Etiket arşivi: ERGENEKON

CIA DOSYASI /// CIA UZMANI HENRY BARKEY : Türk ordusunu kafesledik

KÜRT SORUNU DOSYASI /// MEHMET ALİ GÜLLER : Ergenekon tertibindeki Kürdistan hedefi

Henri Barkey, “Türkiye, Suriye’deki Kürdistan’a da kendini alıştırmaya başlasın” ana fikirli söyleşisinde, aynı zamanda Ergenekon tertibi ile ABD’nin Büyük Kürdistan hedefi arasındaki bağı ortaya koydu.

İşte Barkey’in o cümlesi: “AKP’nin en önemli başarılarından biri 2007’de askerlerin gücü azaldıktan sonra politik açıdan Kuzey Irak’taki Kürt devleti ile Türkiye arasındaki ilişkiyi resmileştirmesiydi.“ (Akşam, 30-31 Temmuz 2012)

Türk Silahlı Kuvvetleri neden hedef alınmış yani? Kürt Devleti’ni Türkiye’ye kabul ettirmek için!

Erdoğan’ın akıl hocası

Barkey’in bu sözlerini bir itiraf ya da üçüncü tarafın tespiti olarak görmemek lazım. Zira Barkey, birinci taraftır ve icraatın sahibi olarak söylemektedir.

Henri Barkey, Büyük Kürdistan’ın iki mimarından biridir; diğeri CIA’nın Türkiye istasyon şefi Graham Fuller’dir. İkili aynı projenin mimarı olarak, birlikte aynı kitaplara, aynı raporlara, aynı operasyonlara imza atmıştır!

Henri Barkey, aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ı yönlendiren 7 Amerikalı’dan biridir. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’le “teklifsiz bir şekilde ve sık sık görüşen” Barkey, bir konferansta “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini“ de söylemişti.

Ergenekon’la mücadele açılımı

Ergenekon tertibi ile ABD-AKP’nin Kürt Açılımı arasındaki ilişkinin kanıtı, ifşaatı, itirafı sayısız çokluktadır; hem de ilk ağızlardan… Bir kaçını anımsayalım:

Kürt Açılımı’nı dosya yapan “Stratejik Boyut“ dergisi Prof. Dr. Doğu Ergil’e soruyor: “Demokratik Açılım şartlarının oluşmasında Ergenekon soruşturmasının bir etkisi var mı? Ergenekon soruşturması başlamasaydı hükümet demokratik açılım sürecini yine de başlatır mıydı?” Açılım’ın etkili isimlerinden Ergil’in yanıtı net: “Başlatamazdı. Başlatsa bile sonuç alamazdı.”

Polis-yazar Önder Aytaç da, aynı dosyada Kürt Açılımı’nı, “Ergenekon ile sonuna kadar mücadele açılımı“ olarak niteliyordu.

Dosyaya makale yazan Din ve Hürriyet Araştırmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Bilal Sambur da Kürt Açılımı’nın İttihatçılıkla mücadele olduğunu savunuyordu: “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım’la Türkiye tarihinde belki de ilk kez, ülkemizi tekleştirici, baskıcı ve devleti çeteleştirmeyi meşru hale getirmiş olan İttihat ve Terakki zihniyetinin tahakkümünden kurtulabileceği bir yola girmiştir.”

Baas’ın köklerinde İttiatçılık var

Kürt Açılımı’nı İttihat ve Terakki karşıtlığı olarak sunmaları anlamlı… Nitekim AKP’nin Baas düşmanlığının gerisinde de İttihat ve Terakki düşmanlığı mevcuttur.

Bugünlerde başta Mehmet Metiner olmak üzere kimi AKP’lilerin Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı çıkanları “Ergenekoncu-Baasçı zihniyet“ diye nitelemeleri bundandır. Zira 1940 yılında kurulan Baas’ın ilk üyeleri, 25 yıl önce Osmanlı Ordusu’nda askerdi, çoğu İttihat ve Terakkiciydi…

Kemalizm’in de, Baasçılık’ın da tarihsel kökeni İttihat ve Terakki’ye dayanmaktadır. Hatta İttihat ve Terakki’nin gelişip güncellenerek Türkler’de Kemalizm’e, Araplar’da Baasçılık’a dönüştüğünü söyleyebiliriz!

ERGENEKON DOSYASI : MEHMET EYMÜR VE “Ergenekon” Davası

"Ergenekon" davasında tanık olarak dinlenilen eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, "Amerika’nın Türkiye’de çok etkin olduğu bir gerçek."

"Ergenekon" davasında tanık olarak dinlenilen eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, "Amerika’nın Türkiye‘de çok etkin olduğu bir gerçek. Ben üst düzey bir MİT yöneticisi olarak bile Genelkurmay‘a randevu ile gidebilen biriyim. Ancak Amerikalı meslektaşlarımın Genelkurmay‘da istedikleri gibi dolaştıklarını biliyorum" dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, tanık olarak dinlenilen eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, "Türkiye‘de birçok ülke, hatta müttefik dediğimiz birçok ülke istedikleri şekilde at koşturuyorlar. Basını ve kamuoyunu yönlendiriyorlar. Biz de üzüntü içinde olanları takip ediyoruz" dedi.

Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Özese’nin, söz konusu ülkeleri sorduğu Eymür, bu ülkelerin Amerika ve Almanya olduğunu söyledi.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel‘in sorusu üzerine Eymür, "Amerika’nın Türkiye‘de çok etkin olduğu bir gerçek. Ben üst düzey bir MİT yöneticisi olarak bile Genelkurmay‘a randevu ile gidebilen biriyim. Ancak Amerikalı meslektaşlarımın Genelkurmay‘da istedikleri gibi dolaştıklarını biliyorum" cevabını verdi.

-İnternet siteleri

Savcı Pekgüzel’in, "gercekergenekon.4t" isimli internet sitesinde yayınlanan ve dava konusu Ergenekon örgütü yapılanmasıyla alakalı yazıları okuyarak sorduğu sorulara Eymür, sitenin iddia edildiğinin aksine kendisine ait olmadığını söyledi.

Savcı Pekgüzel’in, Eymür’e ait olduğu söylenen bazı internet sitelerinde çıkan bazı yazılarla ilgili sorular sorması üzerine Eymür, şunları kaydetti:

"Bana ait olduğu iddia edilen birçok site vardı. Ben hiçbir şeyi gizli yapmadım. Her zaman açık adım ile riskleri de alarak yazdım. Zaten bu kadar siteye yetişmem de mümkün değil. Tek başına yazan bir insanım. Yanımda bir ekip de yok."

Savcı Pekgüzel’in, internet sitesinde yayınlanan ve Eymür’e ait olduğu ileri sürülen "Aydınlığın ipleri kimin elinde" başlıklı yazıyı sorduğu sırada tutuklu sanık eski Aydınlık Dergisi Genel Yayın yönetmeni Deniz Yıldırım bu sorunun sorulmasına itiraz etti.

Doğu Perinçek‘in de aralarında bulunduğu İşçi Partili sanıkların avukatı Hasan Basri Özbey de "Savcı soruyu sorarken, ‘çok önemli bir tespit’ diyerek sordu. Bu da kendisinin bu başlığa katıldığı anlamına gelmektedir. Yorum yaparak soru sormasına itiraz ediyoruz" dedi. Bunun üzerine mahkeme başkanı Özese de savcı Pekgüzel’i, yorum yapmadan soru sorması yönünde uyardı.

-"Aydınlıkçıların anti Amerikancı olduğunu düşünmüyorum"

Soruyu yanıtlayan Eymür, "Aydınlıkçılar’ın anti Amerikancı olduğunu düşünmüyorum. Bunu da ilişkide olduklarını bildiğim iki Amerikan casusuna dayandırıyorum. Birine kitap bastırdılar. Diğeri de haber kaynaklarıydı. ABD‘deki Aydınlık muhabiri, bir Yahudi’dir ve ABD vatandaşıdır" ifadelerini kullandı.

