vardı ki Cenevre’nin beş yıldızlı otellerinin tamamını kapatmıştı.

Buna karşılık… Başta Somali olmak üzere Müslüman ülkelerde milyonlarca insan açlıkla pençeleşiyor. Afganistan’dan, Suriye’den milyonlarca insan ülkelerini terk edip oraya buraya sığınmaya çalışıyor; birçoğu dileniyor, birçoğu azgın sularda can veriyor.

Müslümanlar açısından durum içler acısıdır. Yıllardan beri böyle ve hiçbir Müslüman’ın aklından hac uygulamaları üzerinde durmak geçmiyor. Bence asıl vahim olan, konu üzerinde düşünmemektir. Kutsal kitabımızdaki "Efelâ ta’kılûn"uyarılarına rağmen.

Evet düşünmeliyiz. Öncelikle Müslüman ülkelerin yöneticileri ve dinî idareleri konuyu ele almalıdır. Bütün Müslümanlara farz kılınan bir ibadetin geliri niçin sadece bir ülkenin bütçesini şişirmeye yarıyor?Müslüman ülkeler Suudi Arabistan’ı hac uygulamaları ve gelirleri konusunda müzakereye çağırmalıdır. Bence hac gelirleri öncelikle, açlık ve yoksulluk çeken Müslümanlar için kullanılmalıdır. Müzakerelerde ısrarlı olunmalı, gerekirse Suudi Arabistan’a yaptırımlar uygulanmalıdır.

Haydi Müslümanlar, bir rönesansa var mısınız? 8.-11. yüzyılların aydınlığına dönmeye var mısınız? Zilletten kurtulmaya var mısınız? O hâlde işe düşünmekten ve sorgulamaktan başlayalım.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ sitesinden 20.09.2015 tarihinde yazdırılmıştır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ARMAĞAN KULOĞLU : PKK ÜZERİNDEKİ BASKI SÜR DÜRÜLMELİ

Armağan KULOĞLU

19 Eylül 2015 Cumartesi 00:00

PKK bir taraftan ABD’nin desteğinde ve onun adı konmamış kara kuvveti olarak IŞİD’le mücadele ederken diğer taraftan da Türkiye’deki eylemlerine devam etmektedir. Bir noktada iki cephede birden savaşmaktadır.

PKK hem stratejisini hem de hedefini değiştirdi.

Bölücü siyaset ve terörün ana hedefinde ve politikasında bir değişiklik olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Ana hedef bağımsız Kürdistan’dır. Ancak strateji değişikliği yaparak, mücadeleyi kırsal alandan kentlere kaydırdığı ve kentlerde halk ayaklanması da yaratarak kurtarılmış bölgeler oluşturmaya çalıştığı görülmektedir.

Kentlerdeki eylemlerine devam ederken, kırsal alandaki eylemlerini de sürdürmektedir. Eylemlerini daha çok bire bir çatışmadan kaçarak, bomba ve patlayıcı kullanmak suretiyle veya uzaktan ateşlerle gerçekleştirmektedir. Çözüm sürecinde hazırlıklarını esas olarak kentlerde eylem için yapmıştır. Kentler için gençlik yapılanmasını da devreye sokmuştur. Varto, Silvan, Yüksekova ve Cizre pilot bölgeler olarak seçilmiştir. Türk-Kürt çatışması çıkarmaya gayret etmektedir.

Uluslararası güçler destekliyor

Bölgedeki çatışmaların, uluslararası güçlerin menfaatlerinin belli bir dengeye ulaşmasına kadar çeşitli şekillerde devam etmesi kaçınılmazdır. Politikaları, bölgede bir Kürt devletini kurmaktır. Stratejilerini buna uygun geliştirmektedir. Stratejilerinden biri de, IŞİD’le mücadelede etkin bir şekilde kullandıkları için PKK’ya destek vermektir. Havuç taktiği uygulamaktadırlar. Avrupa Parlamentosu’ndan(AP) devlet kurmaları için Kürtlere destek vereceklerine ilişkin açıklamalar gelirken, diğer taraftan IŞİD’le mücadele etmelerini de şart koşmaktadırlar.

AB​, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle, PKK’yı eşit iki taraf olarak nitelemektedir. İki taraf arasındaki şiddeti artıran stratejilere odaklanılmasını kınamışlardır. Türk hükümetinin bu doğrultuda inisiyatif almasını ifade etmiş, şiddete son verme, müzakerelere yeniden başlama çağrısı yapmış, tarafların kalıcı şekilde silah kullanımından vazgeçmesini talep etmiştir.Terör örgütünü devletle bir tutan devlet ve kuruluşlar protesto edilmelidir.

Uluslararası güçler PKK’yı şımartmıştır. Bölücü siyaset yapanlar da bundan güç alarak açıklamalarda bulunmuşlardır. Hem bölücü siyasetin, hem de bölücü terörün amacı konuyu uluslararası platforma taşımaktır. Kandil’den dahi, tahkim edilmiş ateşkes çerçevesinde arabulucular gözetiminde bir müzakere ve demokratik çözüme hazır oldukları mesajı verilmiştir.

Çözüm ve müzakere sürecinden kazandıkları için, sürekli olarak müzakere sürecinin yeniden başlamasını istemektedirler. Devleti buna zorlamak ve uluslararası güçlerin dikkatini çekmek ve daha sonra da müdahalesine imkân sağlamak için, şiddeti artırmakta, kurtarılmış bölgeler ihdas etmeye çalışmakta, sözde özerklikler ilan etmektedir.

Tehlike büyük

Irak’ın kuzeyinde federeözerk adıyla adı konmamış bir Kürt devleti oluşturulmuştur. Suriye’nin kuzeyi de, ABD’nin himayesinde Irak’takine benzer bir yönetime dönüşebilecektir. Kantonel yapıların arasındaki boşluğun güvenli bölge olarak şekillenmesine ABD ve koalisyon tarafından karşı çıkılmasının altında yatan düşünce de bu gerçeği yansıtmaktadır.

ABD, IŞİD’le mücadele ettiği için PKK’yı meşrulaştırmıştır. PKK ve PYD’nin ortak amacı, Türkiye-Suriye sınırını geçişken hale getirmektir. Tehlike büyüktür. Büyük Kürdistan amaçtır.

PKK’nın, kırsal alanda da etkin olmak için kuvvetini IŞİD’le mücadeleden çekmek isteyeceği düşünülmektedir. İki cephede savaştığı için de zorlanmaktadır. Ancak buna ABD’nin müsaade etmesi beklenmemelidir. PKK’nın bu nedenle geçici bir ateşkes yoluna gitmesi ihtimal dahilindedir. Buna aldanılmamalıdır.

TSK’nın PKK üzerinde oluşturduğu baskı, sonuçlarını vermeye başlamıştır Irak’ın kuzeyindeki tesis, depo, cephanelikler büyük zayiat vermiştir. Çok sayıda terörist etkisiz hale getirilmiştir. 1998 ve 2011’deki durum yeniden yaratılabilir.

Mücadeleye kesintisiz ve şiddetli bir şekilde devam edilmesi halinde, alan hâkimiyetini de yeniden sağlayarak, PKK’nın askeri alanda mağlup edilmesi ve terörün yeniden gündemden düşmesi mümkündür. Burada önemli olan, güvenlik güçlerinin arkasında siyasi desteği ve kararlığı görmesidir. Desteğin, iç siyaset çıkarlarını hedeflemediği, T.C. Devleti, Türk Milleti, Türk Vatanı odaklı olduğu güveninin oluşturulmasıdır.

Sorumluluk ve yetkinin, mücadeleyi yürüten komutanda olması da mücadeleyi daha etkin kılacaktır. Olağanüstü hâl ve sıkıyönetim uygulamasının da anayasal bir tedbir olduğu dikkate alınmalıdır. Mevcut uygulamalarda söz konusu edilmeyen, demokrasi ihlalinin, aynı şekilde söz konusu olamayacağı da bilinmelidir.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ sitesinden 19.09.2015 tarihinde yazdırılmıştır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU : KAVİMLER GÖÇÜ

Kavimler Göçü

Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU

Bu dünyanın tanık olduğu ilk büyük nufus hareketi değil. Ne yazık ki sonuncusu da olmayacak. Ama mutlaka Suriye, Irak, Libya ve Pakistan’dan insanların kaçışı, ikinci dünya savaşından sonra görülen en ani nufus hareketi. Göç yollarının Güney’den Batı’ya olması bile yeni değil. Birinci dünya savaşı öncesi Levant’tan kaçanlar da, Batı’ya ve Batının da Batı’sına gitmiş, hatta Osmanlı pasaportları ile, bugün bile El Turco olarak bilinen insan gruplarının Latin Amerika’da kök salmasına neden olmuşlardı.

Brezilya’nın Jakaranda Kokularından, Valparaisso’nun Çöplüklerine
Onlar da dalga dalga yaşanan savaşlardan, mezhep çatışmalarından, kişisel güvenlikleri, iş ve aş beklentileri ile kaçmış, yoksulluktan kurtulma mücadelelerini, siyasi iltica kılıfına saklamışlardı. 1970’li yıllarda tanıdığım tarih profesörü Ceasar Farah, bir Türk evi gibi süslediği kütüphanesinde bana, “Osmanlı artık öylesine zayıflamıştı ki, özellikle Levant bölgesi için ciddi bir tehdid olmaktan çıkmıştı. Benim ailem gibi bir çokları, Osmanlı’dan sonra gelebilecek tehlikeleri de hesaba katarak sefaletten kaçtılar. İmparatorluğun ve Padişahın Levanttaki kullarına uyguladığı baskı, bir siyasi iltica söylemiydi. Levant insanı, gerçekte umut vaad eden bir geleceğe yelken açtı. Aslında o, ekonomik bir ilticaydı” demişti.

