Etiket arşivi: ERMENİ SORUNU DOSYASI

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Soykırım ve Terör Uzmanı Sefa M. Yürük el ile Söyleşi /// Türkiye’ye Karşı “Ulus Devlet Soykırım ı” Harekâtı

“Eğer o “tehcir” olmasaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti, ya da Anadolu’da Türkler gibi bir oluşum olmayabilirdi.”

“Diğer taraftan önümüzdeki dönemlerde Türk Devleti’ne karşı da “ulus devlet soykırımı” denilen (ben burada yeni bir kavram kullanıyorum) bir hareket başlatılabilir, ki sadece bu Irak’da yapıldı.”

“Örneğin Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani güçlerinin Amerika, İsrail ve İngiltere destekli Türkmen Soykırımı var burada ve bu bölgede etnik temizlik yapılıyor.”

“BOP, 21 tane devlet diyor ve ben size söyleyeyim; BOP’tan 35 tane, 40 tane devlet çıkartırlar!”

***

M. Aşkar: Sefa Bey sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Sefa Yürükel: Ben Sefa Yürükel, 1960 Mersin doğumluyum. Norveç’te oturuyorum. Danimarka’da üniversitenin sosyal antropoloji bölümünden mezun oldum. Şu anda terörizm ve soykırım üzerine araştırmalar yapıyorum ve bu araştırmalarımı kitaplaştırarak topluma sunmaya çalışıyorum.

M. Aşkar: Sefa Bey, siz hem Türkiye’de ve hem de Almanya’da bahsettiğiniz konular üzerine konferanslar veriyorsunuz. Peki buradaki gaye nedir? Toplumu bilgilendirmek mi, yoksa bu konuda bir boşluk mu yakaladınız, sizi bu noktaya getiren sebep nedir?

Sefa Yürükel: Burası çok önemli, bir kere tarihin bizler tarafından tekrar elenip toplumumuzun anlayabileceği şekilde sunulması ve o bilginin kullanılabilmesi gerekir. O bakımdan araştırmayı yaparken, insanlarımızın bildikleri ve bilmediklerini harmanlamak; bu Batı’nın soykırımı ile ilgili olabilir, terörizmle veya herhangi bir etnik veya dinî konularla ilgili olabilir, bu konularda yeni bilgileri de elde ederek, toplumun hizmetine sunmak ve toplumu harekete geçirici bilgileri verebilmektir.

M. Aşkar: Burada ve Türkiye’de seri konferanslar veriyor, değişik kesimden insanlarla görüşüyorsunuz. İntibalarınız nelerdir? Vatanadaş sizi nasıl karşılıyor, anlayabiliyor mu veya sizin anlattığınız konulara bilgisizlikten kaynaklanan özel bir ilgi-alaka mı var, sizi dinleyenlere karşı o anda ne hissediyorsunuz?

Sefa Yürükel: Bir kere insanlar beklenenilenden daha değişik, alışılmışın dışında bir konferans olduğunun hemen farkına varıyorlar. Şundan dolayı, insanlarımız Batı hakkında yeni bilgiler ediniyor.

M. Aşkar: Tepki nasıl?

Sefa Yürükel: Tepki çok iyi, çok olumlu… Birincisi, insanlar bu konulardaki bilgisizliklerinden dolayı adeta kendilerine de kızıyorlar. İkincisi, yeni bilgiler edindikleri için teşekkür ediyorlar. Üçüncüsü, bilginin nasıl kullanılacağı da orda anlatılıyor. Dördüncüsü, bu bilgiyi hem anavatanımız hem de yurtdışındaki insanlarımızın birlikteliği açısından ve bu bilgileri dışarıdan gelen iddialar, suçlamalara karşı savunma açısından çok faydalı buluyorlar. Bu konferanslarda şunu hissettim; benim üçbuçuk saat boyunca süren konuşmalarımda kimse dışarıya çıkmıyor ve herkes hareretle dinliyor.

M. Aşkar. Afedersiniz, konferansların ağırlık noktası nedir, terörizm mi, soykırım mı?

Sefa Yürükel: Ağırlık noktası şu; ben soykırımı dünyadaki soykırımlar olarak, bunları kimlerin yaptıkları konusunu da ele alıyorum. Ermeni soykırım iddiası ise bunun küçük bir parçasıdır. Ermeni iddialarına karşı benim şu tür tezlerim var: Bunun bir kere doğru bilgilere dayanmadığı, tam tersine sahte bilgilere dayandığını ve bizim haklı olduğumuzu belgelere dayanarak açıklıyorum. Buna sahip çıkılması gerektiğinin altını çiziyorum. Sebebi ise bizim varlık nedenlerimizle ilgili… Eğer o “tehcir” olmasaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti, ya da Anadolu’da Türkler gibi bir oluşum olmayabilirdi. Bunu, resmî görüşler de teyid ediyor.

M. Aşkar: Bizim millet olarak bir sıkıntımız var: Duygularımızı kabartan hadiseler olduğunda hissî, hamasî bir tepki gösteriyoruz ama siz de tesbit etmişsinizdir, bunun genelde arka planını bilmiyoruz. Milletimiz bunun tarihçesini, ilmî dayanak noktalarını bilmiyor. Bir de Avrupa’da yaşayan insanlarımızın başka bir sıkıntısı var: Bize yapılan suçlamlarda; siz soykırımı yaptınız, hele Almanlar; bakın biz Yahudi Soykırmı’nı kabul ettik, siz de bunu kabul edin, diye dayatıyorlar. Hatta Almanya’da bazı Türk kökenli milletvekilleri, Türkiye “Ermeni Soykırmı”nı kabul etsin, türünden beyanatlar veriyorlar. Bunlara karşı Avrupa Türkleri bir tepki gösteriyor ama arkası gelmiyor. Onun için sizin burada vereceğiniz konferanslar aynı zamanda bir millî davaya hizmet edeceği kanaatindeyim.

Sefa Yürükel: Bence de öyle, şimdi bilginin verilmesi ve kullanılması sürecinde o bilgiyi kullanacak olan, orada dinleyici durumundaki insanlarımız olacaktır. Onlar bu verilen bilgileri kullanırlarsa kendileri de rahatlayacaktır. Savunmadan çok, bilgi taaruzuna geçecekler, en azından neyi savunduklarını bilecekler.

M. Aşkar: Bir de şu var; bizim insanımızın genel olarak bilmediği konulara temas ettiniz, o dikkatimi çekti. Avrupa’daki soykırımını da anlatıyorsunuz. Burada Avrupalı ülkeler olduğu kadar A.B.D’nin de yaptığı soykırımlar var. Bunlar bizim tarafımızdan fazla bilinmemektedir. Batı bize, yapmadığımız halde, siz şunu-bunu yaptınız derken, biz onlara kendilerinin hangi soykırımları yaptıklarını söyleyemiyoruz çünkü bilmiyoruz. O açıdan sizin bu sahalara da girmeniz dinleyici açısından faydalı olacaktır.

Sefa Yürükel: Bu konularla ilgili Amerikalıların Kızılderilileri yok etmesi, Afrikalı 25 ilâ 200 milyon insanın göç ettirilmesi, tehcir ettirilmesi, buna “soykırımcı tehcir” deniyor. Almanların bilindiği gibi ilkönce Yahudileri değil, Çingeneleri kamplara doldurduğunu, onlar üzerinde kobaylık deneyler yapıldığını, Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını, Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türklere yaptıklarını, Kıbrıs’da Rumların bize Batı destekli olatak yaptıklarını anlatıyorum. İspanya’da Endülüslere yapılanları… Diğer taraftan önümüzdeki dönemlerde Türk Devleti’ne karşı da “ulus devlet soykırımı”denilen (ben burada yeni bir kavram kullanıyorum) bir hareket başlatılabilir, ki sadece bu Irak’da yapıldı. Irak milleti diye bir millet koymadılar. Somali’de de aynısını yaptılar. Bu yeni bir soykırım metodudur. Soykırımları ondörte ayırıyorum ve soykırımları, sadece bir insanın bir insanı öldürmesi değil, bunu geniş bir perspektifte örnekleriyle, aynı zamanda teorik yapısıyla, milletin analayabileceği ve kullanabileceği bir biçimde anlatıyorum.

M. Aşkar: Siz bunu anlatırken hemen aklıma aktüel meseleler geliyor. Şimdi Irak’ta biliyorsunuz mevcut bir durum var; Kuzey Irak meselesi… Yani Kürt unsurların Türkiye ile ilgil meseleleri… Bunlara temas ediyor musunuz?

Sefa Yürükel: Tabii… Örneğin Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani güçlerinin Amerika, İsrail ve İngiltere destekli Türkmen Soykırımı var burada ve bu bölgede etnik temizlik yapılıyor. Ta baştan beri, birinci günden itibaren tapu daireleri işgal edilmiş, yok edilmiştir. Bu tür etnik temizliğin uluslararası terminolojide de yeri vardır. Önemli bir şeydir bu, insanı öldürmek mecburiyetinde değilsiniz. Adamı Arap yapıyorsunuz veya Kürt yapıyorsunuz. Bunlar planlı bir şekilde süper güçlerin kontrolünde yapılmaktadır. Bu, Türk Devleti’ne, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne karşı birşeydir. Bugün PKK bu topraklardan herekete geçirilmektedir. Amerika ve diğerlerinin kontrol ettiği topraklar.. Bunlar tesadüf değildir!