Savcı Pekgüzel, "İnternet sitesinde sizin alıntılarınızdan oluşan bir yazı ve devamında sizin yorumunuz olduğu anlaşılan bir yazı var. Ergenekon belgelerinde doğruların yansıtıldığını söylüyorsunuz" demesi üzerine Eymür, bütün belgelere olmasa da katıldığı belgeler olduğunu söyledi.

Eymür, bu konuların hangileri olduğunun sorulması üzerine de üzerinden çok zaman geçtiği için hatırlayamadığını, tekrar okuyarak hatırlayabileceğini ifade etti.

Tarık Ümit soruşturması ile ilgili bilgisi sorulan tanık Eymür, "Tarık Ümit tahkikatı engellenmiştir. Tahkikatı yürüten subay görevden alınarak Veli Küçük‘ün emrine verilmiştir. Veli Küçük‘e bu durumun aslını sorduğumda da bana ‘Korunsun diye verilmiştir’ cevabını verdi" dedi.

Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Mehmet Eymür‘ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı‘na sunduğu bilgi notunu okuyarak, sorular yöneltti.

Savcı Pekgüzel’in bu notta yer alan Sedat Peker‘in Veli Küçük‘e bir araba hediye ettiği ve bu arabanın Küçük’ün kızı tarafından kullanıldığı bilgisini nereden aldığını sorduğu Eymür, böyle bir bilgisi olmadığını söyledi.

Savcı Pekgüzel’in "Neye dayanarak yazdınız-" şeklindeki sorusuna Eymür’ün "Ben mi yazmışım-" diyerek cevap vermesi, salonda gülüşmelere neden oldu.

Aynı bilgi notunda JİTEM’in Veli Küçük tarafından kurulduğunun anlatıldığını, davanın sanıklarından Arif Doğan’ın da JİTEM’i kendisinin kurduğunu söylediğini hatırlatan savcı Pekgüzel, Eymür’e bu konudaki bilgilerinin neye dayandığını sordu.

Eymür de, "Veli Küçük, kendisi anlatırdı. Yakın bir dostluğumuz vardı. Mardin’de görev yaptığımız sırada yakınlaşmıştık. Böyle küçük yerlerde herkesle ahbaplık kurulmuyor" dedi.

-Veli Küçük’e Dışişleri ve MİT’ten ikaz

Veli Küçük‘ün Doğu Perinçek ile yakınlığını garipsediğini ve bunu kendisine de söylediğini belirten Eymür, bilgi notunda Küçük’ün Irak’taki dinci gruplarla bağlantısı olan Yusuf Ziya Arpacık ile ilişkisinden bahsettiğinin hatırlatılması üzerine de "Veli Küçük bana, Kerkük üzerinde çalışmalar yaptığını, Dışişleri ve MİT’ten bu nedenle ikaz aldığını söyledi. Başımıza çuval geçirme olayları bu tip faaliyetlerden kaynaklanıyor belki" diye konuştu.

Davanın sanıklarından Semih Tufan Gülaltay’ın kendisiyle ilgili beyanları okunarak sorular yöneltilen Eymür, şunları söyledi:

"Ben kendisiyle görüştüğümü hiç hatırlamıyorum. Onunla görüşecek, 4-5 saat harcayacak vaktim yoktu. Abuk, sabuk bir adam. PKK konusunda kendisinden yardım istediğimizi söylemiş. Öyle bir kapasitesi olsa isterdik. Tahsilat işlerine bakan bir adam. Bunlar benim hatırladığım şeyler olmadığı gibi doğru olduğunu da düşünmüyorum. Kendini önemli bir şahıs gibi göstermek istiyor."

Eymür, Tuncay Güney’i hiç tanımadığını, sadece aldığı bir bilgi üzerine çift meslekli olduğunu yazdığını söyledi.

Tutuklu sanıklardan Doğu Perinçek hakkında "fabrikatör" kelimesini ilk kullanan kişi olduğunu, dava dosyasında "fabrikatör" adlı bir belge bulunduğunu belirten savcı Pekgüzel, Eymür’e dava dosyasındaki belgenin kendisine ait olup olmadığını sordu.

Belgeyi inceleyerek kendisine ait olmadığını belirten Eymür, "Ben yalan haber yayan manasında kullandım bu sözü. Söz konusu belgede belki benim yazımdan esinlenilmiştir" diye konuştu.

-"Benim kompüter doldu artık"

Savcının bazı sorularını "hatırlamadığını" söyleyerek cevaplayan Eymür,

"Benim kompüter doldu artık. Hafızam eskisi gibi değil" dedi.

Mahmut Yıldırım’ı operasyonlarda kullanıp kullanmadığı sorulan Eymür, "Kullandık. Kişi olarak sadece ben değil. Bir takım hiyerarşik yapılar için de kullanıldı. Biz bu işlemleri yaparken aranan bir kişi değildi" diye konuştu.

Tutuklu sanıklardan Doğu Perinçek‘in eski MİT görevlisi Nuri Gündeş’in anılarına dayanarak "CIA ile işbirliği yaptığınız söyleniyor, doğru mu-" diye sorduğu Eymür, "Çocuk yazısı, ilk okul çocuğu gibi cahilane yazılmış bir kitabı bıkmadan okudunuz mu-" dedi.

Eymür, Nuri Gündeş’in de o dönem üst düzey görevli olduğunu hatırlatarak, "Bu konuda ne yapmış peki, böyle bir şey olur mu-" diye konuştu. Perinçek’in MİT’in yaptığı bir açıklamada, görevli bulunduğu Kontrterör Dairesi’nin "kuruluş ve işleyişinin tartışmalı olduğunu" bildirdiğini söylemesi üzerine Eymür, Emre Taner ile görüştüğünü, kendisinden özür dileyerek "kızgınlıkla yazılmış şeyler olduğunu" söylediğini anlattı.

-Ziverbey Köşkü

Doğu Perinçek‘in "Ziverbey Köşkü’nde işkence edilenlere "Burası kontrterör, anayasa, babayasa yoktur" denilip denilmediğini sorması üzerine Eymür, şunları söyledi:

"Bu sözü rahmetli Memduh Ünlütürk söylerdi. ‘Siz gerilla olduğunuzu iddia ediyorsunuz, biz de kontrgerillayız’ anlamında söylüyordu. Bunda acayip bir şey yok. Memduh Paşa insancıl iyi bir paşaydı. Memleketini seven biriydi, zaten fazla yaşamadı."

Perinçek’in 34 gün boyunca Ziverbey Köşkü’nde kaldığını ve bu sözü her gün duyduğunu belirtmesi üzerine Eymür, "135 sayfalık ifadeyi bu yüzden mi verdiniz-" diye sordu.

"Benim ifadem tertemiz" diyen Perinçek ile Eymür arasında bu konuda yaşanan kısa tartışma, başkan Özese’nin müdahalesiyle yatıştırıldı.

Perinçek’in MİT tarafından kendisine görev verilmediği halde İşçi Partisi’ni neden izlediğini sorması üzerine Eymür, ’78’de bizi sayfa sayfa deşifre ettiniz. Bu hainliği neden yaptınız- Biz bir arkadaşımızı şehit verdik. Hiram Abbas’ın arabasının, kendisinin resmini bastınız. Adresini verdiniz" dedi.

ERGENEKON DOSYASI /// MEHMET EYMÜR : ‘Ergenekon yöneticilerinden biri MİT üyesi’

“Ergenekon” davasında tanık olarak dinlenen eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür “Ergenekon” yapılanmasına ilişkin çok şey bilmediğini söyledi. Eymür, “ABD’de bulunduğum sırada duydum. Yöneticilerinden birinin MİT mensubunun olduğunu öğrendim” dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki görülen “Ergenekon” duruşmasında eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür tanık olarak dinlendi.

Eymür, 1966 yılından beri istihbaratçı olarak çalıştığını belirterek, meslek hayatı boyunca aktif görevlerde yer aldığını kaydetti. Eymür, mesleğinin son yıllarında terörle mücadele konusunda görev aldığını ifade ederek, en son ABD’ye görevi nedeniyle gittikten hemen sonra da emekli olduğunu belirtti.