19 ve 20 inci yüzyılların Levant göçü, akın akın giden insanların ulaştıkları yerlerdeki yaşam serüvenini, dünya edebiyatına sayısız anı ve hikâye konusu olarak armağan etmiştir. O insanların çocukları ilerleyen yıllarda, Brezilya’da, Arjantin’de ülke yönetimini ele aldıklarında, adlarından El Turco diye bahsedilmesi de kimseyi hayrete düşürmemişti. Hatırlayalım Carlos Menem bunlardan biriydi. Bugün hala Şili’nin Valparaisso şehrinde, o Levant göçmenlerinin yaşadığı mahalleler var. Şehrin tepesinden okyanus ufkuna uzanan görüntüyü, Cebel Lübnan’dan, Şuuf dağlarından veya Lazikiye’den Akdenize bakan verandaya benzetip oraya yerleşmiş olmalılar.

Balkan ve Kafkas Göçleri
93 Harbi göçmenlerini, onların çocuklarını veya torunlarını çoğumuz tanımıştır. Romanlara yansımayan neler neler anlattı o insanlar bize. Kaybolan bebeler, yolda ölen veya öldürülen yaşlılar, ırzına geçilen kadınlar, çalınan altınlar ve mücevherler. Yazma özürlü insanlarımızın, acıyı içine sindirip, Anadolu’yu nasıl tavattun ettiğini filmlerde bile görmedik. Onların yönü Batı’dan Doğu’yaydı. Ama acıları, korkuları ve özlemleri bu günküne benzer. Çoğu gemi ile gelen Tatar kafilelerini hatırlayanlarınız var mıdır? Onlar sahipsiz kalan Orta Anadolu topraklarını ekti, biçti ve ocağı tüttürdü. Bir zamanlar vatan bildikleri yerler, vatan olmaktan çıkmış, artık buraları tavattun etmişlerdi. Ben göz yaşı ile ağlayıp “Kazan başkadır be yavrum” diye ah-ü zar eden bir kaç Kazan yaşlısı bile hatırlarım. Sorarsanız isim bile söylerim. Ama bavul ticaretiyle, ama mobilyacılık gibi işlerle tutundular yeni buldukları bu vatana. 1950’li yıllarda Mançurya’dan bile gelenleri hâlâ unutmadım. Hayır biz bunları ne filmlerde, ne de televizyonlarda gördük. Ama muhatap olduklarını düşündükleri tehlikeler, çektikleri acılar ve özlemleri bugünkü göçmenlerle benzerdi.

Öncesi ve Sonrası ile İkinci Dünya Savaşı
İspanya iç savaşı, 1936’da İspanya’yı kasıp kavururken, on binlerce insan öldü, öldürürüldü, dayanamayanlar ise başta Latin Amerika olmak üzere, her yöne savruldu. O sırada İspanya’da Franco, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussoli’nin borusu, katliam marşları çalıyordu. Magrip, yani Kuzey Afrika gemiler dolusu İberya insanına kucak açtı. Biz bunları biraz romanlardan, daha çok filmlerden ama en önemlisi fotograf karelerinden biliriz.

Ama ikinci Dünya savaşı 20 milyona yakın insanın topraklarından başka başka yönlere savrulmasına neden olmuştur. Zorunlu göç hareketleri bir yana, ölümü göze alarak yurtlarını, ocaklarını, evlerini ve barklarını terkeden insanlar, dünyanın belleğine Hollywood filmleri ile kazındı. O zaman televizyon yoktu. Öte yanda sade 12 milyon Ukraynalı Stalin’in bugün hala Rusya’nın utançla kabul ettiği “Holdomor (açlık ile ölüm)”nedeni ile öldü. Geçen yıl Güney Pasifik’te ölüme terkedilen bir mülteci gemisi dolusu insan için, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya sitem eden dünya, Karadeniz’in ağzında patlatılan mülteci gemisi Struma’yı unutmuş gibiydi. Kimsenin kimseye verecek ahlâk dersi yok bu dünyada.

“Sofi’nin Tercihi”
William Styron’ın 1979 yılında yazdığı ve 1982 yılında Alan J. Pakula tarafından sinemaya uyarlanan “Sofi’nin Tercihi” filmini seyredip de etkilenmeyeniniz var mıydı? Ben Sofi rolünü başarı ile oynayan Meryl Streep’in iki çoçuğundan birini SS’lere nasıl vermeyi tercih etmek zorunda kaldığını, günlerce kafamdan atamamıştım.. Zaten kitabın büyüsü ile gitmiştim o filme. Gecelerce kâbusla uyandım. Kafilelerle sürüklenen insanların çoğu, ya sevdiklerini için kendisini veya yaşamak için sevdiklerini feda etmişti. Filmler inandırıcı. Ama artık daha çok televizyon kanallarında gördüğümüze inanıyoruz. Yine de hepsini dünya için yeni bir şeymiş gibi seyrediyor ve en kötüsü gördüğümüz her şeyi kanıksıyoruz. Oysa kötü şeyler hep oldu.

Aylan Bebek: Nisyan ile Malül Olan Hafıza-yı Beşer mi? Yoksa İnsanlık mı?
Aylan bebek, kırmızı t-shirtü ve lacivert pantalonu ile hepimizi bir çırpıda kedere boğdu. Biz onda Sofi’nin tercihini bir başka şekliyle gördük. Aylan bebek, babasının ve annesinin tercihi sonucu öldü. Üstelik kardeşi ve annesiyle birlikte. Tarihi kayıttan silen hafıza-yı beşeri, insanlığa gerisin geri çekti. Sofi’ye acı bir tercih yaşatan koşuların ağırlığını hâlâ hisseden Almanya, aniden döndü ve mülteci almaya karar verdi. Şimdi sayılarla pazarlıklar yapılıyor. Almanya 20.000, İtalya 10.000, ABD 10.000 mülteci kabul edecek. Daha fazlasını da alabilir. Ama temkinli. Bunların kısm-ı azamı Suriye ve Irak’lı. Schengen sınırları bir açılıyor, bir kapanıyor. Avrupa güvenliği tehlikede. Macaristan tarihin garip bir cilvesi ile yine bir başka kavimler göçünün geçiş kapısı. Yunan adaları mülteci yerleşimi için alım satıma konu olabilir. AB bütçesinden, bir mülteci iaşe-ibade kalemi beklemek lâzım. Belki de bölge fonları ile idare ederler. Ama siyasi ve sosyal çerçeveyi hemen çizmeleri için onlara 3 ay mühlet. Yaparlar- yapamazlar. Ama yaparlarsa iyi olur.

Fırsat mı Külfet mi?
Şu anda bu olay AB için sadece bir insani mükellefiyet. Fırsat olması zamana bağlı. Şimdilik daha çok külfet. Zaten işsizliği yüksek, yabancı düşmanlığı yoğun bir coğrafya. Ama sorumluluklarını idrak ettiler ya! Önemli olan bu. Bakalım Romanya’nın Roma halkına tahammül edemeyenler, Arap, Kürt, Yezidi ve daha niceleri ile ne yapacak acaba!

ARAŞTIRMA DOSYASI /// KORAY KAMACI : Kripto Gazeteciler Ve Terör Olayları

Koray KAMACI

Günümüzde yaşanan olayları görüp, bunları yazan ve yorumlayan gazeteci müsvettelerine bakınca utanıyorum. Bir insan nasıl olur da bu kadar da Devlet ve Millet düşmanı olur anlamıyorum. Bu Ülkede bazı Kripto gazeteciler var. Menşei farklı olanlardan! ABD’de rotasyona alındıktan sonra birden yıldızları parlatılan ve onun bunun adamı olan gazetecilerden bahsediyorum. Bunlar dönem adamı bile olamaz. Çünkü Kıbleleri Washington’dur onların. Abdestlerini de Tel-Aviv’de alırlar. Bazıları hakkında öyle bilgiler var ki okudukça kahroluyorum. Bu gazeteci kisvelerine inanan insanları da anlamak mümkün değil. Yani ABD’ye gidip de dil veya sözde master yapma bahanesi ile orada CIA ve bazı düşünce kuruluşları ile irtibata geçip rotasyona alınan gazetecileri çok iyi biliyoruz. Bunlar orada birilerinden emir alıp Türkiye’ye gelerek, yeri geldiğinde Ordu düşmanlığı, yeri geldiğinde de Devlet düşmanlığı yaparak ortalığı karıştırmaya çalışan insanlardır. Bu sözde gazeteci tayfası, yalan konusunda da çok maharetlidirler. Bu arada bunların ABD’de aldığı en sağlam eğitim Psikolojik Harp tekniğidir. Bu gazeteciler günümüzde iyice artmış durumdadır. 90’lı yıllarda bunların esamesi bile okunmazken, son zamanlarda birileri tarafından parlatılıp cilalatıldıktan sonra ortaya çıkarılmaya başlanmışlardır. Bu zavallı sözde gazetecilik yapan tetikçi tayfa, Terör olaylarında Pkk ve uzantıları hariç herkesi suçlu görüyorlar. Bunlar yalan haber yapma ve hedef göstermede ve de tetikçi gibi kalem oynatmakta epey maharetlidirler.