M. Aşkar: Sefa Bey, doğulu olmam hasebiyle o bölgeyi bilen bir insanım. Yıllardan beri tesbit ettiğim birşey var: Mesela Iğdır bir taraftan Nahçıvan, Ermenistan’la bir tarafandan İran’la sınırı olan bir ilimiz. Yani üç ayrı dveletle sınırı olan bir serhat şehrimiz. Orada sınır ticareti olduğu taktirde bunun müsbet yansıması ta Erzurum’a kadar uzayabilir. Burada da Belçika ve Hollanda’yla sınırı olan Aachen’da oturuyorum. Avrupa’daki sınır şehirleri, sınır ticaretinden çok büyük çapta fayadalanırlar. Zaten bildiğiniz gibi AB ülkeleri arasında sınır denilen birşey de kalmadı. Şimdi, bu şehirlerin kendi aralarında yaptıkları sınır ticaretinin değil yarısı, dörtte birini biz komşu ülkelerin sınır şehirleriyle yapabilmiş olsaydık, sınır şehirlerimizle birlikte ülkemizin durumu şimdikinden çok daha iyi seviyelerde olurdu. Yıllardan beri İran-Türkiye, Fars-Türk çekişmesi gibi suni birtakım şeyler meydana getiriliyor. Uluslararası hadiseleri takip ediyorsunuz, bunlarla ilgili neler söylersiniz?

Sefa Yürükel: Ben şunu diyorum: Bugün İran’la Türkiye ve Suriye aynı kaderi paylaşmaktadırlar. “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” tipindeki projeler, esas olarak bölge ülkelerini parçalamak ve birbirine düşman etmekle ilgil projelerdir. Fakat şöyle bir durum var: Biz tarihimizden de biliyoruz ki, biz birbirimizden çok farklı halklar, milletler değiliz. Biz, ortak bir tarihi, kültürü ve coğrafyası olan milletleriz. Tarihde çok iyi ilişkileri olan milletler olarak birbirimizle anlaşmamız kolay olur. Eğer kendi kafamızla hareket edersek kolay anlaşırız. Başkalarının projelerinin içinde figüran olursak birbirimize karşı silah çekmek, öldürmek, ekonomisini baltalamak zorunda kalırız. O bakımdan, bölgenin insanları ve gerçekleriyle hareket etmek, dediğiniz gibi bizi hem ticari hem kültürel olarak zenginleştirecektir, hem de bölge karşılıklı kalkınacaktır. Türkler neden Farsça öğrenmek istemesin, neden Arapça öğrenmek istemesin? Şimdi burda bir tuhaflık var değil mi? İllâ İngilizce öğreneceğiz diyoruz. Yanlış şeyler bunlar! İngilizce öğren, Çince, Hintçe de öğren kardeşim.. Sadece İngilizce öğrenmek; ufku fakirleştirmektir ve oradaki halkların lehine değildir.

M. Aşkar: “Büyük Ortadoğu Projesi”ni iyi okuyanlardan birsinin tesbiti şöyleydi: Bundan sonra bu bölgedeki Amerikan askerleri geri plana çekilecek ve müslümanı müslümana kırdıracak. Zaten son gelişmeler de bunu doğrulamaktadır. Nitekim Irak’da Sunni-Şii çatışmasının alevlendiğini görüyoruz.

Sefa Yürükel: Görüyorsunuz ki din faktörü birleştiremiyor. Mezhepler de birleştiremiyor. Eğer iyi prespektifiniz, stratejiniz, kendi politikanız yoksa, elin adamı da Atlantik ötesinden gelip seni, hatta şiiyi şiiye kırdırabiliyor. Şu anda Sadr ile Sistani’nin adamları çarpışıyor. Burda şunu görebiliyoruz: Eğer berrak ufkumuz yoksa, başkalarının tarihinin figüranı olmaya mahkûmuz biz ve bu mahkûmûyeti kırmak zorundayız. BOP, 21 tane devlet diyor ve ben size söyleyeyim; BOP’tan 35 tane, 40 tane devlet çıkartırlar! Avrupalılar, Afrika’da misyonerlik yaptıkları zaman Afrika bir kıtaydı ama 600 tane hıristiyan tarikatına böldüler. Hepsi hıristiyan gibi gözükür ama 600 tanedir. Şimdi buraya baktığımız zaman, “böl, yönet!” taktiğini orda işletmişlerdir. Bu taktiği bugün Büyük İslâm Coğrafyası’nda uygulamaktadırlar. O bakımdan İran, Türkiye gibi ülkelerin milletleri ortak kadere sahiptirler ve bunlara karşı tehdit aynı yerden gelmektedir. İran’ı da aynı şekilde parçalamak istiyorlar. Ama Türkiye son bir haftadır İran’la beraber, Suriye’yle beraber ortaklaşa operasyonlar yapıyor. Bu olumlu bir gelişmedir. BOP da kukla bir Kürdistan kurdurmaya çalışıyor. Kürtleri de bu şekilde bırakmayacaklar, onları da 50 parçaya bölerler orda. Kürtler sanmasın ki kendilerine orda bir devlet kurduracaklar… Hatta emperyalistler bunu hiçbir yerde yapmamıştır. Afrika’da da, Latin Amerika’da da…

M.Aşkar: Peki son olarak konuların içinden gelen, bu sahada uzman bir insansınız, o coğrafyanın insanına, kendi milletimize mesajınız ne olabilir?

Sefa Yürükel: Mesajım şu: Bir kere bilgiye dayanan bir hareketlilik gerekiyor. İkincisi; hamasî, romantik ve dinî milliyetçilikten vazgeçmeleri gerekiyor. Bu bölünmeğe yol açar. Araştırmaya ve bilginin kullanılmasına önem verilmelidir. Bu konularda araştırmalar yapan, bilgiyi üretmeğe ve sunmaya çalışan derneklere, kurumlara ve kişilere destek olunması gerekir çünkü onlar olmazsa güvenlik çemberi yok demektir. Yani insanın hem bilgi güvenlik çemberi, hem de yaşantıdaki sosyal güvenlik çemberi kırılıyor. O zaman boşlukta kalacaktır insanlar. İnsanımız kendi meselesine sahip çıkmalıdır. Kendi meselesine sahip çıkmayanlar da yok olmaya mahkûmdur.

M. Aşkar: Sefa Bey teşekkür ederim.

Reklamlar

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// ÖZCAN PEHLİVANOĞLU : BİR ERMENİNİN AĞZ INDAN GERÇEKLER !

Günümüzde Türk Milletinin ve Türkiye’nin en büyük sorunu, pkk terörü ve arkasındaki güçlerin saldırılarıdır.

Ancak bu sorunun tarihsel bir geçmişi ve değişik olaylarla bağlantıları vardır. Yani pkk terörü, 1970’li yılların sonunda başlamamıştır.

Kabul etmeliyiz ve herkes kabul etmelidir ki; elimizde kalan Anadolu ve Trakya toprakları Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kurulması ile millileştirilmiştir. Ve bu millileşme süreci inanılmaz acılarla doludur. Bu dönem öncesinde Osmanlı Türk İmparotorluğu kendi vatandaşları tarafından adeta sırtından hançerlenmiştir. Genç Cumhuriyetin yöneticileri bu sebeple bizim rahatımız için adeta yoğurdu üfleyerek yemişlerdir.

Bu millileştirme nedeni ile biz Türklerin elinde kalan son toprak olan Türkiye’den, kendini Türk olarak görmeyen bir çok insan yani Rum ve Ermeniler başta olmak üzere bir çok etnik kökene mensup kişi, aile, aşiret bu toprakları terk etmiş ve kendileri için daha iyi bir yaşam alanı olarak gördükleri ülkelere göç etmişlerdir. Yani milli ve üniter bir devlet yapısına sahip olan Türkiye’de yaşamak istememişlerdir.

Keza yine Türk olan veya kendini Türk olarak gören bir çok kişide yaşadıkları topraklardan ayrılarak Türkiye’ye yerleşmiştir ve halende bu göç süreci devam etmektedir..

Buna karşılık hem Türkiye topraklarında yaşayan Ermeni, Rumlar ve diğer etnik unsurlar hem de artık Türkiye toprağı olmayan yerlerde yaşayan Türklerin bazıları, yaşadıkları yerleri terk etmediler. Terk etmediler ama toplumsal baskıdan kurtulmak ve geçimlerini kolaylıkla sağlamak için dillerini, dinlerini ve etnik mensubiyetlerini gizleyerek bulundukları toplum içinde yaşamayı tercih ettiler. Bugün milyonlarca Türk; Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Mısır, Cezayir, Sudan, Fas, Tunus, Yunanistan, Bulgaristan, Girit, Makedonya, Kosova, Romanya, Sırbistan, Hırvatistan, aradağ gibi ülkelerde asimile oldu…

Türkiye veya yukarıda saydığımız ülkelerde etnik topluluklar karşılıklı olarak yaşadıkları toplum içinde ya eriyip gitti yada içten içe inançlarını ve etnik mensubiyetini korudu.