Hakim Hasan Hüseyin Özese’nin, ”Ergenekon konusunda bildiklerinizi anlatın” demesi üzerine Eymür, ”Ergenekon’la ilgili çok şey bilmiyorum. Bu yapılanmaya ilişkin soruşturma, ben Amerika’dayken başladı. Bilgilerim genelde kulaktan dolma, duyuma dayalıdır” ifadesini kullandı.

Eymür, davanın sanıklarından Doğu Perinçek ve birçok sanık ile uzun zamandır sorunları olduğunu anlatarak, şunları söyledi:

”Bizi sürekli ifşa ettiler. Terör örgütünün hedefi haline getirdiler. Hala da devam ediyorlar. Yakın zamanda mahkemenizde Alaattin Çakıcı’nın da tanıklığına başvuruldu. Çakıcı’nın anlattıkları bazı basın yayın organlarında yer aldı. Bunların hepsi asılsız, yıpratmak amaçlı yapılan şeyler. Bu iddiaların komik olduğu, yapılan soruşturmalar neticesinde ortaya kondu. İddiaları soruşturan Cumhuriyet Savcılığı, kovuşturmaya yer olmadığı kararını verdi.”

‘VELİ PAŞA’YLA BİRLİKTE ÇALIŞTIK’

Mahkeme Başkanı Özese, sanıklar arasında tanıdıklarının olup olmadığı sorması üzerine Eymür, ”Veli Paşa’yı tanıyorum. Mardin’de birlikte çalıştık. Ben bölge müdürüydüm. O da Mardin tabur komutanıydı. Güler Kömürcü Amerika’da komşumdu. Tuncay Özkan’ı da tanırım” dedi.

Daha sonra mahkeme heyeti başkanı Hasan Hüseyin Özese, soruşturma aşamasında verdiği ifadesini okuyarak Eymür’e eklemek ya da değiştirmek istediği bir şey olup olmadığını sordu.

Savcıya kendi ayağıyla gittiğinin söylendiğini belirten Eymür, ”Çok önemli olmamakla birlikte, ben kendi ayağımla giderek ifade vermedim. Savcılığa, çağrılmam üzerine gittim” dedi.

‘YÖNETİCİLERİNDEN BİRİ MİT ÜYESİ’

Cumhuriyet savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in, ”Ergenekon” yapılanmasını ilk ne zaman duyduğunu sorması üzerine Eymür, kural dışı güçler olduğunu bildiğini belirterek, ”NATO örgütlenmesinin isminin Ergenekon olup olmadığını bilmiyorum” diye konuştu.

”Ergenekon” adını ilk defa ABD’de bulunduğu sırada, 2000 yılından sonra duyduğunu belirten Eymür, yöneticilerinin arasında eski bir MİT mensubunun olduğunu öğrendiğini ifade etti.

Savcı Pekgüzel’in ilk kez 1997 yılında bazı yazarlar tarafından gündeme getirilen ”Ergenekon” örgütüne ilişkin MİT’te herhangi bir çalışma yapılıp yapılmadığını sorması üzerine Eymür, şunları kaydetti:

”Genel olarak Susurluk raporunda ismi geçmese bile buna yönelik, siyasi yapılanmaya doğru gidildiği ve ağır silahların kullanıldığı bir çeteleşmeden bahsedildi. Daha sonra bu raporun doğru olduğu da ortaya çıktı. Yapılanmanın ismi ne olursa olsun devletin içinde illegal bir yapılanmaydı. Devletin içindeki kontrolsüz yapıların milli gayelerle kurulsa bile zamanla devletin aleyhine döneceğini düşünüyorum.”

‘GÜLEN’İN ALAKASI YOK’

Savcı Pekgüzel’in yorum yapmaması konusunda uyararak soruyu tekrarlaması üzerine Eymür, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a bir rapor sunulduğunu belirterek, ”Abuk sabuk bir rapor yazıldı. Toplanan bilgiler alt alta konuldu. Hatta Fethullah Gülen’den bahsediliyor, hiç alakası olmadığı halde. Bu işin başında Mithat Alpay vardı. Doğru dürüst bir çalışma yapılmadı. Benim yazdığım raporlar da ortadan kaybedildi” dedi.

”Ergenekon” kitapçığı ve şemasının hazırlanmasında görev alıp almadığı sorulan Eymür, o dönem MİT’te görevi bulunmadığını, şemalardan haberi olmadığını, basından takip ettiğini söyledi.

Danıştay saldırısı sonrasında Yeditepe Hukuk Bürosu’nda ele geçirilen ”Ergenekon” belgesinin ”atin.org” sitesinden 2 Eylül 2002 tarihinde çıktı olarak alındığını belirten savcı Pekgüzel’in, yazının kendisine ait olup olmadığını sorduğu Eymür, yazıyı inceleyerek kendisine ait olduğunu ifade etti.

‘GENİŞ BİR TANIDIK MUHİTİM VAR’

Savcı Pekgüzel’in, ”Ergenekon” belgesinin Doğu Perinçek tarafından yazıldığı ve Perinçek’in yeniden yapılanma içinde görev aldığına ilişkin bilgilere nasıl ulaştığı yönündeki sorusunu Eymür, şu şekilde yanıtladı:

”30 yıldan fazla istihbaratta çalıştım. Geniş bir tanıdık muhitim var. Birçok bilgi bana gelir. Ben kafama göre süzerim. Yazılarımda abartma yoktur. Doğu Perinçek’i 70’li yıllardan beri tanıyorum. Bu tip faaliyetler içerisinde olduğunu biliyorum. Bunu yapabilecek kapasitede olduğunu düşünüyorum. Senelerin verdiği birikime dayanarak yazdım.”

‘İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR’

Duruşmada, tutuksuz sanıklardan Doğu Perinçek’in sorusu üzerine, İkinci MİT raporunu da kendisinin hazırladığını belirten Eymür, raporun bir kısmını eski bir emniyet müdürüne verdiğini söyledi.

”Raporu Ecevit’e iletmesi için vermiştim. O bölüm de sizin yayınladığınız bölümdü zaten” diyen Eymür, 1. MİT raporunu da kendisinin hazırladığını, ancak raporun Aydınlık Grubu tarafından kamuoyuna duyurulduğunu dile getirdi. Doğu Perinçek’in, ”Peki İkinci MİT raporunda bizim ilave ettiğimiz bir konu ya da tahrifat yaptığımız bir belge var mıdır?” diye sorduğu Eymür, ”Sonradan alay mevzu edecek bir şey buldunuz, sulandırdınız. Raporda yer alan milletin yatak odasını haber yaptınız” diye konuştu.

Bunun üzerine Perinçek, ”Tabii kimse, yatak odasının dinlenmesini istemez” dedi. Eymür ise ”İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek bilgiler çıkabilir” iddiasında bulundu. Perinçek’in, ”Benim yatak odamı da dinlediniz mi?” sorusu salonda gülüşmelere neden oldu.

Duruşmada, daha sonra sanıklardan Yalçın Küçük, Mehmet Eymür’e soru sormak için söz aldı. Yalçın Küçük’ün, tanık Eymür’e, ”İfadelerinize göre ben hem burayı (Ergenekon örgütünü) hem PKK’yı yönetiyorum” demesi üzerine Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, sanık Küçük’ten yorum yapmamasını ve soru sormasını istedi. Bunun üzerine Eymür, ”Ben Amerika’da da ifade verdim. Orada ifademi motomot yazıyorlar ama burada savcı bey yazdırdığı için birebir değil. Küçük, PKK ile iletişimde olduğu için hedefimizdeydi” dedi.

Bunun üzerine Küçük’ün, ”Benim MİT ile herhangi bir ilgim oldu mu?” sorusunu yönelttiği Eymür, böyle bir bilgisinin olmadığını ifade ederek, ”Bana verilen bilgileriniz doğrultusunda, yurt dışındaki faaliyetlerinizi zaman zaman izliyorduk” yanıtını verdi.