Bu Kripto gazeteciler bu aralar o kadar çok aktif hale geçirildi ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarının yıpratılıp pasifize edilmesi için operasyon düğmesine basanlar tarafından iyice kullanılmaya başlandılar. Bu savaşın adı CIA raporlarında da geçen ‘’Karanlık Savaş’’ adlı bir yıpratma savaşıdır. Devlet’in en önemli kurumu olan ve Devlet refleksini üstünde en iyi taşıyan kurum olan Ordu’da bu süreç başlatıldı. Psikolojik Harbi Ordu üzerinde piyon gazeteciler ile sürdürdüler. Şimdiler de ise Pkk’yı aklama paklama derdine düşüp, siyasi uzantısını da sözde barış güvercini gibi göstermeye çalışıyorlar ama yemezler!

Benim güvenlik kuvvetlerim Pkk ile mücadele ederken moral yerine, onları hedef gösterenler benim kardeşim veya Vatanperver olamaz… Bunlar Almanya’dan, ABD’den ve dahi Tel-Aviv’den emir alıp ülkemde milli olan ne varsa düşmanlık yapıyor.

Ayrıca özellikle baktığımız zaman muhalefette de bu konuda akıl tutulması yaşanıyor. Pkk ile mücadele eden askerlerimize ve polislerimize suç duyurusunda bulunacak kadar haysiyetsiz olan Milletvekillerini de Allah’a ve bu milletin vicdanına havale ediyorum. Yine bu da yetmezmiş gibi sosyal medyada emniyet kuvvetlerimizi zalim suçlu gibi gösterenler de kime hizmet ettiklerini belli ediyor. Kim hangi safta ortaya çıkıyor.

Bugünlerde yapılan operasyonlarda askerlerimizin ve emniyet kuvvetlerimizin göstermiş olduğu kahra- manlıkları ve başarıları dolayısı ile hepsini yürekten kutluyorum. Rabbim her daim yar ve yardımcıları olsun. Bölge halkı da artık Pkk’ya karşı net bir tavır alsın. Terör örgütünü Gerilla diye değil Pkk diye tanımlayarak bu tavır konusunda başlangıç yapabilir.

Ayrıca son olarak belirtmem gereken önemli bir husus daha var. Malum operasyonlar artarak devam ederken sosyal medya da asılsız paylaşımlar ve halkı kin ve nefrete yöneltecek kardeşliği zedeleyecek bilinçli eller tarafından bazı paylaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bu konuda son derece dikkatli olmakta fayda vardır. Şuan yabancı istihbarat elemanlarının tam istediği bir ortam var. Böyle zamanlarda psikolojik istihbaratın kara propaganda ayağını devreye sokmak için uğraşırlar… Dikkat etmek lazım! Bölgedeki bazı cemaat ve tarikatlarında halkı Terör örgütüne karşı bilinçlendirmesi lazımdır. Doğu ve Güneydoğu illerimiz de çok önemli Tarikatlar bulunmaktadır. Bu tarikat önderleri bu konuda bir nevi sivil toplum örgütü gibi çalışıp Terör konusunda oradaki halkı bilinçlendirmelidir. Pkk konusunda uyarı yapmalıdır. Tam da böyle bir zamanda kendi kabuğuna çekilmemelidirler. Bu hususta umarım yazımız bir nebze de olsa gerekli yerlere gider…

Ve son söz: ”Sadece Terörist ile mücadele değil, Terör ile de mücadele etmeliyiz.”

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : KÜRDİSTAN, İSRAİ L İÇİN KURULUYOR

Türkiye Cumhuriyeti her gün adım adım bir Kürdistan macerasına doğru sürüklenmektedir. Son dönemde birbiri ardı sıra gündeme gelen siyasal gelişmeler bir bütünsellik içerisinde ele alındığında Türkiye’nin hızlı bir biçimde Kürdistan’ın kuruluşuna doğru iteklendiği görülmektedir. Siyasal gelişmeler ile beraber ekonomik girişimler, askeri ve güvenlik gibi alanlarda yeni ortaya çıkan durumların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısına Kuzey Irak üzerinden Kürdistan devletinin oluşumunu dayatmaktadır. Süper güç olarak geçen yüzyıldan gelen Amerika Birleşik Devleti ordularının, on bin kilometre öteden gelerek Orta Doğu’nun merkezi ülkelerinden birisi olan Irak’ı işgal etmesi ve bu doğrultuda diğer komşu ülkeleri hedef alması ile başlayan yeni süreçte, bütün Orta Doğu bölgesinin haritasının yeniden çizilmek istenmektedir. Bu istek; geçmişten gelen harita doğrultusunda var olan devletlerin sınırlarının kabul edilmek istenmediği anlamını taşımaktadır. Irak macerası sonrasında başta İran olmak üzere bütün bölge devletlerinin hedef tahtasına oturtulması, ekonomik gelişmelerin bu doğrultuda yönlendirilmesi, terörün komşu devletler üzerinden bölgeye yayılmak istenmesi, yeni bir Orta Doğu yaratma doğrultusunda ciddi bir planın olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Büyük İsrail adı verilen Siyonist plan doğrultusunda olaylar yönlendirilirken, bir bölge ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyetinde iç politika bu emperyal plana kilitlenmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında büyük bir hesaplaşmaya girişen büyük dünya devletleri merkezi alandaki Osmanlı devletinin topraklarını paylaşma yarışına girdikleri aşamada, Rusya’da gerçekleştirilen sosyalist devrim, olayların akışını değiştirmiş, yıkılan Osmanlı toprakları üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgesine girme kavgası veren Avrupa ülkelerinin önüne koskoca bir Sovyetler Birliği çıkartılarak, Avrupa’nın büyük emperyal devletlerinin önü kesilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail devleti kurulamayınca, devreye İkinci Dünya Savaşının girdiğini ve bu iki büyük felaket sonrasında ikibin yıllık bir maceradan sonra Yahudi devletinin kurulabildiği görülmüştür. İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede alınan kararlar doğrultusunda elli yıl sonra Yahudi devleti kurulabilmiş, ne var ki soğuk savaşın sonrasına rastlayan yüzüncü yılda Büyük İsrail devleti kurulamamıştır. İki bin yılına girerken Büyük İsrail İmparatorluğunun merkezi coğrafya topraklarında kurulabilmesi için dünya olayları yönlendirilmeğe çalışılmış ama evdeki hesaplar çarşıya uymayınca Siyonist planlar yatmıştır.

İkibin yılına gelindiğinde ,ABD’deki Siyonist lobiler tarafından ayarlanan küresel emperyalizm saldırısı, 11 Eylül olayları ile canlandırılmış ve bu olayların intikamını almak ya da suçlularını cezalandırmak görünümü altında Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerine askeri saldırılar ve işgaller yönlendirilmiştir. İsrail için en büyük Arap tehlikesi olan Irak devletinin ülkesine atom bombası yalanları ile girilmesinden sonra, Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı olarak Irak’ın kuzey bölgesinde bir kukla Kürt devleti ABD ve İsrail ordularının ve de şirketlerinin destekleriyle gündeme getirilmiştir. Siyonist kongre sonrasında ilk adım olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudiler Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz dominyonu olan Kıbrıs üzerinden Filistin’e taşınmışlar ama Büyük Britanya İmparatorluğunun karşı çıkması nedeniyle İsrail devleti kurulamamıştır. Balfor deklarasyonu ile Yahudilerin devlet kurma hakkını görünüşte tanıyan Britanya yönetimi, İmparatorluk çıkarları nedeniyle bu devlete izin vermeyince, Siyonist lobiler Amerika’ya taşınmışlar ve New York’u merkez tutarak buradan kapitalist sistem üzerinden bir ekonomik dünya hegemonyasını başlatmışlardır. Planın ikinci aşamasında resmen devletin ilanı olduğu için, bu doğrultuda ABD’yi arkalarına almışlar ve ikinci dünya savaşı galibiyetinin kazandırdığı güç ile hem Amerikan ordusunu Orta Doğu’ya taşımışlar hem de ABD’nin merkezi coğrafyaya gelişinden yararlanarak ikinci dünya savaşının sona ermesinin hemen sonrasında İsrail devletini ilan etmişlerdir. Yeterli Yahudi nüfus Filistin’e taşınamadığı için ABD öncülüğünde Birleşmiş Milletler örgütü kurdurulmuş ve bu uluslararası kuruluşun ilk resmi kararı ile bir Yahudi devleti olarak İsrail dünyaya ilan edilmiştir.