Biz bunların Ermenilerle olan bir kısmına “Kripto Ermeniler” dedik. Yani Müslümanlaşmış yada Müslümanlaştırılmış Ermeniler!

Ve bu ülkede ne zaman bir terör olayı olsa kabahati Ermenilerde veya “Kripto Ermeniler”de aradık. Haksızmıydık? Türkiye’de Türklük aleyhine ne kadar olay varsa bu olayların içinde onların olduğunu düşündük.

Marksist hareketler ve bu ideolojiye bağlı Dhkp-c, Tikko, Tkpmlb ve diğer Marksist-Leninist silahlı terör örgütleri, Asala ve nihayetinde de Pkk içinde hep bu Ermeni damarı yokmuydu?

Hep söylüyoruz, Kürt’ün Alevisi olmaz diye. Kürt ya Sünni yada Şafi’dir diye biliyoruz. “Ben Alevi Kürt’üm” diyen insan ya Kürtleşmiş Alevi Türkmen yada kendini Alevi-Kürt kimliği altında gizlemeye çalışan Ermeni’dir dedik durduk. Sünni Türk kisvesine sahip Ermenilerde vardı. Sakal, namaz, Hac gibi farizalarıda eksiksiz yerine getiriyorlardı. Hatta içlerinde imam ve müezzinler bulunuyordu. Tabii bunları biz söyleyince hep itirazlarla karşılaştık! Irkçı ve faşist olduk…

Türkiye’nin milli ve üniter bir devlet yapısına sahip olmasına, Ermenilerin tarihte yaşananlar nedeni ile bir itirazı ve karşı mücadelesi olabilir. Tarihten gelen husumet nesilden nesile taşınabilir. Bunları anlayışla karşılıyorum.

İtirazım, hem düşmanlık yapılarak hem de Türk Milletinden ve İslam ümmmetinden gözükülerek Türk Milleti ile alay edilmesinedir.

Herkes elinden silahı bırakarak, düşüncesini ortaya koyabilir ve bu düşünce çerçevesinde mücadelesini verebilir. Ama içinde yaşadığı toplumda, kendini bilerek veya bilmeyerek(!) gizleyip, o topluma ihanet edemez.

Bu gün Pkk’nın arkasında, yanında, önünde işte kendini bu şekilde gizleyen veya gizlemeyen Ermeniler vardır. Bunlar bölücülük yolunda daha düne kadar 1915’te yaşananlardan dolayı sorumlu gördükleri Kürtlerin bir kısmını “Halkların Kardeşliği” projesi ile Türkiye’ye karşı mücadeleye ikna etmişlerdir. Ancak ne olursa olsun bunların destekçiside yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yine ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleridir.

Bana göre ülkemizde çok ciddi sayıda “Kripto Ermeni” vardır. Türkiye Cumhuriyeti devletide bunların kimler olduğunu bilmektedir. İçlerinde bakan, milletvekili, bürokrat, ilahiyatçı, iş adamı, öğretmen, doktor, mühendis gibi toplumda yer edinmiş bir çok şahsiyet vardır. Olabilirde, dediğim gibi hiç bir itirazım yok. Ancak bunların kimliklerini açık etmeleri gerekir diye düşünüyorum. Hiç olmazsam altımı kimin oyduğunu bilmenin, kendini milli ve üniter devlet yapısına bağlı ve Türk Milletinden olarak gören biri olarak, hakkım olduğunu zannediyorum.

Onun için; Pkk terörüne, onun siyasallaşmasına, medyadan bu kadar destek bulmasına, akademik hayatın bölücülere olan muhabbetine, bürokrasinin cilvelerine, bölücüler dışında kalan milliyetsiz sağ ve sol siyaset içindeki bölücü yandaşlığına bunları bilmeden yorum yapmak doğru değildir diye düşünüyorum!

Bana bunları yazma cesareti veren Vercihan Ziflioğlu adlı Ermeni vatandaşımızın “Araftaki Ermenilerin Hikayesi” adlı kitabı… Kendisini bu çalışmadan dolayı kutluyorum. Bizim bazı gerçekler üzerine yeniden düşünmemize vesile oldu.

İsteğimiz çok şey değil; herkes kendi olsun yeter!

Özcan PEHLİVANOĞLU

ozcanpehlivanoglu

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

BİR ERMENİNİN AĞZINDAN GERÇEKLER !.docx

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Ermeni Soykırımı bir Yalandır. Tehcir uygulamalarındaki gerçek ise şöyledir

TARIHI GERCEKLERLE ILGISI YOK FOTO INTERAJANS

Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB) Başkanı Mustafa Ayrancı, 1915 olaylarıyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, “Yüz binlerce masum insan barbarca öldürüldü” iddiasında bulunarak, “Ermenilerin geride bıraktıkları mal varlıkları yağmalandı. Bu olay, kelimenin tam anlamıyla bir etnik temizlik hareketiydi” ifadesini kullanmasına tepki gösteren Lahey Türklere Soykırımları Araştırmaları Vakfı Başkanı Sefa Yürükel, “Tarihi gerçeklerle ilgisi yok” değerlendirmesinde bulundu.

Yürükel, yaptığı yazılı açıklamanın bir bölümünde şunları kaydetti: “Ayrancı, tehciri (zorunlu geçici yer değiştirme) olarak ele almayıp, bir daha dönmeme olayı olarak ele almış, etnik-temizlik kavramı vurgusu yapmıştır. Ayrancı, bu konuda da bilimsel veriden uzaktır. Verdiği örnek yanlış ve hukuksuzdur. Osmanlı iki defa geri dönüş kanunu çıkartmıştır. Bundan da birçok Ermeni yararlanmıştır. Etnik-Temizlik ya da soykırım yapılmak istenseydi, asla, taşınmaz mallar ve eşyalar bir bir not edilmez ve ayrıca geri dönüldüğünde de sahiplerine geri verilmezdi. Tanınan geri dönüş süresi mahallinde, tehcirden önceki yaşam yerlerine geri dönenler, bu mallarına tekrar sahip olmuşlardır. Bu konuda da Ayrancı gerçeklerden uzaktır ve açıklaması, hakaret ve iftira boyutundadır ve Türk milletine ve onun mensuplarına karşı hukuki suç işlemektedir… Ama artık meydan boş değildir. Bunu kendisi ve onun gibi düşünenlerin bilmesi gerekmektedir.”

Lahey Türklere Soykırımları Araştırmaları Vakfı Başkanı Sefa Yürükel, yaptığı yazılı açıklamada görüşlerini şöyle dile getirdi: “Tehcir uygulamalarındaki gerçek ise şöyledir: Burada, Ayrancı’nın dediğinin aksine barbarlıktan uzak bir durum söz konusudur. Tehcirin nasıl uygulandığı ve uygulanacağı aşağıdaki belgede çok iyi açıklanmaktadır.

27 Mayıs 1915 de yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, İçişleri Bakanlığı’nın 270 sayılı tezkeresinde de yer aldığı gibi, tehcir uygulamalarında, kamu görevlileri tarafından mecburen göz önünde bulundurulacak olması gereken hususlar için şu kararlar alınmıştır: “ Bu sebeple mezkur tezkerede açıklandığı gibi, isimleri zikredilen köylerde ve kasabalarda yaşayan Ermenilerden nakli gerekenlerin tespit edilen iskan mahallerine refah içinde ve zarar görmeden ulaştırılmaları ve yerleştirilecekleri yerlerde istirahatlarının temin edilmesi gerekmektedir. Ayrıca can ve mallarının korunması suretiyle yerleşim mahallerine ulaştıklarında tespit edilen yerlere iskan edilinceye kadar muhacirlere ait ödenekten iaşeleri; geçmişteki mali ve ekonomik durumlarına göre mal ve arazi tahsisi; içlerinden muhtaç olanlara hükümet tarafından mesken inşası, çiftçi ve sanat erbabına tohumluk, alet ve edevat tevzii; terk ettikleri yerde kalan malları ve eşyalarının veya kıymetlerinin kendilerine uygun bir şekilde iadesi; (…) zeytinlik dutluk, bağ ve portakallıklar ile dükkan, han, fabrika ve depo gibi akarların açık artırma ile satılarak veya kiraya verilerek elde edilecek meblağların kendilerine verilmek üzere sahiplerli namına emaneten mal sandıklarına konulması; zikredilen işlemlerin yerine getirilmesi için gerekecek masrafların Muhacirler Fonu’ndan ödenmesi konusunda zikredilen Bakanlık tarafından düzenlenen Talimatın tam olarak uygulanması gerekmektedir. Böylece terk edilen malların korunması, idaresi, iskan işlemlerinin yürütülmesi, tanzimi ve teftişi ve bu konuda talimat hükümlerinin ve Bakanlık kararlarının esas alınması, tali komisyonlar kurularak maaşlı memur istihdamı; bunların doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olmaları ve bir reis ile İçişleri ve Maliye Bakanlığından birer memur olmak üzere iki azadan meydana gelecek komisyonların valilerin nezareti altında Talimatın hükümlerini icra eylemeleri tensip edilmiştir. (Meclis-i Vükela Müzakeratina Mahsus Zabıtname Hülasa-i meali, Başbakanlık Arşivi, İstanbul, Meclis-i Vükela Mazbataları, Cilt 198, karar No. 1331/163”

Ayrancı’nın, hukuki olarak, etnik-temizliğin 1948 sözleşmesinde yeri olmadığını da bilmediğinin burada altını çizersek, bu açıklama, her anlamda konu hakkında hukuki kavrayıştan ve bilimsel veriden yoksundur. Etnik- temizlik kavramı 2000’li yıllardan önce BM ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin gündeminde ve tarifinde yoktur. 2000’lerden önce bu kavramı doğru dürüst uluslararası ceza anlamında kimse vurgulamıyordu. Bu kavram hala uluslararası ceza yasaları açısından da tartışmalıdır.