Küçük de cevaben, ”Benim bu örgüt ile ilgimi teyit edecek deliliniz var mı?” diye sordu. Eymür, bu soruya ”Sizin bu örgüt ile ilginizi teyit edecek bir bilgim yok” cevabını verdi.

ÖCALAN’A SUİKAST

Sanık Küçük’ün, Abdullah Öcalan’a yönelik suikast konusunda devlet içinde bir ihtilaf olup olmadığını da sorduğu Eymür, ”Evet, oldu. Benim adamlarım arasında bile suikasta karşı olanlar vardı. Ancak bana detayları gelmedi” dedi.

Yalçın Küçük, tanık Mehmet Eymür’e sorularını sürdürürken, Mahkeme Başkanı Hüseyin Özese, yorum yapmadan soru sorması konusunda Küçük’ü tekrar uyardı.

Küçük’ün aynı şekilde sorularını devam ettirmesi üzerine Başkan Özese, soru sormasına izin vermedi. Küçük de, ”Benden niye korkuyorsunuz? Ben burada sanığım. Tanığın bilgisini çıkartmak için soru soracağım” diye bağırırken, Özese de Küçük’e sakin olması konusunda uyardı.

Küçük’ün konuşmaya devam etmesi üzerine Başkan Özese, Küçük’ün salondan çıkmasını istedi. ”Ağzımı açtığım zaman niye korkuyorsunuz” diyen Küçük, yanındaki kitaplarını ve evraklarını da toplamak istedi. Küçük’ün bir yandan da bağırması üzerine Başkan Özese, görevlilerden Küçük’ü dışarıya çıkartmalarını istedi.

Bu sırada izleyiciler, alkışlar ve sloganlarla Küçük’ün salondan çıkartılmasını protesto etti. Mahkeme Başkanı, bunun üzerine duruşmaya ara verdi.

Başkan Özese, aranın ardından izleyicilerin ”salonda slogan attıkları” gerekçesiyle duruşmaya alınmayacaklarını bildirdi.

‘VELİ KÜÇÜK, GÜZEL SAZ ÇALAR’

Duruşmada, tutuklu sanık gazeteci Tuncay Özkan da tanık Mehmet Eymür’e soru yöneltti.

Özkan’ın, ”Benim bu yapılanma içinde olduğuma dair bir bilgi, belge veya duyumunuz var mı?” sorusuna Eymür, ”Hayır. Ama, ‘Beni de alın’ diyordun, aldılar işte” cevabını verdi. Bunun üzerine Tuncay Özkan’da, ”Şimdi de ‘bırakın’ diyorum ama bırakmıyorlar” dedi.

Sanıklardan Veli Küçük’ün avukatı Zeynep Küçük’ün ”Veli Küçük’ü nasıl tanırsınız” sorusuna Eymür, ”Güzel saz çalar, şarkı söyler. Güzel günlerimiz geçti. Ancak biraz hayal kırıklığım var” karşılığını verdi.

Avukat Küçük’ün, hayal kırıklığının sebebini sorması üzerine Eymür, ”Doğu Perinçek ile olan yakın teması, Tarık Ümit olayı gibi şeyler Veli Küçük’e karşı bende hayal kırıklığı yarattı” diye konuştu.

Eymür, avukat Küçük’ün, ”Veli Küçük’ün yasadışı bir iş yaptığına dair bir bilgi veya görgünüz var mı?” sorusunu, ”Cevap vermek istemiyorum. Tereddütte kaldığım için ağzımdan çıkan şeyler Veli Küçük’ü rahatsız etmesin diye” diye yanıtladı.

Doğu Perinçek’in avukatlarından Hasan Özbey’in Mehmet Ağar ile Tansu Çiller’in MOSSAD yetkilileriyle görüşüp görüşmediğini, kendisinin bu görüşmede dışarıya çıkarılmasının kurallara uygun olup olmadığını sorduğu Eymür, görüşmenin doğru olduğunu, kendisinin dışarıya çıkarılmasının ise kurallara aykırı bulunduğunu kaydetti.

‘ARADA DOĞRU OLMAYAN ŞEYLER YAZIYORDUM’

Avukat Özbey’in ”Hizbullah’ı Doğu Perinçek’in yönlendirdiğini yazdınız. Bu doğru mu?” sorusu üzerine Eymür, ”Siz benim hakkımda bir sürü şey yazınca ben de böyle arada doğru olmayan şeyler yazıyordum” dedi.

Üye hakim Sedat Sami Haşıloğlu, Eymür’e, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 30 Kasım 2011 tarihinde alınan ifadesinde, ”MİT’in bazı zafiyetlerinin giderilmesi için Özel Harp Dairesi’nden 5-6 kişilik bir ekibin getirildiğini, bu ekip içinde yer alan Kaşif Kozinoğlu’na kendisinin karşı çıktığını ancak en kıdemlileri olan Orhan Çoban’ın ‘Biz ekip olarak gelir, ekip olarak gideriz’ dediğini, Kozinoğlu’nun kaldığını, bir süre sonra altındaki astsubaylara Akın Birdal’ı öldürmek için hazırlık yapmalarını söylediğini öğrendiğini, bu konuda ifade alarak Kozinoğlu’nu cezalandırdığını” anlattığını hatırlattı.

‘AKIN BİRDAL DEĞİL MURAT BOZLAK OLACAKTI’

Olayın doğru olduğunu belirten Eymür, ”İsimde yanlışlık yapmışım orada. Akın Birdal değil Murat Bozlak olacaktı” dedi.

Mahkeme Başkanı Özese’nin, ”Hizbullah hakkında bildikleriniz varsa anlatır mısınız?” sorusuna Eymür, ”Hizbullah’ın kurulmasının arkasında resmi kurumlar olduğu kesin ancak sonradan kontrolden çıktı. Aynı İsrail’in Hamas’ı kurması gibi. Hamas İsrail’in başına bela oldu” yanıtını verdi.

Başkan Özese’nin, ”Resmi kurumlar hangisi?” sorusu üzerine Eymür, ”Bilmiyorum” dedi.

Eymür, bu konudaki kayıtların MİT’te bulunduğunu, istenmesi halinde mahkemeye gönderileceğini ifade etti.

Mehmet Eymür’ün tanık olarak dinlenilmesi işleminin tamamlanmasının ardından, duruşma yarına bırakıldı.

ERGENEKON DOSYASI : MAGAZİNCİ AYŞE ARMAN’DAN ERGENEKON TARİFİ /// Bir aceminin Silivri notları

Benim ayıbım.

Bugüne kadar Silivri duruşmalarına gitmedim.

İzlemedim.

“Siyaset benim işim değil” dedim.

Zaten bana bakıp, “Bu da nereden çıktı şimdi derler” dedim.
Ciddiye almazlar diye düşündüm.
Bir de o kadar karışık görünüyordu ki her şey, içinden çıkılmaz iddialar, havada uçuşan suçlamalar…
Uzak durdum.

Gazetelerden takip etmeye çalıştım.
Hatta bazen sıkıldım, okumadım.
Ama aylar geçti, yıllar geçti…

Ergenekon denilen “terör örgütü”nün menem bir şey olduğu bir türlü ortaya çıkamadı.
Varlığı bile kanıtlanamadı.

Sonunda bir gün şüpheye düştüm.
Müyesser Yıldız röportajında şüphem tavan yaptı.

Sonra Soner Yalçın’ın arkadaşlarının onun yokluğunda tamamladığı belgesel (Menekşeden Önce), Soner’in son kitabı “Samizdat”ı raftan alıp okumama sebep oldu.

Derken Balbay’ın yazıları…
Tuncay Özkan’ın “Anne Hiç Canım Acımadı” kitabı…
Ahmet Şık’ın “Pusu”su…
Bu yaz hepsine göz attım.
Her ne kadar birbirinden farklı davalar söz konusu olsa da…
Hepsinin ortak bir özelliği var:
Muhalif olmak.