Büyük İsrail projesinin ilk adımı Birinci Dünya Savaşı öncesinde, ikinci adımı da İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilince, sıra üçüncü adıma gelmiştir. Bu da daha önceden kurulmuş olan küçük Yahudi devletinin merkezi coğrafyayı bütünüyle kontrolü altına alan bir Büyük İsrail İmparatorluğuna dönüştürülmesi meselesidir. Orta Doğu tarihi incelendiği zaman yirminci yüzyılda kurulmuş olan Yahudi devletinin üçüncü İsrail olduğu anlaşılmaktadır. Daha önceki Yahudi devletlerinin tarihleri incelendiğinde bunların savaşlar ve işgaller sonucunda yıkıldığı görülmektedir. Milattan yaklaşık bin yıl önce kurulmuş olan ilk İsrail devleti bir Mezopotamya krallığı olan Babil devleti tarafından yıkılmış ve Yahudiler Babil’e sürgün olarak gönderilmişlerdir. Daha sonraları o dönemdeki İran devletinin Babil krallığını yıkması üzerine geri dönen Yahudiler Filistin’e dönerek ikinci İsrail devletini oluşturmuşlardır, ama bir süre sonra Akdeniz üzerinden merkezi coğrafyaya gelen Roma İmparatorluğunun İsrail devletini yıkması üzerine Yahudiler kaçarak dünyanın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Milat yılları sırasında gerçekleşen bu büyük göç ikibin yıl sonra yeniden Tevrat’ta Yahudilere vaat edilmiş olan kutsal topraklara Yahudilerin geri dönüşü ile sona ermiştir. Yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında ortaya çıkmış olan İsrail devleti kurulduğu günden bu yana tam altmış yıldır sürekli olarak komşuları ve bölge devletleri ile savaş içerisinde olmuş ve Orta Doğu bölgesi üzerinden dünya barışını sürekli olarak tehdit etmiştir. Küçük İsrail devletinin dış desteler ile gelinerek kurdukları küçük devlet çatısı altında barınabilmeleri son derece güç olmuş, komşularının saldırılarına karşı kendisini korumağa çalışırken karşı ataklarla harekete geçen Yahudi devletinin bütün bölge ülkelerine sırasıyla saldırılara geçtiği görülmüştür. İsrail’in sürekli saldırıları Yahudi devletinin güvenliği için batılı ülkeler tarafından sürekli olarak hoşgörü ile karşılanmış ama bölge ülkeleri açısından da tahammül edilemeyecek bir bölgesel kaos ortamı yaratmıştır.

Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı Mezopotamya bölgesine egemen olmak olduğu için, bu doğrultuda adımlar atılmış ve Irak’taki Kürt Yahudileri üzerinden Mezopotamya’ya egemen olma planları gizlice yürürlüğe sokulmuştur. Ne var ki, Saddam Hüseyin rejiminin giderek Arap milliyetçiliğine yönelen katı ve sert yönetimi İsrail’i tehdit ettiği için, İsrail bu bölgeyi kontrol edebilmek üzere çeşitli senaryolar ve manevralar düzenleyerek Amerikan ordusunun Irak’a saldırısını ve işgalini yönlendirmiştir. Baas rejimlerinin batılı merkezlerden yönlendirilmesi Mezopotamya’nın hegemonya altına alınabilmesi açısından yeterli olamayınca, bunun üzerine Irak’ın işgali ve Saddam rejiminin yıkılması kaçınılmazlaşmıştır. ABD sayesinde bu birinci derecedeki Arap tehdidinden kurtulan İsrail hemen Irak’ın kuzeyinde bir işbirlikçi kukla devleti Yahudi asıllı Kürtler aracılığı ile kurmuştur. Devletin bütün kuruluş masrafları gene Siyonist lobiler tarafından karşılandığı gibi, daha önceleri İsrail’e göç etmiş olan Irak Yahudileri de bu ülkeye geri gönderilerek Mezopotamya ülkesinde güçlü bir Yahudi lobisinin oluşturulmasına çalışılmıştır. Özellikle Kum kentinden gelen Barzani aşiretinin İran Yahudilerinin önde gelen bir gücü olarak, bu kukla devletin yönetimine getirilmeleri de, daha önceki Mehabad Cumhuriyeti deyiminin yeni oluşturulmakta olan Erbil Cumhuriyetine emsal olabilmesi için gene Siyonist lobiler tarafından ayarlandığı görülmüştür. İsrail hem ABD’yi hem de kenti kontrolü altındaki uluslar arası Siyonist lobileri birlikte kullanarak Arapların tam ortasına bir işbirlikçi Kürt devletini dayatabilmiştir çünkü tarihte ortaya çıkan ilk İsrail devletinin Mezopotamya gücü olarak Babil krallığı tarafından yıkılmasından fazlasıyla derslerini almışlardır.

Akdeniz’in kıyısında yeni bir Roma İmparatorluğunu Kudüs merkezli kurmağa yönelen Siyonist İsrail devleti bir daha arkadan gelen bir Mezopotamya gücü tarafından yıkılmamak üzere bu kritik bölgede kendi denetimi altında bir kukla devleti bölgedeki Yahudiler üzerinden kurmağa yönelmiştir. Amerikan ordusunun bölgeye gelmesinden de yararlanılarak Irak devleti üçe bölünmeğe çalışılmış,Arap nüfus çoğunluğu Şii ve Sünni olarak ikiye bölünürken, Kürtler ayrı tutulmuş, bu ülkede Kürt nüfusu kadar var olan Türkmen toplulukları da görmezden gelinerek Şii nüfus içerisinde sayılmışlardır. Büyük İsrail projesinin üçüncü adımı böylece atılarak Mezopotamya bölgesinin İsrail’in denetimi altına girmesini sağlayacak bir Kürt devleti oluşumu Yahudi asıllı Kürt aşireti Barzaniler aracılığı ile oluşturulmuştur. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizler ile Fransızlar Osmanlı sonrası dönem için bölgenin haritasını çizerlerken Kürtleri dörde ayırdıkları için, Kuzey Irak’taki Kürt oluşumu üçüncü adımın bir başlangıcı olarak kabul edilerek, İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürt bölgeleri ile bu kukla devletin bütünleştirilmesiyle, bir Büyük Kürdistan projesi yaşama geçirilmeğe çalışılmıştır. Kuzey Irak merkezli başlatılan ayrılıkçı etnik Kürt terörü Irak gibi Türkiye, İran ve Suriye’yi tehdit etmiş, bu ülkelerdeki Kürt bölgelerinin de katılımıyla Büyük Kürdistan’ın kurulması amaçlanmıştır. Beş milyonluk küçük İsrail’in beşyüz milyonluk bir büyük Arap ve Müslüman dünya ile savaşamayacağı bilindiği için, Araplara, İran’a, Türkiye’ye ve tüm İslam dünyasına karşı İsrail için savaşacak bir milyon kişilik bir Kürt ordusunun oluşturulmasını sağlayacak, Büyük Kürdistan projesi İsrail merkezli olarak gündeme getirilerek gene Siyonist lobilerin destekleriyle gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Küçük İsrail’in güvenliği ve Büyük İsrail’in kurulabilmesi için bölgede dört ülkeye bölünmüş bütün Kürt asıllı insanların bir araya getirileceği bir yirmi milyonluk nüfusa sahip olacak Büyük Kürdistan Siyonist projenin üçüncü adımı olarak öne çıkarılmıştır.

Büyük İsrail projesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni de ortadan kaldırılmasını hedeflediği için, İran ve Azerbaycan Türkleri ile Anadolu Türkleri arasına Büyük İsrail, Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan’ı koyarak Türkleri parçalamak, emperyal müdahalelere karşı işbirliği yapmalarını önlemek gibi bir yol izlenmiştir. Bu doğrultuda Kürtler ile yakın işbirliğine giren Yahudiler, aynı zamanda eskiden uzun asırlar boyunca kavga ettikleri Ermeniler ile de yeni bir dayanışmaya girerek, bölgedeki Türk egemenliğini ortadan kaldırmağa çalışmışlardır. Batı ülkelerindeki Yahudi lobileri soğuk savaş yıllarında Ermeni tasarılarına karşı çıkarken, yeni dönemde Ermenilerin tasarılarını Siyonist lobilerin batılı parlamentolara getirdikleri ve Türkiye aleyhinde bu tasarıları yasalaştırdıkları son yıllarda fazlasıyla görülmüştür. Ayrıca küresel sermaye aracılığı ile denetim altına aldıkları medya ve basın organları aracılığı ile Türkiye, İran ve Suriye gibi bölge ülkelerinin aleyhinde yayınları tırmandırarak, kendi planlarına paralel bir çizgide hem Ermenileri hem de Kürtleri dünya kamuoyunda öne çıkarmışlardır. Terörist Kürtler ile bölücü aşiretler sanki bir ulusun parçasıymışlar gibi dünya kamuoyuna lanse edilmişler, Kürt devletinin kurulması doğrultusunda batı ülkelerinin geniş desteği medya organları aracılığı ile kamuoyu üzerinden kuzey Irak’taki kukla devlete sağlanmağa çalışılmıştır. Büyük İsrail’in bir parçası olacak Büyük Kürdistan’ın kurulabilmesi için, batı dünyası üzerinden kutsal topraklar üzerinde kurulu bulunan Türkiye, Suriye ve İran gibi büyük devletler açıkça hedef alınmıştır.

Bop[1]

Tarihte ikinci kez kurulan İsrail devletinin, Avrupa üzerinden Akdeniz kanalı ile merkezi coğrafyaya gelen Roma İmparatorluğu tarafından yok edilmesi gerçeği dikkate alındığında İsrail’in bu doğrultuda batıdan gelebilecek benzeri saldırıları karşılayabilmek için karşı kıyısında bulunan Kıbrıs adası üzerinde de ciddi bir hegemonya kurma çalışmaları içerisinde olduğu görülmektedir. Kıbrıs’ta Yunan ya da Türk egemenliğine karşı çıkan, bu adayı gelecekte kendi hegemonyası altına alabilmek doğrultusunda İngiliz ve Amerikan güçlerinden yararlanmağa çalışan İsrail devletinin benzeri doğrultuda Türkiye’yi de gene kendi çıkarlarına alet etmeğe çalıştığı gözlemlenmektedir. Kıbrıs’taki Türk varlığını kendi planları doğrultusunda yönlendirmeğe çalışan İsrail devleti Avrupa Birliği üzerinden adaya ve Doğu Akdeniz’e egemen olmağa çalışan yeni Roma İmparatorluğu girişimini ABD ve NATO üzerinden dolaylı olarak desteklediği Türk ordusu sayesinde geri püskürttüğü görülmektedir. Avrupa Birliği bir Hıristiyan yapılanması olarak Akdeniz’de yeni bir Yahudi hegemonyası istemediği için Kıbrıs’a önem vermekte ve bu adanın Yunanistan, Rusya ve Türkiye’nin hegemonyasına girmesini önlemek üzere çeşitli senaryoları batılı ülkeler üzerinden devreye sokmaktadır. Rusya’nın ada üzerinde baskılarının artmağa başladığı bir aşamada İsrail bölgede yeni ortaya çıkan petrol ve doğal gaz kaynaklarına el koyma doğrultusunda Güney Kıbrıs Rum kesimi ile beraber Türkiye’ye karşı bir antlaşma imzalayacak derecede ileri gidebilmiştir. Böylece Kürdistan ile arkasını güvence altına alan İsrail devleti Kıbrıs üzerinde kurmağa başladığı yeni hegemonya düzeni ile de batılı ülkelere ve Avrupa emperyalizmine karşı Doğu Akdeniz bölgesindeki güvenliğini sağlama almaktadır.