24 Nisan tutuklamalarına giden yol ve nedenleri

24 Nisan’da Ermeni terör örgütleri, Taşnak, Hıncak ve Ramgavar’ın lider kadrosundan 235 kişi tutuklanmıştır. Tutuklamaların sebebi ise kısaca şudur: Ermenilerin, 1895 de Babı-Ali Yürüyüşü,1896 da Osmanlı Bankası baskını, 1905 yılında II. Abdülhamit Han’a bombalı suikast girişimi, 1914 den itibaren; Zeytün, Bitlis, Muş, Erzurum, Kayseri, Maraş ve Sivas’ta ayaklanıp silahlı çatışmalar çıkarmalarıyla birlikte, 11 Nisan 1915’de başlattıkları Van isyanını ve burada geçici bir hükümet kurulması, şehirde tahliye edilemeyen Türkleri ve Kürtleri soykırıma tabi tutmaları ve kendinden olmayan Ermenileri de katletmeleriyle birlikte, Ruslara şehri teslim etmeleridir. Van isyanı ve Taşnaklar’ın Rus ordularının öncüleri olarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaptıkları Müslüman soykırımı, 24 Nisan’daki tutuklamaların ve ilerde de tehcirin ana nedenini oluşturmuştur. Nüfuslarının tüm nüfusun ancak yüzde 15’ini bile oluşturmadıkları bu yerlerde isyancı Ermeniler devlet kurmak istediklerinde, kimleri etnik-temizlik ve soykırıma tabi tuttukları açıktır. Bunlar Müslüman ahalidir. Bu isyancı Ermeniler tarafından yapılan soykırımda yarım milyon Müslümanın soykırıma uğratıldığı belgelerle de mevcuttur.

Bu konuda düşmanla işbirlikleri o kadar belliydi ki, müttefiklerini bile ayan beyan seçmişlerdi. Ermeniler Çarlık Rusyası’nı hami olarak görüyorlardı. Ayaklanma ve Osmanlı toprakları içersinde büyük Ermenistan vaatlerine inanan her kesimden isyancı olduğu gibi din adamları da bu ayaklanmalarda öncü rolü üstlenmişlerdir. Bunlardan Ecmiyazın Katolikos’u Tiflis’te Çar’la görüşmesinde muhatabına, ‘Anadolu’daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan’ın Rusya’nın himayesinde olabileceğini’ bildirmiştir. (Tchalkouchian, Le Livre Rouge, Paris, 1919, s.12)

Birinci Dünya savaşının cephelerde sürdüğü zamanı kollayan Ermeni Taşnak hareketi, Ermeni tarihçi Louise Nalbandian şu şekilde yazmıştır: ‘Ermeni Komiteleri için ivedi hedeflerini gerçekleştirecek top yekûn ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlıların savaş halinde olduğu zamandı.’ Bu durumun Ermenilerin Osmanlının savaş sırasında değişik cephelerde yıpranmasını belirleyen stratejik hesaplamalar yaptıklarını göstermektedir…(Louise Nalbandian, Armenian Revolutionary Movement, University of California Press, 1963, s.111)

Sovyet Ermenistan’ının devlet adamlarından ve teorisyenlerinden Karınyan, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından gelen Rus ordularının başarılarının, özellikle de Van ve Erzurum’un zapt edilmesinin Taşnakların ‘Gönüllülerin’ sınır tanımadıklarını şu şekilde anlatır: ‘Şimdi gizli emellerini açıktan göstermeye başlamışlardı, Türkiye Ermenistanı’nda yaşayan Hıristiyan olmayan bütün gruplara karşı nefretlerini artık gizlemiyorlardı. Rus ordularının zaferleriyle coşan ‘gönüllüler’, şimdi işgal edilmiş bölgelerde bütün gücünü etkisini artırmaya ayırıyordu. Bunu başarabilmek için de Ermeni olmayan nüfusun fiziksel olarak yok edilmesi metoduna başvuruyordu.’ (A. Karınyan, A. Karınyan, Bolşevik Zakavkazya, No.9-10, 1928, s.65.)

Sovyet dönemi Ermeni tarihçilerinden Lalayan ise konu üzerinde şu şekilde durmaktadır: ‘Taşnaksutyun, görüşmelerin ardından doğrudan satılmış basının aracılığıyla gönüllü hareketi lehine geniş bir kampanya başlattı ve ‘Milli Büro’nun yardımıyla gönüllü birliklerin doğrudan örgütlenmesine girişti. Bu noktada dikkat çekmek gerekirki, o dönemdeki görüşmelerde Ermeni birliklerinin 1600 kişiden oluşacağı belirlenmişti. Ancak Milli Büro, Türkiye’nin Doğu vilayetlerinin çabucak ele geçirilmesi için birlikleri 10 bin kişiden oluşturdu. Kendi humbapetalarını toplayarak hiç acımaksızın Türk nüfusu yok etmekle görevlendirerek birlikleri onların komutası altına verdi’ diyerek şöyle devam etmektedir: ‘1. ‘Gönüllü’ hareketi, kana susamış humbapetaların (Andranık Paşa, Amazayep ve diğerleri) komutasındaki Taşnak birliklerinin Türk kadınlarını, çocuklarını, yaşlılarını ve hastalarını ortadan kaldırmak işinde azami ‘cesareti’ göstermelerini ifade etmektedir. Taşnak birlikleri tarafından işgal edilen Türk köyleri, orada yaşayan insanlardan ‘kurtarılmış’ ve tanınmaz hale getirilmiş kurbanlarla dolu bir harabeye çevrilmiştir. (…) Görüldüğü gibi Taşnak gönüllü hareketinin sonuçlarından biri ön binlerce Türk emekçisinin imha edilmesidir.’ (A. Lalayan, “Kontrrevolyutsionniy ‘Dasnaktsutyun’ İ Imperialışticeskaya Voyna 1914-1918 s.86 .)

Burada görülüyor ki, Çarlık Rusyası ve Ermeni Taşnak ve türevi örgütler tarafından planlı, hedefe yönelik olarak Osmanlı Türkiyesi’nde bir Soykırım planlanmıştır.

Bunun için sayısız belgeyi hem Osmanlı, hem de Rus arşivlerinden bulmak mümkündür. Rus arşivlerinde yer alan bir belgeye göre, Taşnak Ermeni Milli Bürosu’nun 1. Dünya harbinin başında, Rus Çarı II. Nikolay’a gönderdiği bir yazıda şöyle denilmektedir: ‘Şanlı Rus orduları, kendi hükümdarlık toprakları boyunca karlı Ermenistan tepelerinde ve engin Eleşkirt vadisinde, Almanya’ya ihtiyaç duyarak kudretli Rusya’ya el kaldırma cüretini gösteren Türkiye’ye karşı savaşırken, Ermeniler, atalarının öğütlerini dinleyerek (…), hayatlarını ve varlıklarını Yüce Rusya’nın ve onun tahtının şanı için feda etmek üzere ayağa kalkmışlardır. Türkiye’yle savaş müjdesi, bütün Ermeni halkını coşkulandırmaktadır. Bütün ülkelerden Ermeniler, şanlı Rus ordularında yer almak ve Rus silahının başarısına kanıyla hizmet etmek için can atmaktadır. Düşmana karşı zafer kazanmak için Yüce Tanrıya dua ediyoruz. Yeni şanlı Rus silahı olmak ve Rusya’nın Doğu’daki tarihsel görevini yerine getirmek vatan borcumuz olmaktadır. Kalbimiz bu istekle yanmaktadır. Rus bayrağı, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında özgürce dalgalanacaktır. Sizin iradeniz, ekselansları, Türkiye boyunduruğu altındaki halklara özgürlük verecektir’ (Msak, No.271, 1914’ & Marents, “Litso Armyanskogo Smenohovstva”, Bolşevik Zakavkazya, No.3-4, 1928, s.89.)

Rus Orduları içindeki Ermeni kuvvetler o kadar vahşice ve insanlık dışı, soykırım hareketlerinde bulunmuşlardı ki, Rus subaylar bu vahşeti hatıralarında da çok iyi anlatmaktadırlar. (bkz.Journal de Guerre du Deuxiéme Régimentd’Artillerie de Forteresse Russe d’Erzeroum, 1919.)

Aynı vahşet durumunu, Amerika’da yayın yapan Ermeni gazetesi olan Göçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında Van’ın ele geçirilmesine ilişkin haberinde ‘Van’da yalnızca 1500 Türk’ün sağ kaldığını’ övünerek bildirmiştir. Aynı durum, Müslüman soykırımı bazında, Ermeni Taşnak terör örgütü ve türevlerinin saldırdığı diğer bölgelerde aynısıdır.