Bu yaz, kafayı “korku”ya da taktım.
Türkiye’nin üzerine serilen “korku şalı”na.
Etrafımdakilere, “Sen kimden, neden korkuyorsun?” diye sormaya başladım.
Bir sürü farklı cevap aldım.
Acı ama gerçek “Korku Top Ten”inin bir numarasında iktidar korkusu var.

Tabii belli bir kesim için.
Ama zaten “kesimler savaşı” bu.
Sonra “gelecek korkusu” var.
“Bu ülke nereye gidiyor?” korkusu var.
“Artık yaşam biçimlerimize de karışıyorlar” korkusu var.
“Çocuklarımız nasıl bir ülkede yaşayacak?” korkusu var.
“Ben normal doğurmaktan korkuyorum, ama sezaryen da yasak, her şey yasak anasını satayım korkusu” var.
“Ya yanlışlıkla hamile kalırsam, haplarımı alırken çok dikkat ediyorum artık kürtaj yaptıracak hastane de yok” korkusu var.
“Aman ölçülü konuş, arka masada birileri varmış, ileri geri konuştukları için bir arkadaşımızı almışlar korkusu” var.
“Telefonda ağzından çıkanı kulağın duysun, şaka değil kızım, başına bir şey gelirse seni kimse kurtaramaz korkusu” var.
Ve galiba en çok da “içeri atılma korkusu” var!
İçeri atılacak bir şey yapmasak da korkuyoruz.
Çünkü içeri atılanların da suç oluşturacak bir şey yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz.

İşte tam da o yüzden…
Olup olmadığı bir türlü ispatlanamayan “terör örgütü” Ergenekon duruşmasını bir de ben izleyeyim dedim.
Çocuksu bir merakla.
Biraz da endişeyle.
“Ne işin var senin burada?” derler mi endişesiyle.

Demediler!
Demiyorlar.
Kimseye demiyorlar.
Aksine gelen herkesi kucaklıyorlar.
Kimler mi?
Tutuklu yakınları, izleyiciler, avukatlar, duruşmayı izleyen gazeteciler, kısacası Silivri cemaati…
Sanki gizli bir dille, “Geldin değil mi sonunda! İyi yaptın. Gel izle! Olan biten komediyi sen de gör” diyorlar.
Yemin ederim son zamanlarda yaptığım en iyi şey oldu Silivri’ye gitmek.
Bir kere bambaşka bir yer.
Gazetelerde okuduğumdan çok farklı.
Geri dönüş yolunda herkesi aradım, “6 Ağustos Balyoz davası için özel gün, yine gideceğim, siz de gelin” diye.
Gelin görün gerçekten.
Tamam 60 km, ama eminim değecek ve bir kere gitmeniz yetecek. Herkese açık…
Kimliğinizi veriyorsunuz giriyorsunuz, hayatınız boyunca seyredeceğiniz en acayip tiyatro oyunundan daha acayip bir şey izliyorsunuz.
Bazen, “Yok artık daha neler!” oluyorsunuz.
Dün vallaha öyleydi.

Kapıdaki gazeteciler Hilmi Özkök’ü bekliyordu.
Görüntü almak için.
Tanık iskemlesine oturacaktı.
Biraz onlarla takıldım sonra içeri girdim.
“Ziyaretçiyim” dedim, kimliğimi verdim, “Size basın kartı verelim” dediler.
İyi ki vermişler, daha torpilli oluyorsunuz, tutukluları daha yakından izleyebiliyorsunuz.
Duruşmanın başlamasına vakit vardı, kafeteryaya geçtim.
Bir sürü tutuklu yakını oturuyordu.
İlk fark ettiğiniz şey, eğitim seviyesinin ne kadar yüksek olduğu.
Bir sürü de kadın var.
Yıllardır neredeyse her gün o duruşma salonuna gelip gittikleri için artık birbirleriyle dost olmuşlar.
Herkes sohbet ediyor.
Espriler yapılıyor.
Bana da hemen bilmem gerekenleri söylediler:
“Çay buradan alınıyor, su içinse şuraya gideceksin. Basın odası da bak orada…”
Gazeteciler de son derece yardımseverdi.

Girdik içeri.
Dev baskebol sahası gibi bir salon getirin gözünün önüne.
Orası duruşma salonu.
Kocaman bir dikdörtgen.
Tavanda 3 dev metal solucan var, havalandırma boruları.
Dikdörtgenin uzun kenarlarında, karşılıklı 9’ar pencere var ve mor perdeler.
Tavanın ortasından ipler sarkıyor, “Bu ne ya!” oluyorsun, bir süre sonra anlıyorsun ki onlar mikrofon, tavandan sarkıtılan 12 adet ip mikrofon.
Ne de olsa milletçe dinleniyoruz!
Salonun tam ortasında tutuklular bulunuyor ve oturabilecekleri sandalyeler.
Etrafları da bariyerle çevrilmiş.
Bel hizalarına geliyor.
Çocuk kafesleri olur ya, onlardan.
Hepsi, dev bir kafesin içinde yani.

Dikdörtgenin kısa kenarından biri yargı heyeti; diğeri tutuklu yakınları.
Biz basın olarak uzun kenardayız, avukatlar ise tam karşımızdaki uzun kenarda.
Bütün ilgi, ortadaki tutukların üzerinde.
Duruşmanın starı onlar.
Hepsi grand tuvalet.
Takım elbiseli.
Laciler, griler.
Gayet jantiler, traşlar olunmuş.
Sanki duruşmaya değil de, bir kongreye katılıyorlarmış gibi.
Ayakta birbirleriyle konuşuyorlar.
İşte Tuncay Özkan.
“Ne haber Ayşe?” diyor.
Enerjik ve kendine güvenli.
“Çok iyi gördüm sizi” diyorum.
“İyiyim” diyor. “Topluca bizi gömmeye uğraşıyorum ama başaramayacaklar. İçeride, fareler, fare pislikleri ve biz varız. Ama yılmayız.”
Tüm bunları gülerek, esprili bir şekilde söylüyor.
Öfkesi anlaşılmıyor.
Kendine acıma filan da yok, sıfır.
Artık çizgiyi aşmış, her şeyi tiye alıyor gibi duruyor.
Mutlaka bir kısmı roldür, ama yine de güçlü görünmelerine, dik duruşlarına insan saygı duyuyor.
Özkan’ın saçları beyazlamış.

Ama fit, belli ki kendine bakıyor, sağlıklı kalabilmeye özen gösteriyor.
Bir yılı aşkın süredir hücrede tek başına kalmış birinden söz ediyoruz.
“Nasıl oluyor?” diyorum.
“Oluyor” diyor, “Allah o gücü veriyor. Mutlaka bir araz bırakmıştır, şu anda bilmiyorum ne, ileride çıkar” diyor.
Dile kolay.
4 yıl 200 hafta, 1410 gündür tutuklu.
O beton ve demir yığınının içinde esir.
Tuncay Özkan’la konuşurken araya biri giriyor.
“Ayşe Hanım, benimle ilgili bir takım bilgisiyar yazışmalarından bahsediyorlar. Benim bilgisayarım bile yok. Üstelik tutanaklarda da kayıtlı bilgisayarım olmadığı” diyor.
İnfial halinde.
Tuncay Özkan fırsatı kaçırmıyor dalgasını geçiyor: “Sen anlamadım seni 4 yıl içeride yattığın için ödüllendiriyorlar, sana diz üstü bilgisayar hediye ediyorlar. Sen onlara kızıyorsun!”
O arada Yalçın Küçük geliyor.
Kafasında yine kalpağı ve boynunda kırmızı atkısıyla.
O da neşeli.
“Bacaklar ne alemde, bacaklar?” diyor.

Onunla röportaj yaptığımda bir bacak geyiği olmuştu vardı.
Hala bunca yıl tutukluluktan sonra bile geyik yapabilmeleri beni hayrete düşürüyor.
Ve işte yüzündeki o sevimli gülümsemesiyle Mustafa Balbay. “Sana bir şey vereceğim” diyor, “Tamam” diyorum, ona da bir sürü insandan selamlar iletiyorum.
Dursun Çiçek, Mehmet Haberal, Doğu Perinçek, Mehmet Perinçek aklınıza kim gelirse orada…
Toplu halde.