Çeyrek yüzyıl önce Amerika’da yayınlanan bir Siyonist dergi olan Kivinum isimli yayında Oded Yinon Büyük İsrail projesinin detaylarını açıkça ortaya koymuştur. Buna göre, bölgenin en küçük devleti olan İsrail’in tüm merkezi alana egemen olabilmesi için bütün komşu ülkelerin parçalanması gerekmektedir. Siyonist plan Yahudilere Siyon tepesinin kenarında bir dünya imparatorluğunu kazandırırken, terör ve savaş yollarıyla tüm eski Osmanlı ülkelerinin parçalanmaları gündeme getirilmektedir. Irak ABD ordusu sayesinde üçe bölünürken, Suriye, İran ve Türkiye’de sahip oldukları Kürt bölgeleri üzerinden hem bölünmek, hem de dağıtılarak eyaletler halinde Kudüs gibi kutsal bir kentin başkent olacağı büyük bölge devletine bağlanmak istenmektedir. Elli eyaletten oluşan Amerika Birleşik Devletleri gibi bir büyük federasyon, İsrail’in merkez olacağı ve Kudüs’ün başkent olarak öne çıkacağı yeni bir bölgesel yapılanma üzerinden otuz ya da kırk eyaletten oluşacak bir Orta Doğu Birleşik Devletleri adı altında oluşturulmak istenmektedir. Avrupa Birliğinin bir Hıristiyan yapılanması olarak Avrupa Birleşik Devletlerine doğru yöneldiği bir aşamada bu oluşumun merkeze gelmesini önlemek üzere, Büyük İsrail anlamında bir Orta Doğu Birleşik Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından meydana gelen otorite boşluğu alanı Siyonist lobiler ve İsrail tarafından doldurulmak istenmektedir. İsrail’e bu olanağı sağlayacak tek yol da, Büyük Kürdistan’ın öncelikli olarak kurulmasıdır. Kuzey Irak’taki kukla devleti güçlendirecek doğrultuda Türkiye’nin Güneydoğusunun da Kürdistan olarak ilan edilmesi sayesinde Türkiye ile beraber Suriye ve İran’ın da parçalanmalarının önü açılacak ve bu sürecin sonucunda ortaya çıkacak dört parçalı Kürdistan, Büyük İsrail doğrultusunda oluşarak Orta Doğu Birleşik Devletlerinin önünü açacaktır. “Vur gerilla vur, Kürdistan’ı kur “ aslında Büyük İsrail’in kurulmasının en geçerli yolu olarak öne sürülmektedir. Bu doğrultuda, ayrılıkçı Kürt etnik terörünün arkasında ciddi bir Amerikan, İngiliz ve İsrail desteğinin olduğu görülmekte, diğer batılı devletler de bölgeyi dağıtacak bu girişime karşı çıkmayarak dolaylı yollardan destek vermektedirler.

Irak’ta askeri işgal ve savaş yolu ile kurulan Kürdistan’ın Türkiye’de demokrasi yolundan kurulmağa çalışıldığı görülmektedir. Irak’ta batı tipi demokrasi olmadığı için insan hakları ve demokratik yöntemler geçerli olamamış ve kukla devletin kuruluşunda terör ile başlayan bir süreç içerisinde hem askeri işgal hem de haksız savaş siyasal yöntem olarak kullanılmıştır. Geleceğin Sümer Devleti kuzey Mezopotamya’da kurulurken, dünyanın en büyük hava alanı ile gene dünyanın en sağlam binaları kalıcı olmak üzere, bu bölgede Amerikalılar tarafından yapılmıştır. ABD Irak’a çıkmak üzere gelmiş ve burada yerleşmiştir. İsrail’in koruması artık Kuzey Irak üzerinden yapılırken, bölgenin Kürt nüfusu da gene İsrail ve ABD güçlerinin korunmasında yan güç olarak kullanılmaktadır. PKK terör örgütü ve onun yavrusu olan Pejak örgütü bölge devletlerinin parçalanmaları doğrultusunda terörist ataklarını sürdürürken, onların istikrarsızlığa kavuşturduğu Kürt bölgelerinin yeni bir süreç içerisinde bağlı oldukları devletlerin merkezlerinden koparak Erbil Cumhuriyetini merkez alan bir büyük Kürdistan’a doğru yönlendirildikleri anlaşılmaktadır. Yahudilerin dünya tarih sahnesine çıktıkları Mezopotamya’ya geri döndükleri ve kendi kontrolleri altındaki Amerikan askeri güçleri sayesinde de Kuzey Irak üzerinden bölge ülkelerini dağıtacak girişimlerini gene işbirlikçi Kürt kesimleri üzerinden tezgâhladıkları görülmektedir. Yeni dönemde İran’a yönelik bir saldırı hazırlığı içerisine giren İsrail’in hem Amerikan askeri varlığından, hem de Kürtlerin nüfus varlığından yararlanarak İran gibi bir büyük devleti Orta Doğu’dan geri püskürtmeğe çalıştığı anlaşılmaktadır. İran’ın bölgedeki Şii hegemonyasını durduran Sünni güç olan Saddam rejiminin çökertilmesiyle, bölgede bir otorite boşluğu meydana gelmiş, İsrail’in küçüklüğü nedeniyle bu boşluk doldurulamayınca Kuzey Irak üzerinden kurulmuş olan Kürdistan’ın büyütülmesi projesi gündeme getirilmiştir. Şii İran’ın hegemonyasının önlenebilmesi için güçlü bir Sünni Kürdistan İsrail tarafından oluşturulmağa çalışılmaktadır.

Şimdi sıranın Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde yaşamakta olan Kürt asıllı nüfusun yaşadığı bölgenin bir anlamda Türkiye Kürdistan’ına dönüştürülmesine gelmiştir. Çeyrek asırdır devam eden ayrılıkçı Kürt etnik terörü, bölge insanını Türklükten uzaklaştırarak zorla Kürtleştirmeğe çalışmış, bu bölgenin Türkleri terör ile korkutularak Kürtleştirilirken aynı zamanda dış müdahaleler ile de insan hakları ve demokratik süreç adına Kürdistan federasyonunun Türkiye eyaletinin oluşturulmasına doğru gelişmeler dıştan güdümlü bir biçimde yönlendirilmeğe çalışılmıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Barış konferansında uluslar arası bir antlaşma ile kabul edilen Misakı Milli sınırlarına göz dikilmiş ve üniter devletin bir bölgesi, ulus devletin sınırları ötesine çıkartılmağa çalışılmıştır. Türk halkının yirminci yüzyılın başlarında büyük bir özveri ile vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı kazanımları elinden alınmağa çalışılmıştır. Bu süreç Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla gündeme gelmiş ve Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’ye demokrasi görünümü altında benimsetilmeğe çalışılmıştır. Türk halkını açıkça aptal yerine koyan böylesine bir emperyal manevraya Türkiye Cumhuriyetinin kolay kolay “evet” demeyeceği iyi bilindiği için Avrupa Birliği süreci Türkiye’nin güneydoğusunun kopartılmasında kullanılmıştır. Wikiliks belgeleri bu durumun açık bir kanıtı olarak b sında yer almıştır. İsrail ve ABD, Avrupalıları kullanarak Türkiye’den ikinci bir Kürdistan çıkarmağa çalışmışlar ve gerçeklerin Türklere söylenmesini önlemeğe çalışmışlardır. Türk devletinin en büyük müttefiklerinin Türkiye’yi yok edecek manevralar doğrultusunda açıkca yalan beyanda bulunmaları ve gizli planlarına Türkiye’yi alet etmeleri kesinlikle, Türk ulusu tarafından kabul edilemeyecek bir olumsuz durum yaratmıştır. Bu aşamadan sonra Türkiye resmen İsrail’e “Bir dakika “diyebilmiştir. İsrail’in de bu duruma tepkisi Mavi Marmara gemisindeki on Türk vatandaşını katletmesi olmuştur. Bu aşamadan sonra artık Türkiye Cumhuriyetinin Orta Doğu bölgesinde İsrail ile açıkça karşı karşıya geldiği görülmektedir.