Bu konuda ise artık Osmanlı için tüm tahammüllere rağmen, düşman saflarında savaşan ve onlara yardım yataklık yapan, casusluk da dahil köylere ve Müslüman ahaliye saldıran ve katleden Ermeni Taşnak çetelerine karşı önlem alma gereği oluştuğu ayan beyandır.

Bu konu Osmanlı arşivlerinde ise şu şekilde belirtmektedir: Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu durumu sonlandırmak için, 2 Mayıs 1915 tarihinde, dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya şu yazıyı göndermiştir: ‘Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvalarının dağıtılması düşüncesindeyim. III. Ordu Komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içindeki Müslümanları çıplak bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem de yukarda bahsettiğim amacı sağlamak için ya bu Ermenileri aileleri ile birlikte Rus sınırı içine göndermek veyahut bu Ermenileri ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesiyle tatbikini rica ederim. Bir mahzuru yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine dışardan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim’ (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre, nr. 52/282)

21 Mayıs’ta başlayan tehcir uygulaması, sırasında tehcirden bazı Ermeniler muaf tutulmuştur. Katolik ve Protestan misyonerler, saraydaki Ermeni memurlar, hasta Ermeni aileleri ve Batı Anadolu’daki Ermenilerin çoğunluğu tehcire uğramamışlardır. Bunun dışında 1926 yılında yayınlanan ciddi Sovyet ansiklopedisinde ise konu üzerine 400.000 Ermeni’nin Müslüman olduğu belirtilmiştir (ANS, TV- 17. Nisan, 2015) . Ermeni soykırımı yalancılarının bu 400.000 kişiyi de soykırıma uğrayanlar arasında saydığı yüksek kanaattir. Çünkü bütün veriler tüm Osmanlı Ermenilerinin nüfusunun en fazla 1,3 milyon olduğu var sayarsak, bu 400.000 kişiyi de tehcir sayısından düşülmesi gerekmektedir.

Tehcire uğrayan Ermenilerin gönderildikleri yerler ise barınma açısından iftira edildiği gibi çöl değil, sulak yerlerdir. Buralar, Kerkük ve Suriye’nin Havran ve Kerek bölgeleridir. Buralara Müslüman nüfusunun yüzde 10’u oranında yerleştirilmişlerdir.

Tehcir sırasında bölgeleri gezen ve gözlemleyip, İsveç hükümetine rapor eden bir İsveçli Binbaşı olan Hjalmar Pravitz’in anılarında şu şekilde not etmiştir: ‘Bana göre Ermeni sorunu ve bu olayların ele alınış biçimi, olayların kendisinin önüne geçmiş olduğundan, konuya biraz eğilmek istiyorum. Seyahatim esnasında, Ermenilerin çektikleri zorluklar konusunda gerçekten bir sürü gözlemim oldu. Tam bir ay boyunca onlarla yan yana yolculuk ettim. Bu bahsettiğim süre, iddia edilen barbarlıkların yapıldığı günlere rastlıyordu.

Ben kendim, aslında, Türk yetkililerinin göç ettirme sırasında yaşanan zorlukların ve acıların azaltılmasını sağlamak konusunda, çok fazla çaba gösterememiş olduğunu kabul ediyorum.

Ama doğruyu söylemek gerekirse, o günlerde Türkiye üç tane düşman ülkenin kuşatması altında bulunuyordu. Türkiye, o koşullar altında, bence, daha iyi bir düzen sağlayacak durumda zaten değildi….. Ortadoğu’da uzun bir süre görev yapmış olduğumdan, Ermenilerin Hıristiyan olmalarına karşın, öyle fazla güvenilir insanlar olmadığını biliyordum. Hasılı, gözümü açıp, Türklerin yaptıkları katliamlar konusunda kulağıma gelen söylentilerin ne ölçüde gerçek olduğunu tespit etmeye çalışacaktım. Sefaletlere, hatta sınırsız sefaletlere tanık olmuştum, ama planlı ve programlı bir katliama ve herhangi bir zulme kesinlikle tanık olmadım. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuzeyde yaşayan Ermenilerin güneye doğru sürgün edilmeleri konusunda Türk hükümetinin elinde çok önemli gerekçeler var. Bunlar içinde en önemlisi, eski Ermeni Krallığı’nın yer aldığı Erzurum bölgesindeki tüm Ermenileri oradan uzaklaştırmaktı. Çünkü onlar, nefret ettikleri kendi devletlerine karşı, Ruslarla el ele verip saldırmayı tasarlıyorlar ve bunun için Rusların ileri hareketini bekliyorlardı 1916 yılının Şubat ayında (İran’da iken)Ruslara esir düşmüştüm. Hapishane koğuşunu bir Ermeni ile paylaşıyordum. O sırada Erzurum’un düştüğünü öğrendik. Bunu duyan koğuş arkadaşım Ermeni bana şunları söylemişti. ‘Biz orada bırakılmış olsaydık, şehir çok daha önce düşerdi.’

Türkiye gibi, dışarıdan bir sürü güçlü devletlerce tehdit edilen ve saldırıya uğrayan bir ülke, içeriden gelen tehditlere ve hainliklere karşı kendini güvenceye almaya bakar ve bunun için de kimsenin o ülkeyi eleştirmesi gerekmez. Olaylara görgü tanıklığı etmiş olmam, bana, abartılara ve gerçek dışı beyanlara karşı çıkma hakkı ve görevi veriyor. Kaderin kurbanı olmuş bu insanlara karşı saldırılara, zulme veya katliamlara kesinlikle tanık olmadım.

Mülteci taşıyan kağnı kervanını ilk kez Konya kentinde gördüm. Konfor ve temizliğe alışık bir batılı insan olarak, bu zavallı ailelerin, kir pas içindeki yatakları, kırık dökük eşyaları bende elbette acıma duygusu uyandırmıştır. Ama şunu da düşünmek gerekir ki, onlar zaten bu yoksulluğun dışında bir yaşam tarzından habersiz insanlardı. Göçe zorlanmaları dışında, daha kötü bir muamele ile karşılaşmamışlardı. Bir Ermeni doktoru olan Turoyan, Ermeni taraftarı olan basın organlarında, Türklerin kanlı katliamları konusunda bazı dikkat çekici açıklamalarda bulunmuş. Onun söz ettiği yer, Fırat nehri kıyısında Meskene adında bir yer. Anlattığına göre 1915 Kasım’ında burası öldürülmüş Ermenilerin mezar taşlarıyla doluymuş. Güya binlerce Ermeni öldürülüp Fırat nehrine atılmış. Ben kendim, 1915 yılının Kasım ayında Meskene’de idim. Orada ne bir Ermeni mezarı vardı, ne de bir Ermeni. On dört gün boyunca Fırat nehrinin kıyısını izleyerek yol aldım. Irmakta tek bir ceset görmedim. Üstelik de sık sık ırmağa girip çıkıyordum. Böylesine acımasızca bir kıyım düşünülemeyecek ve saklanamayacak bir şeydir. Eğer doğruysa Dr. Turoyan’ın anlattıkları gözümün önünde olacaktı. Ama ben bu anlatılanları kesinlikle görmedim. Üstelik, ta Halep’ten Tahran’a kadar, Maraşlı bir Ermeni olan tercümanım ve uşağım da yanımda idiler ve onlar da bana yolculuğumuz sırasında hiç böyle canavarca şeyler anlatmadılar. Bu süre zarfında bana Türklerin, Ermenilere karşı yapmış olduğu iddia edilen katliamlar konusunda tek kelime söz edilmedi’ (Hjalmar Pravitz: FRÅN PERSİEN, İ STİLTJE OCH STORM, Stockholm, Kasım 1918, Sayfa 215-228).

Yukarıda belirtildiği gibi Ayrancı’nın Ermeni soykırımı yalanlarının ve iftira hakaretlerinin aksine bir durum söz konusudur.

Osmanlı İttihat Terakki hükümetinin, tehcirle vatan savunması yaptığını bizzat Ermenistan’ın ilk başbakanı ve Taşnak Partisi lideri, Ovanes Kacaznuni, 1923 yılında, Bükreş’teki Taşnak Yurtdışı Kongresi’ne verdiği raporda aynen şunları belirtmektedir ve bu tüm iftiralara da birinci elden cevaptır: Kacaznuni, ‘Türklere biz savaş açtık. Denizden denize Ermenistan hayali için ayaklandık. Olayların sebebi biziz. Türkler haklıydı’ demiştir. (Ovanes Kacaznuni, Taşnak Partisi Kongre Raporu, Bükreş, 1923- Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok, Yayınlayan, Kaynak Yayınları, İstanbul. 2008.)