Hepsini görebiliyorsunuz, konuşabiliyorsunuz, şaka gibi.
Tutuklular da izleyiciler de kendi bariyerlerine dayanıyorlar, bağıra çağıra konuşmaya başlıyorlar. Çünkü arada epey mesafe var, tam ortalarında da jandarma.
Salon uğultudan geçilmiyor.
Ama imkansızlık insana her şeyi yaptırıyor, dudak okumayı da öğrenmişler ya da o koca salonun bir ucundan diğer ucuna sadece bakışarak anlaşıyorlar.
Gülay Kömürcü’yü ve kocasını görüyorum, Gülay’la sohbet ediyoruz.

Tanığımız Hilmi Özkök.
Bütün sorulara tek tek cevap veriyor.
Bir ara yine gözüm Tuncay Özkan’a takılıyor, Mustafa Balbay’ın yanında, sırtı bana dönük Hilmi Özkök’ü dinliyor.
Bir ara başını döndürüp kafasını çevirdi.
Ve işte tam o anda sevdiği kadın Duygu Dikmenoğlu salondan içeri girdi.
Bu kadar olur!
Resmen sevgilisinin oraya geldiğini hissetti.
Belli ki artık bir başka boyutta ilişkileri.
Aralarında o kadar mesafe olmasına rağmen bakışları birbirine kilitlenip kalıyor.
Dikmenoğlu her duruşmada mutlaka olan bir isim.
Hiç kaçırmıyor, Tuncay Özkan’ı asla yalnız bırakmıyor.

Burada basit bir yargıla sahnesi izlemiyorsunuz.
Aile ilişkilerini görüyorsunuz.
Aşk görüyorsunuz.
Bağlılık görüyorsunuz.
Özlem görüyorsunuz.
Baba- kız arasındaki güçlü bağı görüyorsunuz.
Mesela Dursun Çiçek ve avukat kızı İrem Çiçek…
Çok özel bir ilişkileri var, hayran olmamak elde değil.
Çocukları hukukçu olmuş bir sürü insan var.
Ailelerin küçük çocukları da bu salonda büyüyor.
O gün yoktu ama bir buçuk yaşındaki çocuklar, “Babaaa” diyerek bariyerleri aşmaya çalışıyormış.
Herkesi etkileyen bir sahne olarak en çok bunu anlatıyorlar.
Tabii o bariyerleri aşabilmeleri mümkün değil.
Ama sen gel de bunu o çocuklara anlat.
Ya da duruşma kapısının önünde oyun oynuyorlarmış.

Benim tespitlerimden biri yargılananların neredeyse tamamının son derece vasıflı kişiler olduğu.
Ünvanlarının bir önemi yok, halleri, hareketleri, konuşmaları…
Hepsini toplu halde görünce gerçekten etkileniyorsun.
Bu da yargılayanlar için kolay bir durum değil.
Aslında stresli ve sinirli olmazsı gereken tutuklular.
Oysa sürekli sinirlenen, azarlayan mahkeme heyeti.
Sanıkları susturuyorlar.
“Konuşmaya devam ederseniz mikrofonunuzu kapatırız” diyorlar. Ya da 16 celselik men cezası vermekle tehdit ediyorlar.
O yüzden gidin ve bunları kendi gözlerinizle görün diyorum.

İşte acemiler için maddeler halinde Silivri duruşması

1- Yol uzun. 60 km. Kimileri için caydırıcı olabilir. Olmasın. Silivri’nin şu üç şeyi meşhur kaçırmayın: Domates, yoğurt ve cezaevi! Anladınız, duruşmayı izledikten sonra köy domateslerinizi almayı ihmal etmeyin.

2- Dünyanın hiçbir yerinde duruşma salonu, cezaevinin bu kadar dibinde olmazmış, burada öyle. Kimileri, “Çok iyi” diyor, kimileri de “Ziyaretçileri yıldırmak için böyle yaptılar, şehirden uzak yere koydular duruşma salonunu…”

3- Karşısına da üç katlı yeni bir duruşma salonu yapıyorlar. Bir buçuk ay içinde teslim edilecekmiş. Tutuklu yakınları, “Burası yetmedi, daha büyüğünü yapıyorlar. Bir kat Balyoz, bir kat Ergenekon olacakmış. Amaç aslında Cumhuriyet’i yargılamak” diyorlar.

4- Ergenekon, Ergenekon deniyor ama hala öyle bir “terör örgütü”nün varlığı kanıtlanabilmiş değil. Canla başla uğraşıyorlar, yüzlerce tanık, sanık geliyor ama ıh ıh. Sonuç çıkmıyor. Bir arpa boyu yol kat edilemiyor. Sanki sapla saman birbirine karışıyor. Bunca yıldır içeride tutulan insanların suçluluğu bile kanıtlanamıyor.

5- Neredeyse her gün duruşma var. Ve orada bambaşka bir hayat var. Dün Hilmi Özkök’ün tanıklığı vardı. Israrla aynı sorular, evire çevire defalarca soruldu. Savcının bazı sorularına Doğu Perinçek, “Bunlar yorumlu sorular” diye itiraz edince, mahkeme başkanı ona hemen oturmasını ve susmasını söyledi.

6- Oradaki herkesi ortak isteği duruşmaların naklen yayınlanması. Bütün halka açık olması. Yalan Dünya’a reytingde rakip olur diyorlar!

7- 19 iddianame birleşmiş vaziyette. Toplam 287 sanık var. Ergenekon 1, Ergenekon 2, Ergenekon 3, Andıç vesaire. Birinden sonuç alamayınca diğerine bağlamışlar. Ama sorun şu. Önce Ergenekon’un varlığını ispatlamaları lazım, bu çıkmadıkça da iş uzadıkça uzuyor, yıllar geçiyor. Bu arada Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması da var. “Ne alaka!” diyorum önce, “Balbay da orada, bombacılar da. Sinir bir durum değil mi?” “Evet” diyorlar, “Ama Ergenekon’un basın ayağının Cumhuriyet Gazetesi olduğunu iddia ettikleri için, örgütün kendi gazetesini bombalatarak, sanki bu işlerle alakaları yokmuş gibi göstermeye çalıştığını iddia ediyorlar.”

8- Bu davadaki en tuhaf şeylerden biri, örgüt iddiası var ama o örgütün başı yok! Kimileri için “ara örgüt lideri” deniyor, ne demekse! Ama “bir numara” yok! İlker Başbuğ’a ilk tutuklandığında “örgüt yönetici”si denmiş, tepki çekince ve kanıtlanamayınca o da “ara yönetici”ye düşmüş. Hala örgütün başını arıyorlar!

9- Silivri’de tanık olduğunuz bir sürü şey, bunca zamandır devam eden bu davaların ciddiyetine gölge düşüyor. Her şeye güveniniz sarsılıyor. Ve aynı anda da hiçbir şey, sizi şaşırtmaz hale geliyor.

10- Beni en çok Can Dündar’ın yazdıkları etkiledi: “Evet Ergenekon diye bir kitap yazdım. Ama benim yazdığım olaylarla, bu insanların alakası yok. Burada yargılananlar benim anlattığım kişiler değil. Bu insanlar burada olmamalıydı…”

11- Mikrofonları susturma düğmeleri heyet başkanın önünde, istediği anda istediği mikrofonu kapatabiliyor. Tek ayak üstünde cezaya bırakır gibi. Avukatlara da, “Bu soruyu sormayacaksın!” denebiliyor. Avukat ısrar ederse, onun da mikrofonu kapatılabiliyor. Ya da “Sorularını yazılı ver, biz soralım” diyorlar.

12- Duruşma salonunda herkes birbirine bir şey yazıyor. Ben önce anlamadım. “Nedir bu ya?” dedim, herkesin elinde kağıt kalem, yazıyorlar, zarflara koyup birbirine veriyorlar. Çünkü avukatlar bile arada çocuk kafeslerine benzeyen bariyerler yüzünden müvekkillerine ulaşamıyorlar. O yüzden yazılı olarak iletişim kuruluyor.