Bütün gizli planları açığa çıkan İsrail Siyonizm’inin Kuzey Irak‘ta ve Türkiye’nin güneydoğusunda Kürt ayrılıkçılarına destekçi olarak çıkmasıyla, yeni bir dönem başlamış ve Türk-İsrail ittifakı sona ermiştir. İsrail’de bunun üzerine hem Türkiye üzerinde yeni oyunlar tezgahlamaya başlamış hem de batı ülkeleri üzerinden Türkiye’yi İran savaşı öncesinde ciddi bir ekonomik krize sürükleyerek kaos ortamına sürükleme girişiminde bulunmuştur. Orta doğu’da oynanan emperyal oyunların açığa çıkması üzerine bütün İslam ülkeleriyle beraber Asya devletleri de Türkiye’nin arkasında yer almışlar ve batıdan Türkiye’ye empoze edilen ekonomik krize karşı sıcak para akışını artırarak Türkiye’nin direnme gücünü artırarak desteklemişlerdir. İsrail planlarının açıkça Türkiye’ye düşman bir çizgide ortaya çıkmış olması, Misakı Milli sınırlarını tehdit edecek derecede bir bölücü Kürt oluşumunu desteklemesi, Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirerek bir üçüncü dünya savaşı senaryosuna alet etmeğe çalışması üzerine,Türkiye’deki Kürt hareketleri daha da hızlanarak güneydoğu bölgesinde bölücü ve yeni bir ulus devlet kurucu doğrultuda bölge toplantılarını ve siyasal girişimleri gündeme getirmiştir. Şimdi artık, Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Kürt toplulukları,yerel yönetimler görünümünde eyaletler ve bölge yönetimleri istemekteler, Başkent Ankara’dan koparak kendi devletlerini oluşturma doğrultusunda özerklik talep etmektedirler. Ayrıca bu yeni devlet oluşumu doğrultusunda alt dillerini öne çıkararak iki dilli bir yapılanma üzerinden kendi alt dillerini resmi dil olarak kabul ettirmek için çaba harcamaktadırlar. Demokratik Toplum Kongresi adı altında resmen ayrı bir millet olarak hareket eden Kürt asıllı topluluklar, bu doğrultuda kendi öz savunma güçlerini oluşturarak, Türk devletinin koruyucu şemsiyesi altından da uzaklaşmak istemektedirler. Bir anlamda İsrail’in kendi güvenliği için oluşturulması düşünülen bir milyon kişilik Kürt ordusunun başlangıcı olacak bu öz savunma gücünün Türkiye ile beraber bütün bölge ülkeleri için yeni bir terör tehdidi oluşturacağı açıktır. Terör örgütünün gücünün yetmediği aşamada öz savunma gücü adı altında resmen bir yeni ordu kurulmaktadır. Bütün bu yeni adımlar ve talepler birleştirildiği zaman Siyonist İsrail’in bölgedeki komşularına karşı en büyük müttefiki olacak bir Kürdistan devletinin İsrail’in çıkarları doğrultusunda kurulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır.

2002 yılında yayınlanmış olan “İsrail’in Kürt kartı“ isimli kitap incelendiğinde dünya Siyonizm’inin merkezi olan İsrail’in merkezi bölgeye egemen olabilmek için elindeki en büyük kozun Kürdistan devletinin kurulması olduğu ortaya çıkmaktadır. Tarihsel, teolojik ve jeopolitik nedenler açısından konu ele alındığında her açıdan ciddi bir Kürt ve Yahudi ittifakının Kürdistan devletinin oluşumunun perde arkasında yer aldığı görülmektedir. ABD ve İsrail’in gücünün yetmediği durumlarda Avrupa ya da başka ülkelerdeki Siyonist lobiler hemen devreye girerek Büyük İsrail Projesinin gerçekleşmesi için çalışmaktalar ve Büyük Kürdistan devletinin oluşumunu bu doğrultuda hızlandırmaktadırlar. Son zamanlarda siyasal trafiğin hızlanması ve özerklik talepleriyle beraber,öz savunma gücü,iki dilli düzen,bölge yönetimi,kent meclisleri gibi konuların öne çıkması da Kürdistan devletinin bir an önce kurulması için çaba sarf edildiğini ve bu doğrultuda İsrail’in acele ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Şimdiye kadar gelişen olayların gösterdiği gibi İsrail’in yaşaması için büyümesi gerekmektedir. Büyük İsrail için de Kürdistan devleti vazgeçilmez üçüncü adımdır. Kürdistan devleti kurulamazsa, Filistin sorunu nedeniyle bir araya gelecek Arap devletlerinin İsrail’i haritadan silmeleri gibi bir durum ortaya çıkabilecektir. Kürdistan kurulmazsa İsrail üçüncü kez yıkılabilmektir. Bu nedenle, Siyonizm bölge devletlerine karşı İsrail’in güvenliği doğrultusunda Kürdistan oluşumunu dayatmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarında İngiltere ve Fransa tarafından Orta Doğu haritası çizilirken, bir Kürdistan devletinin kurulmamasının nedeni olarak, Kürt kartının gelecekte Büyük İsrail’in kurulması doğrultusunda kullanılmak istendiğini açıkça göstermektedir, Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan ailelerin on civarında çocuk yapması da, İsrail ve Siyonist lobilerin maddi yardımlarıyla, ayrıca Dünya bankası ve Avrupa Birliği fonlarıyla banka hesapları üzerinden desteklenmekte ve bölgedeki Türk ve Arap nüfus çoğunluğuna karşı Yahudiler, Kürt nüfusunu artırarak kendi çıkarları doğrultusunda yeni dengeler kurmağa çalışırken, gelecekte savaşlar da bölge ülkelerine karşı kullanabilecekleri bir milyonluk Kürt ordusunun temellerini atmaktadırlar. Türk ordusunu emperyal hedefleri doğrultusunda kullanamayacağını anlayan ABD ve İsrail’in Kürdistan devleti aracılığı ile bir milyonluk Kürt ordusunu gerçekleştirmeğe çalıştığı artık iyice anlaşılmıştır. Türk devleti önümüzdeki günlerde bütün bu gerçekleri bilerek ve değerlendirerek adımlarını atmalı ve savaş ve terör tehditlerine karşı bölge güvenliğini sağlayabilmek üzere komşularıyla kalıcı bir bölgesel güvenlik paktını acilen ve öncelikli olarak oluşturmalıdır. Artık iyice belli olmuştur ki, Kürdistan kurulmazsa İsrail yıkılır. Bunu önlemek isteyen İsrail’in de önümüzdeki dönemde Büyük Kürdistan devletini kurdurarak bütün bölge devletlerini tehdit edeceği ve çeşitli senaryolar aracılığı ile baskı altına almağa çalışacağı açıktır. O zaman bölge devletleri de kendilerini korumak üzere kesinlikle daha sıkı bir işbirliğine girmelerinde bölge ve dünya barışı açısından büyük yararlar vardır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ARAŞTIRMA DOSYASI : MERKEZİ COĞRAFYADA BÜYÜK GÜÇLER VE TÜRKİYE

Coğrafya kitapları dünyanın jeopolitik merkezine “merkezi coğrafya” adını vermektedirler. Bu bölgeye birçok bilim adamı dünyanın “sıklet merkezi” demekte, Aynı zamanda İngilizce “Heartland” kavramının karşılığı olarak “kalpgah” da eski dilden gelen bir kavram ile tanımlamaya çalışmışlardır. Dünya haritası açıldığında Asya-Avrupa ve Afrika’dan oluşan ana karaların tam ortasında yer alan bölge, Balkanlar’dan Kafkaslara, Karadeniz’den Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Rusya’ya kadar uzanan ülkelerin hepsi, bu kalpgah denilen merkezi coğrafyada yer almaktadırlar. Anakaralar üç kıtanın birliği çerçevesinde ele alındığında; bu bölge üç kıtanın bir araya geldiği hatta daha da ileri giderek, birleştiği bir alan olarak önem kazanmaktadır. Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği alan en dar anlamıyla “Avrasya” olarak dile getirilirken, bu merkezi alanı esas alan bir yaklaşım Avrasya bölgesini, Çin sınırından, Dalmaçya kıyılarına kadar getirebilmektedir. Afrika ile Asya’nın bir arada ele alınması ise geniş “Orta Doğu” kavramı içerisinde ifade edilmekte ve Kuzey Afrika bir anlamda Orta Doğu’nun güneyi olarak dikkate alınmaktadır. Afro-Asya ülkeleri ise batı hegemonyasına karşı bir araya geldiklerinde bu iki kıtanın birleşme merkezi olan Orta Doğu bölgesinde yakınlaşmaktadırlar.

Hıristiyanlara göre batı uygarlığının çıkış noktası eski Yunan ülke sidir. Bu nedenle Doğu Avrupa ve Balkanlar’ın Avrupa kıtasının ya da Batı dünyasının bir parçası olduğunu ileri sürürler. Yahudilere göre ise çağdaş uygarlığın ya da diğer anlamıyla Batı hegemonya düzeninin dayandığı uygarlığın ilk çıkış noktası Mezopotamya’dır. Mısır ve Yunan uygarlıklarını yaratan birikimin Mezopotamya kaynaklı olması nedeniyle, Orta Doğu bir anlamda bugünkü dünya düzenini yaratan uygarlığın ilk çıkış noktasıdır. Üç büyük tek tanrılı dinin gene Orta Doğu bölgesinde ortaya çıkmış olması da, bu bölgenin alanlarını kutsal topraklara dönüştürmüş ve bu yüzden Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasında Roma İmparatorluğu’nun merkezi coğrafyaya egemen olmasından bu yana, ciddi bir hegemonya çekişmesi yaşanmaktadır. Orta Doğu’dan sahneye çıkarak bütün dünyaya yayılan üç büyük tek tanrılı din arasında geçmişten gelen büyük bir çekişme yirmi birinci yüzyılın içinde de sürüp gitmektedir. Bu çekişme önlenmesi gereken dinler arası bir büyük savaşı, insanlığın gündeminde tutmaktadır. Merkezi coğrafya hem dünya haritasının hem de tek tanrılı dinlerin merkezi olarak geçmişte olduğu kadar, bugün de dünya düzeni içerisinde önemli bir yer almakta ve geleceğin şekillenmesinde de, giderek anahtar bir konuma doğru sürüklenmektedir.