Sovyet Ermenistanı’nın ilk devlet başkanı A. B. Karınyan, ise ‘Emperyalist Savaş ve Ermenistan” adlı eserinde, savaş sırasındaki olayların sorumlusu olarak, emperyalist batıyı, misyonerleri ve Taşnakçıları sorumlu tutarak şunları belirtmiştir: ‘Çünkü Avrupalılara yardım ve yataklık eden öğenin, Türkiye’de yaşayan ‘Hıristiyan nüfus’ olduğu biliniyor. Bu durum, emperyalizme hizmet eden Ermenilere, Süryanilere ve Rumlara kuvvetli darbeler indirdi. Bu sebeple, Ermeni kırımının gerçek sahipleri, Avrupalı emperyalistler ve talimatlarıyla hareket eden Hıristiyan misyonerlerdir. Onların Türkiye’deki ‘kültür taşıma’ faaliyetleri, iyilikten çok kötülük getirmiştir. Çalışmaları ve politikaları sonucunda Türkiye’nin zengin yerleri yıkıma uğramış, nüfus ise kırılmıştır. (…) Bu yüzden, başından sonuna kadar tükenmez bir enerjiyle emperyalistlerin taleplerini yerine getirdi, Türkiye Ermenistanı’nı ve Sırak’ı kırıma mahkûm etti, Ermenistan’ın verimli ve zengin bölgelerini perişan etti. (…) Türkiye Ermenistanı vilayetlerinin perişan olması ve yıkıma uğraması, Kilikya’nın yıkıma uğraması ve boşalması. Emperyalizm nereye elini atsa, Ermeni emekçileri kırıma uğramışlardır. (…) Emperyalizme hizmet ve uşaklık için savaşmaktan kırılmışlardır.’ (A. Karinyan, Sobranie Socineniy, c.1, Yerevan, 1934, s.117, 121, 162, 226 vd.’dan aktaran: K. N.)

Esasında bu konu Kars antlaşması ile bitirilmiştir. Bu konuyu Türklerin ebedi lideri Mustafa Kemal Atatürk, Ermenistan ile imzalanan, Kars Antlaşması’nda kendi görüşünü ve antlaşmanın önemiyle ilgili ‘Bu antlaşma ile Doğu’da hukuki bir şekil alan fiilî vaziyetimiz de Sevr Antlaşması’nın tatbik edilmez olduğunu gösteren vakalardan biridir. Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin hakiki menfaatlerinden ziyade cihan kapitalistlerinin iktisadi menfaatlerine göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması’yla en doğru hal suretini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri, memnuniyet vericidir ki, tekrar teessüs etti’ diyerek, gerçek dostluğun ne olacağını işaret etmiş ve nefretten uzakta durmuştur.

Yukarıdaki alıntılardan da gördüğünüz gibi, Türk milleti ve devleti soykırımla suçlanamaz. Ortada vatan savunması vardır. Saldırgan olan taraf Ermeni Taşnak Partisi, onları destekleyen Çarlık Rusyası, İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerdir. Tehcirin oluşmasını sağlayan, tehcir sırasında çeşitli istenmeyen nedenlerden ölen Ermeni Osmanlı tebaası mensuplarından da bu saldırganlığı ve Türk düşmanlığını ve Türk topraklarını parçalattırmak isteyenler sorumludur.

24 Nisan tutuklamaları bu eylemleri yöneten, içinde bulunduğu ve tebaası olduğu Osmanlı’ya karşı düşman saflarında yer alan, köylerde ve şehirlerde Müslüman soykırımı yapan, Osmanlı’yı arkadan vuran, Osmanlı’nın cepheye giden ikmal yollarına saldıran ve düşman için casusluk faaliyetleri yürüten ayrılıkçı ve soykırımcı Ermeni örgütlerin lider kadrosunun tutuklanıp, Ankara çevresine zorunlu iskan edilmeleri olayıdır. Daha sonrada 21 Mayıs’ta da Osmanlı İttihat Terakki hükümetinin haklı tehcir kararının uygulamaya konmasının da sebebidirler.

Soruyorum hangi meşru devlet bunu yapmaz? Hollanda yapmaz mıydı? Tabii ki yapardı. Bu olaylara karışanları, o günkü askeri savaş atmosferini de hesaba katarsak, vatana ihanetten idam ederdi. Çünkü her meşru devlet kendisini ve vatandaşlarını her türlü yolla savunmak ve birlik ve beraberliği korumak zorunda olduğu için bunu yapardı. İttihat Terakki de hükümet olarak, vatan savunması için bunu yapmıştır. Bu tehcir hem içerde barışı sağlamış, hem de Ermenilerin istenmeyecek intikam saldırı olaylarından korunmalarını sağlamıştır. Bu anlamda, bu kadar ihanete rağmen, tehcirle karşılıklı saldırı olayları dolayısıyla karşılıklı kırımlardan ve kırmalardan (mütakale ) çok sıkıntılı bir dönemde eldeki imkanlar dahilinde Osmanlılar tarafından hayatları kurtulduğu için Ermeniler Osmanlı hükümetine esasında şükran borçludurlar. Türkler ise tehcir kararını veren Talat Paşalara, kurtuluş savaşı için tehcirle birlikte güvenilir bölgeler yarattığı ve bu anlamda Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Erzurum, Sivas, Amasya, Havza, Ankara gibi yerlerde kongreler yapılmasında yardımcı olduğu Türk’ün imhasını önlediği için ve Kurtuluş Savaşını zafere ulaştırılmasında büyük katkı yaptığı için ömür boyu şükran borçludur. Tehcirde Türkler haklıdır. İstenmeyen saldırılar tehcir sırasında olmuştur tabii ki. Ama saldırganlar tutuklanmış, yargılanmış ve ölüm de dahil çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır. Hangi hükümet soykırım yapmak istemiştir de kendi saldırganını yargılamıştır? Hiç kimse. Ama Türkler soykırıma ve bunun gibi vahşetlere karşı oldukları için saldırganın Müslüman veya Hıristiyan olmasına aldırmamış cezalandırmışlardır. Bu anlamda Türkler rahat olmalıdırlar. Soykırım yapmak için Osmanlı İttihat Terakki iktidarı ve Türk görevliler tarafından planlı, hedef seçilmiş, soykırım yapılmış ve bunun delilleri olmuş bir durum ve bu konuda delil mevzubahis değildir. Bu konudaki kararı tarih belgeleriyle vermiştir. Malta yargılamaları, Ovanes Kacaznuninin kitabı ve 2014 Doğu Perinçek-İsviçre Davasındaki AİHM gerekçeli kararı Türklerin haklı olduğunu ve soykırım gibi alçakça bir suçu işlemediğini belgelemektedir. 2015 Uluslararası Adalet Divanı da Sırp ve Hırvatlar arasındaki tehcir konusundaki kararda da tehcir soykırım değildir kararıyla tehcirin soykırım olarak tanınamayacağı hükmünü vermiştir. Bunun dışındakiler, alınan parlamento karaları vs. husumet ve Türk düşmanlığı yapmaktan ve nefret suçu iftira ve hakaret suçu işlemekten başka bir şey değildir. Dünyada hiç bir şey hukuktan ve meşru müdafaadan ve vatan savunmasından daha üstün değildir.

Ermenilerin artık bu iddialardan vazgeçip gerçekleri kabul etmeleri gerekmektedir. Kullanılmaktan ve soykırım endüstrisinden vazgeçerek Türklerle Atatürk’ün Kars Antlaşması’ndaki vaziyetini almalıdırlar. Ermenilerle dostluğu biz değil, Ermeni sözde soykırımı yalanlarından geçinenler kin, nefret yayarak engellemişler ve Ermenileri kilitlemişlerdir. Ermenilere bu kilitleri kırıp Türk’le gerçekleri kabul ederek el sıkışmalarını öneriyor ve bunu içten temenni ediyorum. Çünkü Türkler ve Ermeniler birlikte yaşadıkları yıllardaki etkilerden ve birlikte üretilen ortak sosyal ve kültürel yaşamdan dolayı birbirlerine en çok benzeyen ve anlaşabilecek iki millettir. Haydi, Ermeni ve Türklerin gerçek dostluğu için çalışan dostlar. Aramıza emperyalist kara kedileri ve onların yamaklarını sokmadan gerçek dostluklarımızı tekrar oluşturalım. Bu konuyu ona buna malzeme etmeyerek bitirelim. Artık ortak değerlerimize sarılalım.”

ERMENİ SORUNU DOSYASI : İşte tehcirin uygulanmasını ve Doğu’daki bütün Ermeniler’in sürü lmesini başlatan mektup !

Rus Sınırı’ndaki Üçüncü Ordu’nun kumandanı olan Mahmud Kâmil Paşa’nın İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne gönderdiği ve Doğu Anadolu’da tehciri başlatan bu şifresi, basında ilk defa yayınlanıyor

27 Mayıs 1915’te çıkartılan Tehcir Kanunu’nun uygulanması o sırada Doğu Cephesi’nde Ruslar’a karşı savaşan Üçüncü Ordu’nun kumandanı Mahmud Kâmil Paşa’nın İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne gönderdiği şifreli bir yazı ile başlamıştı. Paşa, şimdi Genelkurmay’ın askerî arşivinde muhafaza edilen yazısında silâhlı Ermeniler’in orduya büyük zararlar vermeye başladıklarını söylüyor ve Doğu Anadolu’daki Ermeniler’in Halep ile Musul’a gönderilmesini istiyordu.

GÜNLERDEN buyana kıyametleri kopartıyor, 1915 olayları hakkında önce Papa Fransuva’nın yaptığı konuşmaya, ardından da Avrupa Parlamentosu’nun aldığı ve tehciri “soykırım” olarak niteleyen karara tepki gösteriyoruz.

1915’te büyük acıların yaşandığını, tehcirin Ermeniler tarafından unutulmasının imkânsızlığını ama tehcirin“soykırım” değil, devletin o günlerdeki mecburiyeti ve daha da önemlisi “nefis müdafaası” olduğunu senelerden buyana yazıp söylüyorum.