13- Beni en çok etkileyen o gizli hayat hiyerarşisi haksızlığı oldu. Hayattaki hiyerarşiye bakarsanız, o salonda yargılanan insanlar, genel kurmay başkanları, miletvekilleri, üst düzey askerler, generaller, korgeneraller, orgeneraller, dünyacı bir ünlü bir profesör, evet emekli olmuş olabilirler ama o seviyeye gelmişler, yıllarını vererek gelmişler. Kim ne dersen desin, onları yargılayanlardan, hayat hiyerarşisinden daha üstteler. Bu benim görüşüm. Ve bu gerginliği bizzat yaşadım orada, elle tutulabilecek bir gerginlik var havada.

14- Bir sürü şeyin sebebi yok. Bir mantık da yok. Mesela bir önceki celse, “vahim derecede silah bulundurmaktan” tutukluluk halinin devamını karar verilen kişi, bir sonraki davada tahliye ediliyor. Neden? Bilinmiyor. Öyle.

15- Kafasında şüphe olanların bir gün Silivri’ye gidip, sadece bir duruşma izlemeleri yeterli. Başka bir şey gerekmiyor. Bir gün bile farklı şeyler görebiliyorsunuz.

16- Ben denk gelmedim ama gizli tanıklar evlere şenlikmiş! Ekranda yüzü karartılıyor, sesi de değiştiriliyor. “Mesleğin ne?” deniyor, “Oto hırsızı” demiş bir tanesi. E tabii herkesin yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Gizli tanığa soru soruluyor, bir takım fısıldaşmalar duyuluyor. Müdahil avukatlardan biri itiraz ediyor, usulen içeride bir avukatın olması gerektiğini söylüyor. Başkan “Tamam gidip izleyin” diyor. Gizli tanığın yanındaki hakim ise, “Hayır kimse gelemez buraya, cumhuriyet savcısı bile bu tanığın kimliğini bilmiyor” diyor. Ama tanığa soru sorulduğunda o fısıldaşmalar devam ediyor. İnsanların yargının tarafsızlığı konusunda kuşkuya kapılıyor.

17- Bunu da anekdot olarak aktardılar, güldüm. Avukat, tanığını tabii ki sorularıyla sıkıştıracak. Ama bazen tanık küsüp, “Ben sizin bundan sonraki sorularınızı cevap vermeyeceğim” diyormuş. Mahkeme Başkanı da avukata kızıyormuş, “Lütfen tanıkla uğraşmayın” diye.

18- Bu da hem acıklı hem komik hikayelerden biri. Hurşit Tolon’un evinde yapılan aramada 110 cd ele geçmiş, 90 tanesi müzik, film hiçbir şey elde edilememiş. Geri teslim edilmiş. Bunlar tutanaklarda geçiyor. 110 eksi 90 kaç tane kalır? 20. Matematiksel hesap ortada, ama heyet okurken sürekli 25 diyor, cd’ler doğuruyor. İtiraz ediyorlar. İtiraz ettiler diye azar işitip oturuyorlar. Balyoz’da 1500’den fazla sahtelik ispat edilmiş, bir sürü bilir kişi raporları alınmış, Almanya’dan Amerika’dan, buna rağmen “Güvenmiyorsunuz siz de bilirkişi tayin edin” demişler ama heyet kabul etmemiş.

19- İnanıyorum ki, o salonun ortasındaki bariyerlerin içindeki tutkulular, günün birinde özgürlüklerine kavuşacaklar. Ama öyle ama böyle serbest kalacaklar. Buna hiç şüphe yok. Buna ben de yürekten inanıyorum. Ne var ki, hayatlarından çalınan senelerin hesabını kim verecek, işte o belli değil…

ERGENEKON DOSYASI : BİM Numaranızı ya da PİN Kodunuzu biliyor musunuz ??? /// CIA AJANI FETULLAH ÇILAR İŞBAŞINDA

Aydınlık yazarı Hikmet Çiçek, 30 Eylül 2009’da “Serkan Çakır” adlı kişinin ihbarı ile başlayan süreç ile ilgili önemli bir yazı kaleme aldı. Sıradan bir kişinin kullandığı bilgisayarın BİM numarasını öğrenmek istemeyeceğini belirten Çiçek, Çakır’ın ihbar mektubunda Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi Başkanlığı’ndaki tüm bilgisayarların BİM numaralarının yer aldığına dikkat çekti. Çiçek ihbarcının bu numaraları Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün İstanbul Terörle Şubesi’ne gönderdiği dosyadan öğrendiğini söyleyerek süreçteki çelişkilere dikkat çekti.

İşte Çiçek’in yazısının ilgili bölümü:

Kullandığınız bilgisayarın BİM numarasını söyler misiniz? Soruyu başka şekilde soralım. Kullandığı bilgisayarın BİM numarasını merak edip de ezberleyen bir kişi var mıdır? Akıl sağlığı yerinde bir insan bu soruları saçma bulur. Hiç kimse kullandığı cep telefonunun PİN kodunu ya da bilgisayarının BİM numarasını ezberlemeye kalkışmaz.

Fakat, 30 Eylül 2009 günü Ankara Çukurambar Postahanesinden Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e bir ihbar mektubu gönderen, şu ünlü “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı açığa çıkaran “Serkan Çakır” adlı vatandaş, pek öyle sıradan birisi değil.

Serkan Çakır, beş sayfalık ihbar mektubunda, Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi Başkanlığı Bilgi Sistemleri İşletme Şubesi’nde kullanılan tüm bilgisayarların BİM numaralarını “30709,33746, 40077, 27238, 27229 ve 16693” diye teker teker sıralıyor. Bu bilgisayarların “hard disklerinin geri getirilemeyecek şekilde” silindiğini iddia ediyor.

İhbarcı Çakır, bu numaralarla yetinmiyor. Bu kez “silinen bilgisayarların” Genelkurmay MEBS Başkanlığında kayıtlı numaralarını, 41460 ile başlayıp 24242 ile biten tam 34 numarayı (ki bazıları altı rakamlı) da sıralıyor.

Kimden öğrendi

Kendisini “kuşaklar boyu TSK’ya hizmet etmiş bir aileye sahip olmaktan onur duyan bir subay” olarak tanıtan muhbir, mektubunda Genelkurmay 2. Başkanı’ndan, Bilgi Destek Dairesinde şube müdürü olarak görev yapmış kurmay albaylara hatta hard diskleri “silen” görevlilere kadar onlarca subayın adını veriyor, herkesi suçluyor. Ölümcül derecede hasta olduğu halde tahliye edilmeyen, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ergin Saygun hakkındaki tek suçlamanın bu ihbar mektuplarına dayandığını hatırlatalım.

Serkan Çakır, ihbar mektubundaki isimleri ve bilgisayar BİM numaralarını nereden öğrendi? Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün İstanbul Terörle Şubesi’ne gönderdiği dosyadan!

Taraf gazetesinin yayınından sonra Genelkurmay Askeri Savcılığı kurum içinde yaptığı soruşturma dosyasını, talebi üzerine 21 Temmuz 2009 tarihinde Zekeriya Öz’e gönderiyor. Dosya içinde 134 evrak ve belge bulunuyor. BİM numaraları da dahil. Öz de bu dosyayı “gereğini yapmaları için” TEM’e gönderiyor. İhbar mektubu bu trafikten sonra 30 Eylül’de yazılıyor. Mektuptaki bilgiler TEM’e giden dosyadaki bilgilerle aynı!

Tabi bu arada Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın talebine rağmen ihbar mektubunun savcı Öz tarafından askeri savcılığa 4 ay gönderilmediği, bu arada Çukurambar Postahanesi’nin kamera kayıtlarının silinmiş olduğunu, bu nedenle ihbarı yapanın kimliğinin saptanamadığını belirtelim.