1914-Yilinde-Ortadogu-Haritasi[1]

1914 Yılında Orta Doğu Haritası

Dünya tarihine bakıldığında; merkezi coğrafyanın kilit bir rol oynadığı görülmektedir. Üç büyük kıtanın ortasında yer alan bu merkezi alan, hem kıtaların tarihi içinde yer almış hem de tam ortasında yer aldığı orta bölgesinin, daha farklı bir tarihsel süreç içerisinde gelişimini yaşamıştır. Kıtalardaki siyasal oluşumlar ya da dalgalanmalar, kıtaların yanı başında yer alan merkezi Coğrafyaya kadar gelebilmiş, bazen de tersi durumlar ortaya çıktığında, merkezi alandaki siyasal oluşumlar geniş alanlara yayılarak, kıtaların tarihinin değişmesine yol açabilmiştir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının tarihi ayrı ayrı ele alındığında; bu kıtaların tarihsel süreç içerisindeki yerlerinin belirlenmesinde ya da dünya jeopolitiğinin yeniden düzenlenmesinde merkezi coğrafya, her zaman için kilit bir rol oynamıştır. Kıtalar arasındaki geçişler ve bağlantılar sürekli olarak kesişme noktası olan Orta Doğu bölgesi üzerinden olduğu için, her geçiş ya da her siyasal dalga merkezi coğrafyada bir iz bırakmıştır. Kültürler ve birimler Merkezi coğrafyadan öbür kıtaya geçerken, merkezi coğrafya üzerinden ciddi bir dönüşüme uğramıştır. Kıtaların tarihi bu yüzden birbirlerinden ayrı ya da farklı bir tarzda ele alınamamakta, dünya tarihinin metodolojik bütünlüğü içerisinde her üç kıtanın tarihi yazılırken, merkezi coğrafya üzerinden öne çıkan komşu kıtaların durumu da beraberce ele alınarak, bilimsel bir sonuca varılabilmektedir.

Konuya tek tek her üç kıta açısından bakılırsa; Asya Avrupa ya da Afrika tarihlerinin gelişim süreçleri içerisinde yandaki kıtaların hem önde gelen hem de belirleyici ve yönlendirici etkenlere sahip oldukları görülmektedir. Uygarlığın ilk ortaya çıktığı su kenarları açısından ilk dönemler ele alınırsa; Çin ve Hint uygarlıklarının Sarı Irmak ve İndus Irmak kenarlarından, Mezopotamya’ya doğru uzandıkları görülmektedir. Üç büyük tek Tanrılı dinler açısından kutsal sayılan kitaplara da bakıldığında; böylesine bir etkileşimin tarihsel süreç içerisinde ortaya çıktığı açıkça anlaşılmaktadır. Mezopotamya uygarlığı doğudan Asya kıtasından gelen birikimlerin sonucu olarak gündeme gelmiş ve kendisinden sonrada Mısır ve Eski Yunan üzerinden Avrupa ve Amerika kıtalarından oluşan Batı uygarlığını, yapısal olarak etkilemiştir. Romalılar Mısır’ı ele geçirmek üzere merkezi alana geldiklerinde bütün Orta Doğu ile birlikte, Anadolu yarımadasını da ele geçirerek, kendi uygarlık alanlarının bir uzantısı haline dönüştürmüşlerdir. Ankara’daki Roma hamamından, İzmir’deki Efes harabelerine kadar, birçok tarihi eser, böylesine bir geçmişin günümüzdeki göstergeleri olarak durumu kanıtlamaktadırlar. Doğu-batı ve kuzey güney ekseninde merkezi coğrafya ele alınırsa; böylesine birçok etkileşimin tarihin çeşitli dönemlerindeki oluşumlar ile meydana geldikleri görülmektedir. Bu nedenle merkezi coğrafya; kendisini çevreleyen üç büyük kıta ile kopmaz bağlar ve son derece etkileşim düzenine sahiptir.

Asya kıtası açısından merkezi coğrafyaya bakılırsa; Çin ve Hint uygarlıklarının Mezopotamya bölgesini etkilemesi ve bugünkü Batı uygarlığın beşiği olarak bu bölgenin öne çıkışında, Asya kıtasından gelen bir doğ birikiminin rolü olduğu açıkça görülmektedir. Uygarlıklar düzeyindeki etkileşimin bir başka benzeri devletler düzeyinde görülmüş ve Asya kıtasında tarih sahnesine çıkmış olan bütün büyük devletler, kara hâkimiyeti peşinde koşarken, hep batıya doğru giderek Orta Doğu’ya gelmişlerdir. Orta Doğu’nun merkezinde yer alan Bağdat kenti, bu yüzden çok şanssız bir tarihe sahip olmuş ve sürekli olarak bölge dışından merkezi alana gelen güçler tarafından ya işgal edilmiş ya da yıkılarak, üzerinden geçilmiştir. Bağdat ve Basra tarih boyunca sürekli harap bir durumda olmasının ana nedeni; Mezopotamya bölgesinin merkezi konumunda olmasıdır. Asya kıtasından gelen büyük doğu güçleri, merkezi coğrafyayı ele geçirerek, dünyaya egemen olabilmenin ardında koşarken, Orta Doğu ülkelerini askeri güçlerle işgal etmiş ve bu bölgenin halklarını kılıçtan geçirerek, egemenliklerini kanıtlamak istemişlerdir. Cengiz Han imparatorlu, bu durumun en açık göstergesi olacak bir tarihe sahiptir. Moğollar, İlhanlılar ve Timurlular, Asya kıtasının ortalarından dünya sahnesine çıkarak, yayılmaya başladıklarında, ordularıyla merkezi coğrafyada kurulu bulunan devletlere saldırmışlar ve bu yüzden, hem Selçuklu hem de Osmanlı İmparatorluğu dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Selçuklular, Moğollar yüzünden yıkılırken, merkezi alana tam olarak sahip çıkamamışlar, Osmanlılar da Timurluk yüzünden karşı karşıya kaldıklarında, yıkılma tehlikesini uzun bir mücadeleden sonrasında geride bırakarak yollarına devam edebilme şansını elde etmişlerdir.

Birinci_Dunya_Savasi_Sonrasi_Orta_Dogu_Haritasi[1]

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Orta Doğu Haritası

Doğu bölgesinden merkezi coğrafyaya giderek büyüyen imparatorlukların saldırıları tarihin her döneminde görüldüğü gibi, batı bölgesini oluşturan Avrupa kıtasından da benzeri saldırı ve işgal hareketleri merkezi coğrafyayı ele geçirmeye yönelik olarak düzenlenmiştir. Roma İmparatorluğu, İtalya yarımadasında kurulduktan sonra, bütün Akdeniz’i bir Roma gölüne çevirebilme hedefi doğrultusunda, Doğu Akdeniz'e gelerek, Kıbrıs Adası üzerinden, Mısır ve Filistin bölgelerine girmiş, bu bölgedeki devletleri yıkarak, merkezi coğrafyayı kendi hegemonya alanı içerisine almıştır. Uzun süren Roma egemenliği döneminde, merkezi coğrafya batıdan yönetilmiş başka bir devletin kurulmasına izin verilmemiş. Roma İmparatorluğu’nun doğu ve batı olarak ikiye bölünmesinden sonra, merkezi coğrafya Doğu Roma toprakları içinde kalmış ve İstanbul üzerinden bölgeye egemen olmak isteyen Bizans İmparatorluğu, Roma sonrası dönemde merkezi coğrafyanın kaderini elinde tutabilmiştir. Bu dönemde başlayan doğu-batı çekişmeleri daha sonraki aşamalarda artarak devam etmiştir.