Tehcirin sembol fotoğraflarından olan bu resmi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundaki Alman sağlık memurlarından Armin Wagner çekmişti.

İKİ AYRI GÜN VARDIR

Bazı mâlûm kişilerin burun kıvıracaklarını bilerek yine de kısaca yazayım: Şark cephesinde bir taraftan Rus Ordusu’na karşı ölüm-kalım mücadelesi veren birliklerimiz diğer taraftan cephe gerisinde örgütlenerek kendisini arkadan vuran silâhlı Ermeni gruplarının hedefi hâline gelince, hükümet savaş bölgesinde yaşayan Ermeni halkı imparatorluğun başka bölgelerine nakletmek zorunda kalmıştı ve “tehcir”, işte bu idi…

Önce iki konuyu, daha doğrusu iki tarihi karıştırmamamız gerektiğini hatırlatayım: Diaspora’nın dünya gündemine getirebilmek için her türlü vasıtayı kullandığı 24 Nisan 1915 tehcirin değil, Ermeni toplumunun önde gelen isimlerinin tutuklanıp değişik vilâyetlerdeki kamplara gönderildiği ve çoğunun maalesef geri dönemedikleri talimatın tarihidir. Tehcir Kanunu ise aynı senenin 27 Mayıs’ında çıkartılmıştır.

HAFIZ HAKKI PAŞA’NIN YERİNE

Bugün bu sayfada, Osmanlı Hükümeti’ni tehciri derhal uygulamak zorunda bırakan bir belge yayınlıyorum: Şark Cephesi’nde Ruslar’a karşı savaşan Üçüncü Ordu’nun Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa’nın 19 Haziran 1915’te İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne şifre ile gönderdiği yazıyı…

1880’de Halep’te doğan Mahmud Kâmil Paşa, Balkan Savaşları’nda İşkodra Kalesi’nin kumandanlığını yapmış, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarında uğradığımız Sarıkamış Bozgunu’nun ve Sarıkamış’taki 3. Ordu’nun kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın 1915 Ocak’ında Erzurum’da tifüsten can vermesi üzerine bu ordunun kumandanlığına getirilmiş, 1920’de emekli olmuş ve aynı sene İstanbul’da vefat etmişti.

Mahmud Kâmil Paşa’nın şifre ile gönderdiği yazı.

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ İLE…

Basınımızda ilk defa yeralan belgenin aslı şimdi ATASE’de, yani Genelkurmay Askerî Tarih Arşivi’nde bulunuyor ve Paşa tehciri, özellikle de Doğu ve Güneydoğu vilâyetlerimizdeki Ermeniler’in başka yerlere gönderilmesini başlatan yazısında günümüzün Türkçesi ile şöyle diyor:

“…Doğu’daki savaş alanı Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas vilâyetlerinden ibarettir. Harekât buralarda yapıldığı gibi ordunun ihtiyaç duyduğu yiyecek maddeleri de bu illerden sağlanmaktadır.

SİLÂH, BOMBA VE PATLAYICILAR

Erzurum, Van ve Bitlis illeri dahilindeki Ermeniler firar edip düşman tarafına katılmak, çeteler teşkil ederek yolları kesmek, halkı katl ve depoları yağma ve tahrip etmek suretiyle içyüzlerini gösterdiler. Sivas, Diyarbakır ve Elazığ illerinde yaşayan Ermenilerin de aynı maksat ve emelde oldukları ele geçirilen silâh, bomba, patlayıcı maddeler ve meydana çıkarılan teşkilât ve tertipleri ile belli olmuş ve daha sonra Karahisar’daki olay ile de tesbit edilmiştir.

SÜRMEDEN YAPAMAYACAĞIZ

Dolayısıyla orduyu besleyecek olan bölgenin ve menzil sınırımızın geçtiği yerlerde düşmanca emeller ile dolu bu unsurların yaşamasını, ordunun yiyecek ihtiyacı ve emniyeti bakımından tehlikeli görüyorum.

Ordu, dış düşmana karşı büyük zorluklarla mukavemet ettiği bir anda, ikmal görevlilerinin ve yeni kuvvetlerinin bir kısmını iç düşmanlara ayırarak büyük bir tehlikeye maruz kalıyor.

Dolayısıyla gelecekte daha vahim durumlar karşısında kalmamak için, şimdiden yukarıda arzedilen illerdeki Ermeniler’in de Halep ve Musul bölgelerine sevk ve iskân edilmesine izin verilmesi ile valilere ordu tarafından bu konuda yapılacak tebliğlerin sekteye uğramamasına inayet buyurulmasını ve bu hususta verilecek olan onayın da derhal bildirilmesini istirham ederim”.

Belge, orijinal dili ile yine bu sayfadaki kutuda yeralıyor…

Mahmud Kâmil Paşa.

‘DOĞU ANADOLU’NUN ERMENİ HALKINI SÜRMEK ZORUNDAYIZ’

MAHMUD Kâmil Paşa’nın 19 Haziran 1915’te Harbiye Nezareti’ne gönderdiği şifre, o devrin resmî üslûbu ile şöyle yazılmıştı:

“Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa’dan gelen 6/4/331 (1915) tarihli şifre:

Harbiye Nezâreti Tahrîrât Dairesi, Tahrîrât Kalemi.

Mahrem ve zâta mahsustur.

Şark dârü’l-harbi Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Ma’mûretü’laziz, Diyarbekir, Sivas vilâyetlerinden ibaret olub harekât-ı harbiye bu sahada ….. etmekte olduğu gibi, ordunun muhtaç olduğu mevâdd-ı iâşe de bu vilâyetlerden tedârik edilmektedir.

Erzurum, Van, Bitlis vilâyâtı dahilindeki Ermeniler düşmana firar ve iltihâk ve çeteler teşkîliyle yolları kat’, ahâlîyi kat’ ve depoları yağma ve tahrîb suretiyle izhâr-ı mâhiyyet ettiler. Sivas, Diyarbakır, Mâmûratülâziz vilâyâtında meskûn Ermeniler’in aynı maksat ve emelde oldukları elde edilen esliha, bomba, mevâdd-ı müştaîle ve meydana çıkan teşkîlât ve tertîbâtlarıyla mütebeyyin ve âhıren Karahisar’da zuhûr eden vak’a ile müsebbittir.

Binâenaleyh, orduyu iâşe edecek mıntıkanın ve menzil hududumuzun geçtiği havâlînin âmâl-i hasmâne ile meşbu’ bu unsurla meskûn bulunmasını ordunun iâşesi ve emniyeti nokta-i nazarından tehlikeli görüyorum.

Ordu hârici düşmana kemâl-i müşkilâtla mukavemet ettiği bir anda ikmâl efradının ve kuvâ-yı cedîdesinin bir kısmını husemâ-yı dâhiliyeye ifrâz ederek büyük bir tehlikeye marûz kalıyor.

Binâenaleyh istikbâlen daha vahim ahvâl karşısında kalmamak için şimdiden mârr’ül- arz vilâyetlerdeki Ermeniler’in de Zor ve Musul havâlîsine sevk ve iskânına müsâade ve valilere bu bâbda orduca yapılacak tebligatın sektedâr edilmemesine inayet buyurulmasını ve bu bâbdaki muvâfakat-ı sâmîlerinin sür’at-i iş’ârını istirham eylerim”.

ENVER PAŞA İLE MAHMUD KÂMİL PAŞA’NIN MUAMMA TELGRAFLARI

1915’teki Sarıkamış bozgunundan sonra Üçüncü Ordu’nun başına getirilen ve Şark Cephesi’nde Ruslar’a karşı mücadele eden Mahmud Kâmil Paşa’nın evrakı, ölümünün üzerinden kırk seneden fazla bir zaman geçmesinden sonra, 1960’lı senelerde piyasaya düştü ve İstanbul’da haraç-mezat satıldı.

HARAÇ MEZAT SATTILAR

Paşa’nın evrakı Birinci Dünya Savaşı’nın tarihi konusunda son derece önemli idi ama belgelerin âkıbetinden bir daha haber alınamadı.

Geçen sene, gazete adresime kargo ile gönderilen ama gönderenin isminin yazılmadığı ve büyük ihtimalle unutulmuş olduğu bir klasör geldi. Klasörde, Mahmud Kâmil Paşa’nın evrakının fotokopileri vardı. Aynı klasörden çıkan ve 2005’te Türk Tarih Kurumu’nun Başkanı olan Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun imzasını taşıyan iki teşekkür mektubundan da evrakın o sene Mayıs ile Temmuz aylarında Kurum’a bağışlandığı ve bağışı Orhan Peker’in yaptığı anlaşılıyordu.

Enver Paşa’dan Mahmud Kâmil Paşa’ya.

PAŞALARIN KARŞILIKLI YAZDIKLARI

Netice itibariyle Mahmud Kâmil Paşa’nın evrakı şu anda Türk Tarih Kurumu’ndadır ve Birinci Dünya Savaş üzerine ciddî ve belgelere dayanarak çalışmak isteyen araştırmacılar çıktığı takdirde istifadelerine hazırdır.