Son bir not

İhbarcı Serkan Çakır’ın “hard diskleri geri getirilemeyecek şekilde sildiler” diye suçladığı subaylar da, bilgisayar mühendisi Üsteğmen Erhan Sakallı önceki hafta Ergenekon davasında tanık olarak dinlendi. Genelkurmay ‘da TSKNET’e kayıtlı bilgisayarlarda hiç bir veri kaybolmaz” diyen Sakallı, şunları söyledi:

“İrticayla mücadele Eylem Planı denilen belge Genelkurmay’da yazılmış olsaydı, mutlaka ya belgenin kendisi ya da dosya ismi üzerinden 109 kayıtlarına ulaşılırdı. Askeri savcılığın ve bilirkişilerin incelemesinde hiçbir ize rastlanamadı.”

Sizce bu ihbar mektupları bu belgeler nerede imal ediliyor?

Hikmet Çiçek/Aydınlık

Odatv.com

ERGENEKON DOSYASI : İŞTE AMERİKALILAR’IN ERGENEKON POLİSLERİNE VERDİĞİ EĞİTİMİN BELGES İ /// TARİH : 2008-2009

Yarbay Mustafa Dönmez, Zir Vadisi’nde bulunan askeri mühimmatın sorumlusu olarak 2 yıldan beri tutuklu. Ergenekon üyesi olmakla suçlanıyor. Dönmez bugün savunma yapmaya başlayacak.

Aşağıda Dönmez’in yargılandığı davayla ilgili olarak sizi şok edecek 3 video bulacaksınız.

Ancak videolardan önce bugün davada savunmaya başlayacak yarbay ile ilgili önemli bilgiler verelim…

SAKINCALI PİYADE

Yarbay Mustafa Dönmez, TSK’nın içindeki “sakıncalı piyade”lerden. 68 kuşağından gelen bir babanın çocuğu olan Dönmez, 1980’de ODTÜ’de öğrenciydi. Üniversitede sol görüşe yakın olan Dönmez, bir eylemde yaralandı. Bundan sonra okulu bıraktı. Ailesinin desteği ile Kara Harp Okulu sınavlarına girdi. Sınavda 6. oldu. Harp Okulu’na girdi ve 1985 yılında mezun oldu.

Mustafa Dönmez, muharip değildi. Karargahta görev yapıyordu. Tutuklandığında “ikmal subayı” olan Dönmez, bugüne kadar milyonlarca liralık satın alma gerçekleştirdi ve bilinen usulsüzlüğü olmadı. Aziz Nesin’den Attila İlhan’a kadar pek çok isimle tanışıklığı olan Dönmez’in kendisinin de pek çok dergi de yazısı çıktı. Dönmez’in son yazısının başlığı “Mustafa Kemal ve Tam Bağımsız Türkiye”. Dönmez’in yazdığı dergi, tutuklanmasının ardından kapatıldı.

Peki Dönmez’in başına bunların gelmesini sağlayan başka bir özelliği var mı?

TSK’DAKİ CEMAATE KARŞI

Mustafa Dönmez, orduda cemaate karşı kişiliği ile biliniyor. Cemaate mensup pek çok subayı deşifre eden Dönmez, TSK içinde mevcut yapılanmanın ev toplantıları ile örgütlendiğini ortaya çıkardı. Cemaate alternatif olarak TSK’da kültür çalışmaları yapan Dönmez’in hayatı 2009 yılının Ocak ayında önce Sapanca’daki yazlık evinde, ardından da orada bulunan bir kroki aracılığıyla Zir Vadisi’nde askeri mühimmat bulunduğu iddiasıyla değişti. Dönmez bu nedenle tutuklandı.

Şimdi size Dönmez’in adının gündeme gelmesine neden olan Zir Vadisi kazılarıyla ilgili üç görüntü izletelim…

AMERİKALILAR KURS VERDİ

İlki Zir Vadisi’nde bulunan bir mühimmat ile ilgili. Bombanın adı “datasheet” okunuşu “detaşit”. Zir Vadisi’nde bulunan malzemenin içinde çıkan bu bomba türünü Türk polisi tanımaz diyebilirsiniz. Gerçekten de polisin bu bombayı aldığı eğitimle tanıması mümkün değil. Ancak aşağıda izleyeceğiniz görüntülerde bu bombayı tanıma konusunda polisin Zir Vadisi kazısından sadece 2 gün önce Amerikalı uzmanlardan eğitim aldığını bizzat polislerin ifadesi ile izleyeceksiniz.

İzlemek için LİNKİ tıklayın

LINK : http://www.odatv.com/n.php?n=video2-1402111200

İnsan sormadan edemiyor. Polis iki gün önce ABD’lilerin aldığı eğitim sayesinde tanıdığı bombayı iki gün sonraki kazıda nasıl buluyor? Bu ne tesadüf. Mustafa Dönmez de kazının olduğu gün Zir Vadisi yakınlarındaki 5 ABD’li istihbaratçının ne işi olduğunu soruyor haklı olarak?

Bu kadar değil…

YOUTUBE’A BİZDEN ÖNCE KOYMA

Aşağıda izleyeceğiniz görüntülerde ise polis, Amerikalı eğitmenlerine “Abi” diye hitap ediyor. Ve içlerinden biri cep telefonuyla mühimmatın görüntülerini çekiyor. Bir diğer polis çeken polisi uyarıyor: “Youtube’a bizden önce atmayın!” (Mühimmatlarla ilgili bir başka polis videosu haberimiz için tıklayın )

İzlemek için LİNKİ tıklayın

LİNK : http://www.odatv.com/n.php?n=video3-1402111200

Mühimmat ile ilgili olarak ilginç bir ayrıntı verelim. Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin başına gelenlerin bir benzeri Yarbay Mustafa Dönmez’in de başına geliyor. Polisin gönderdiği belgelerde Dönmez’de bulunduğu hakkında rapor verilen 472 adet merminin, gerçekte Dönmez’de bulunmadığını Emniyet mahkemeye yazdığı yazıyla kabul ediyor. Kısacası 473 mermi “sehven” Mustafa Dönmez’de bulunuyor.

MALZEME “SIFIR”

Son görüntülerimiz ise Zir Vadisi’nde bizzat kazıların yapıldığı noktadan. Kazıya tanık olan bir binbaşı ile bir başçavuşun konuşması. İkili arasında geçen konuşmadan hem bulunan malzemenin hem de kutularının “sıfır” olduğu anlaşılıyor. 7 Ocak 2009 günü yapılan konuşmada yapılan tespit, bulunan mühimmatın henüz kar görmediği hatta hiç ıslanmadığı. Sadece bir hafta önce Ankara’da okulların kar nedeniyle tatil edildiği hatırlanırsa bu biraz garip bir durum. Buradan hareketle iki asker malzemelerin “en fazla iki günlük” olduğu sonucuna varıyor. Malzemenin üzerindeki gazetelere bakıldığında ise gazetelerin de yeni olduğu görülüyor. Binbaşı kazıyı inandırıcı bulmadığını “eski kitaplar bunlar” sözleriyle gösteriyor.

İzlemek için LİNKİ tıklayın

LİNK : http://www.odatv.com/n.php?n=video-zir-vadisi-1402111200

KAZILAR NEDEN GECE YAPILIYOR

Son olarak şunu söyleyelim. CMK’nın 118. Maddesi yapılan aramalar için şu kısıtı koyuyor: “(1) Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz. (2) Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, birinci fıkra hükmü uygulanmaz. (CMK 118. Madde)” Bu kazılarda 2. Fıkraya dair hallerin olmadığı açıkça ortada olmasına rağmen, polis bu aramaların tamamını gece yapmayı tercih ediyor. Aramaların gündüz gözüyle yapılmasını nedense uygun bulmuyor.

Bugün savunmasını yapmaya başlayacak “sakıncalı piyade” Mustafa Dönmez, ne zaman ağzını açsa kendisine bir “polis komplosu” yapıldığını anlatıyor, TSK ve emniyette cemaat örgütlenmesine vurgu yapıyor.

Görüntülere bakınca Mustafa Dönmez’e “haksızsın” demek mümkün mü?

Barış Terkoğlu

Odatv.com