Bizans’ın çöküşü üzerine, bölgeye Selçuklu Türklerinin gelmesi ve böylece Emevi ve Abbasi imparatorlukları sonrasında, merkezi coğrafyada Türklerin egemenliğinde bir büyük İslam yapılanması gerçekleşmiştir. Bu durum üzerine; Hıristiyanların Doğduğu Kudüs ve civarındaki kutsal toprakları kurtarmak ve merkezi alanda bir Hıristiyan devletini, Müslümanlara karşı kurabilmek üzere, Avrupa kıtası üzerinden ondan fazla haçlı seferi düzenlenmiştir. Daha çok Anadolu Üzerinde karşılaşan Selçuklu Türkleri ile Haçlı orduları arasında bitmek bilmeyen savaşlar sürüp gitmiştir. Bu aşamada, doğudan gelen Moğol saldırıları, merkezi alandaki Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılışına giden yolu açmıştır. Haçlılar bir seferinde, Filistin’e girerek, burada bir Frank krallığı kurmuşlar ama yüz yıl sonra Müslümanların baskısı üzerine geri çekilmişlerdir.’ Kıbrıs Adası üzerinden bölgede Hıristiyan ağırlığını yönlendirme girişimleri ise bu büyük adanın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesine kadar devam etmiştir. Selçuklular sonrasında Osmanlı İmparatorluğu gibi güçlü bir merkezi gücün ortaya çıkması üzerine, Avrupa kıtasından kaynaklanan haçlı seferleri kesilmiş ve Osmanlı devletinin Balkanlar üzerinden Avrupa kıtasına çıkması sonrasında, Batı dünyası ile merkezi alan çekişmesi Balkanlar’a ve doğu Avrupa’ya kaymıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, merkez alana sahip çakacak güce sahip olduğu sürece, merkezi alana doğu ya da batı güçleri gelememiş, bu nedenle de Osmanlıların merkezi coğrafya egemenliği altı yüzyılı geçmiştir. Osmanlını merkezi gücünün sarsılması üzerine bu imparatorluğun Kuzey Afrika topraklarını batılı sömürgeci devletler istila etmişler, imparatorluğun Balkan topraklarında yaşamakta olan halk kitlelerini ise Avrupalı emperyalist devletler isyana kışkırtarak bu büyük devletin topraklarının dağılmasına yol açmışlardır. Osmanlı hasta adam konumuna düştüğü noktada, batının önde gelen emperyalist güçleri merkezi coğrafya alanlarını işgal ederek paylaşmaya çalışmışlardır. İngiltere bir büyük deniz gücü olarak okyanuslar sonrasında merkezi deniz olan Akdeniz’i Britanya gölüne dönüştürmeğe çalışırken, Fransa’da bir batı Avrupa imparatorluğu olarak aynı doğrultuda harekete geçerek, batıdan doğuya yönelerek, Lübnan ve Suriye denilen iki merkez ülkeyi kendine bağlı dominyon idarelerine dönüştürmüştür. İngiltere, bütün Mezopotamya ve Arap yarımadasını işgal ederken, Fransa onu izlemi, bu arada siyasi birliğini biraz geç tamamlayan Almanya da yeni bir imparatorluk olarak doğu politikasına yönelerek, Osmanlı Devletinin Balkan bölgelerini ele geçirebilmek üzere harekete geçmiştir. Almanlar daha da ileri giderek, İngiliz ve Fransızların Çanakkale çıkartmasını bahane ederek, Osmanlı Devletinin içine girmişler ve imzaladıkları askeri antlaşmalar ile Osmanlı Devletinin ve ordusunun yönetimini üstlerine almaya çalışmışlardır. Osmanlı devleti yıkılırken, üç büyük Avrupa devletinin arasında sıkışmış ve bunların paylaşım savaşlarına sahne olmuştur.

Merkezi coğrafya, Asya ve Avrupa ülkelerinden geldiği gibi bir büyük saldırı ya da işgal olayı ile Afrika kıtası üzerinden karşılaşmamıştır. Kuzey doğu Afrika aynı zamanda Orta Doğu’nun güney bölgesini oluşturduğu için, Orta Doğu’da ortaya çıkan ya da bu topraklara egemen olan büyük siyasal güçler, bütün Orta Doğu’yu kontrolleri altına alabilmeye yönelik olarak, tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi Kuzey Afrika topraklarını sınırları içerisine katmak istemişlerdir. Bu nedenle, merkezi coğrafya ile Afrika kıtası arasındaki tarihsel ilişkiler sürecinde, merkezi coğrafya egemen konumda olmuş, Afrika kıtasından bu bölgeye tehlikeli saldırı ya da işgal girişimleri gündeme gelmemiştir. Ne var ki, bu durumun tamamen tersi olarak, merkezi alan imparatorlukları olarak Emevi ve Abbasi İmparatorluklarıyla beraber, Osmanlı devleti ya da Roma İmparatorluğu ile İngilizlerin Büyük Britanya İmparatorluğu, Orta Doğu’ya girdikten sonra Kuzey Afrika’ya da yönelerek, bu bölgeyi de kendi denetimleri altına almak istemişlerdir. Kuzey Afrika batılı emperyalist güçler tarafından tıpkı Balkanlar gibi merkezi Coğrafyaya giriş kapısı olarak kullanılmıştır.

Middle-East-Political-Map-1985[1]

1985 Yılında Orta Doğu Haritası

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra bu büyük imparatorluğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika toprakları önce sömürgeler olarak Batılı ülkeler tarafından kullanılmış, daha sonraki aşamada da Birleşmiş Milletlerin kurulmasından sonra sömürgelerin ulus devletlere dönüşmesi aşamasında merkezi coğrafya devletleri bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Osmanlı sonrası dönemde yaşanan soğuk savaş döneminde merkez ülkeleri bir yönü ile kurulan Bass rejimleri ve diktatörlükler ya da krallıklar aracılığı ile yirmi birinci yüzyıla doğru gelmişlerdir. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail’in bir Yahudi devleti olarak Filistin’de zoraki olarak kurulmasıyla, bölgeye savaş gelmiş ve Filistin sorunun çözümsüzlüğü diğer bölgeleri de etkileyince, sonsuz savaş dönemini bitirmek üzere Amerika Birleşik Devletleri bölge dışı batılı bir emperyalist güç olarak merkezi alana gelerek İsrail’e sahip çıkmaya çalışmıştır. Tarih boyunca Hıristiyanlar ile mücadele eden Yahudiler, Müslümanları kendi yanlarında destek unsuru olarak görmüşler ama, Orta Doğu’da İslam coğrafyasının tam ortasında bir Yahudi devletinin kurulmasıyla beraber bu kez roller değişmiş ve Yahudiler, Müslümanlar ile savaşmağa başladıklarında, Hıristiyan Batı dünyasını arkalarına alarak, Siyonist emellerini gerçekleştirebilmenin ardında koşmuşlardır. Bugün gene bir batılı emperyalist güç olarak ABD, İsrail’in merkezi coğrafya hegemonyası ve Büyük İsrail Projesi doğrultusunda, bütün askeri gücü ve varlığı ile merkezi coğrafyaya gelerek yerleşmiştir. Irak bir askeri işgal ile çökertilerek bölünmüş, kukla bir devlet kurularak, tüm bölge ülkelerinin bölünmesi teşvik edilmiştir. Siyonizm’in dünya hâkimiyeti doğrultusunda, merkezi alandaki bütün devletler hem bakı hem de ambargo altına alınmışlardır. Türkiye’nin soğuk savaş döneminden gelme NATO üyeliği statüsü de gene emperyalist ve Siyonist amaçlar doğrultusunda kullanılarak, yaklaşmakta olan bir dinler savaşı ya da üçüncü dünya savaşı süreçlerinde, Türkiye dindaşı olan bölgenin Müslüman ülkelerine karşı bir cephe ülkesi olarak kullanılmak istenmektedir. Tarihi gerçekler ters düşen böylesine bir emperyalist plan doğrultusunda, bütün bölge ülkelerini sarsılacak yeni bir bölgesel yapılanma yani Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projeleri doğrultusunda planlar hazırlanmaktadır. ABD’nin askeri ve ekonomik gücü ile birleşen Siyonist lobilerin örgütlü birlikteliği, merkezi coğrafyaya yine bir Batılı emperyalist planı dayatırken, bu coğrafyanın bütün devletleri hem iç karışıklıklara hem de birbirlerine karşı kışkırtılarak, dış maceralara doğru sürüklenmektedirler. Böylesine bir büyük savaş sürecinin hızla tırmanmasına başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, hiç bir uluslararası kuruluş karşı çıkamamaktadır. Asya kıtasını önde gelen üç büyük gücü olarak; Rusya, Çin ve Hindistan bir dünya savaşı tehlikesinin merkezi coğrafya da gündeme gelmesinden hem bölge hem de dünya barışı açılarından büyük rahatsız duyduklarını her fırsatta resmen açıklamaktadırlar.

Merkezi coğrafya sahip olduğu jeopolitik konumu gereği, tarihin her döneminde çekişme bölgesi olmuş ve bu yüzden Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde hiç bir zaman uzun süreli barış dönemleri gündeme gelememiştir. Uzun süren bir Roma Barışı Pax-Romana ya da gene benzeri bir biçimde altı yüz yıl süren Osmanlı barışı yani Pax-Romana, merkezi alanda barış ve güvenliğin temsilcileri olmuşlardır. Sovyetler Birilği varken kurulan savaş dengeleri, ABD’nin körfez savaşı ile merkeze gelmesinden sonra bozulmuştur. Sırtını ABD’ye dayayan İsrail, bölgenin patronu olabilmek için, bütün bölge ülkelerini rahatsız emecek düzey de çeşitli siyasal senaryoları ya da komploları bölge ülkelerinin başına bela etmiştir. Bugün de benzeri bir durum eskisinin tekrarı olan çeşitli komplolar ve senaryolar emperyalist baskıları koruma doğrultusunda sürekli olarak kamuoyunda canlı tutulmaktadır.

Asya ve Avrupa’nın büyük emperyalist imparatorluklarının saldırıları ile tarih boyunca uğraşmak zorunda kalan merkezi Coğrafya ülkeleri, bu gün de Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin ortaklığından kaynaklanan yeni bir işgal ve emperyalist saldırı tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bölgeye terörü getirerek Orta Doğu devletlerini istikrarsızlılığa yönlendiren iki emperyalist güç olan; ABD ve İsrail ikilisine karşı, bölge devletlerinin hızla bir araya gelerek bir dayanışma ve güvenlik itti fakının çatısı altında birleşmeleri gerekmektedir. Böylesi bir birleşme; dinler savaşı ya da üçüncü dünya savaşı tehlikelerinin önlenebilmesi açısından son derece yaşamsal öneme sahip olacaktır. Dünya barışı için merkezi coğrafya devletleri tıpkı Avrupa Birliği gibi bir araya gelerek, acilen bir Merkezi Devletler Birliği kurmakla, armegodan senaryoları da önlenmiş olacaktır.