Aşağıda, bana gönderilen klasördeki belgeler arasında bulunan ve muammayı andıran iki evrak suretinin metinlerini veriyorum: İlk belge, Enver Paşa’dan 15 Ekim 1915’te Mahmud Kâmil Paşa’ya gönderilmiş bir telgraf… Paşa “zâta mahsus”, yani “kişiye özel” kaydı ile yolladığı 3522/134 numaralı telgrafında“İlkbahar teşebbüsünü son derece mahrem tutunuz. Bu hususta memurîn-i mülkiyeye (sivil memurlara) lüzumundan fazla malûmat verilmemesini rica ederim” diyor.

Mahmud Kâmil Paşa’dan Enver Paşa’ya.

BU MUAMMA NASIL ÇÖZÜLÜR?

Mahmud Kâmil Paşa, Enver Paşa’ya ertesi gün gönderdiği cevabî telgrafta da “İlkbahar hakkındaki iş’âr-ı sâmilerinin (seçkin yazının) mahremiyetine itina olunmuştur. Bu bâbdaki mütâlâat ve maruzât-ı âcizânem karîben arzolunacaktır (Bu konudaki âciz düşüncelerimi ve fikirlerimi yakında arzedeceğim)” yazılı…

İşte, tarihî bir muamma: Enver ve Mahmud Kâmil Paşalar’ın 1916 ilkbaharında yapmayı düşündükleri ve sivil idarecilerden bile gizledikleri teşebbüs acaba ne idi?

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// PROF. DR. ALAEDDİN YALÇINKAYA : CEZA HUKUKU VE SOYKIRIM İFTİRASI

Ceza Hukuku ve Soykırım İftirası

Ceza Hukuku ve Uluslararası Hukuk Açısından Ermeni Soykırım İddiaları Çalıştayı, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde gerçekleşti. 24 Nisan Kararnamesi öncesinde ve sonrasında hemen her üniversitede soykırım iddialarıyla ilgili birden fazla bilimsel toplantılar düzenlendi. Birçok stratejik araştırma kurumunun da bu konuda faaliyetleri devam etmektedir. Bu alanda bilimsel faaliyetler, araştırmalar ve yayınlar elbette sürecektir. Memnuniyetle belirtmek gerekir ki araştırmalar ilerledikçe konunun Siyasi Tarih boyutu yanında Uluslararası Hukuk’un çeşitli alt dalları ve Uluslararası Siyaset yönüyle alakalı geniş bir uzman kadrosu yetişmiş durumda. Ermeni iddialarına karşı savunma amaçlı harekete geçen akademik ve araştırmacı camia, sadece Ermeni iddialarına cevap konusunda değil fakat ülkemizin yetersiz olduğu Uluslararası Hukuk, Soykırım Hukuku, İnsan Hakları Hukuku ve İnsancıl Hukuk gibi alanlarda yeni ufuklara yönelmektedir.

25-26 Mayıs tarihlerinde “Ceza Hukuku..” ile başlayan çalıştayın özelliği ise bugüne kadar yapılan tarihi ve hukuki yönleriyle “savunma” sınırlarını aşma istikametindeki çalışmalardır. Türkiye devleti ve halkına yönelik yarım asırdır uluslararası zeminlerde sürdürülen iftira kampanyalarına karşı, diplomasi, üniversite ve diğer araştırma kuruluşları savunma amaçlı olarak çalışmalar yürütmüş, iç ve dış odakları tarihi ve hukuki gerçekler üzerinden ikna etmeye çalışmıştır. Geçen süre zarfında başta soykırımcı diyaspora ve Ermenistan olmak üzere bu ikiliyi kendi çıkarları için kullanmaktan bıkmayan ve bunların etkisindeki bir takım ülkeler tarihi veya hukuki gerçekleri hiçbir şekilde kabul etmemişlerdir. Esasen bu kesim için gerçeğin ne olduğu değil de dinsel ve ırksal nefreti sürekli gündemde tutmak, bundan kendi çıkarları istikametinde nemalanmak önemlidir. Bununla beraber, tarihi veya ideolojik takıntıları bir tarafa bırakabilmeyi başarabilmiş nice ülkeler ve kurumlar, önlerine konulan belge ve bilgiler ışığında soykırım iddialarının ne derece büyük bir yalan olduğunu, hiç değilse ortak komisyonlarla sorunun çözülmesi gerektiği noktasına gelmişlerdir.

Çalıştaya katılan uzman akademisyen, araştırmacı ve diplomatlar savunma pozisyonuna takılıp kalmanın ötesinde neler yapılabileceği üzerinde durmuşlardır. Burada sözkonusu olan, Türkiye ve halkına sürekli hakaret eden ülke ve kuruluşlara karşı Uluslararası Hukuk çerçevesinde neler yapılabileceğidir. Her türlü gerçeği çarpıtarak kin, nefret ve düşmanlık politikaları uygulayanların evrensel ceza hukuku çerçevesinde bedel ödemelerinin yollarını tartışılmıştır. Çalıştay, salonları doldurmuş topluluğa hitap etmek yerine aynı masa etrafında toplanan uzmanların beyin cimnastiği ile soruna çözüm aramaları demektir. Burada da tebliğler sunulur, ancak tebliğlerle birlikte soru-cevap ve tartışma süreleri de en az sunuşlar kadar zaman alır.

Çalıştayda, soykırım iddialarını sürdüren ülkeler ile bu yönde karar alan parlamentoların iftira suçu işledikleri konusunda tereddüt ortaya çıkmıştır. Zira iftira belirli bir kişiye karşı suç isnat etmektir. Halbuki soykırım iddiaları çerçevesinde bir ülke ve halkı suçlanmakta olup tek tek kişiler için hukuk tekniği açısından böyle bir isnat bulunmamaktadır. Ancak birçok katılımcı yurt dışında iken “sizin dedeniz kaç Ermeni öldürdü?” benzeri sorularla karşılaştığını, bu tür iftiralar karşısında sıkıntılı anlar yaşadıklarını dile getirdiler. Bununla beraber, soykırımcı cephenin işledikleri suçun hakaret, düşmanlık, kin ve nefret söylemleri şeklinde tanımlandığını buna karşı fertler, kuruluşlar ve devletler olarak hukuk ve ceza davaları açabilecekleri sonucuna ulaşıldı.

Türkiye’nin resmi politikası olarak 93 Harbinden Kurtuluş Savaşı’na kadar milyonlarca Müslümanın işkence, soykırım, tecavüz ile yalın ayak baş açık binlerce kilometrelik yollarda helak edilmesini gündeme getirmemesi eleştirildi. Soykırım iddiacılarına karşı kendilerinin uyguladıkları gerçek soykırımın örneğin ders kitaplarında işlenmesinin “tencere dibin kara” kabilinden, “biz soykırım yaptık ama siz de yapmıştınız” anlamına yol açacağı görüşü dile getirildi. Bununla beraber gerek 1915 öncesi ve sonrası Ermeni çetelerin Müslüman Kürt ve Türklere, hatta çetelere destek vermeyen diğer Ermenilere ve Rumlara karşı uyguladıkları soykırımı tarihi gerçekler olarak araştırma, makale, film ve diğer her türlü iletişim araçlarıyla iç ve dış kamuoyuna duyurulmasının gereği üzerinde duruldu. Öte yandan örneğin Rusya veya Fransa’nın yakın dönemde işledikleri vahşetlerin ayrıntılı araştırmalar ve iletişim kanalları yoluyla daha fazla gündeme getirilmelidir.

Osmanlı savaş suçluları adıyla Malta’da toplanan ve her hangi bir delil bulunmadığı için dava açılmadan İngiliz Kraliyet Başsavcılığının talebiyle serbest bırakılan üst düzey görevlilerin durumu ile ilgili çarpıtmalara Uluç Gürkan açıklık getirdi. Buna göre Tehcir kapsamında o yıllarda bazı iddialar gündeme gelmiş, İstanbul İngiliz işgalinde iken önde gelen yöneticiler Malta’ya sürülmüştür. Burada yargılama olmamıştır, çünkü yargılama aşamasına geçmek için savcılık yeterli delil bulamamıştır. Bununla beraber yargılamanın ilk aşaması olan savcılık soruşturması safhasında tutukluların serbest bırakılmasına karar verilmiştir.

Parlamentolar siyasi organ olup aldıkları kararların bağlayıcı olmadığına dair Avrupa Birliği Adalet Divanı kararı, aynı zamanda Avrupa Parlamentosu’nun da bu yöndeki kararının hükümsüz olduğunu belirtmiştir. Bu tür kararlara karşı örneğin TBMM’nin tarihi gerçekleri öne sürerek kınama kararı alması sözkonusu olabilir. Bunun yanında aksine mahkeme kararlarına karşın hakaret, kin ve nefret söylemleri için uluslararası yargı yollarına başvurmak gerekmektedir. Bu yolda Perinçek-İsviçre davası ile önemli bir adım atılmıştır.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk : Sözde Ermeni Soykırımını AP’da Kabul Eden TBMM Üyesi Milletvekili Kim ?

Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Hollandalı Sosyal Demokrat Parlamenter Kati Piri tarafından kaleme alınan ve 2014 yılında Türkiye’deki gelişmelerin değerlendirildiği Rapor, 11 Mayıs tarihinde Parlamento Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilmiş, 10 Haziran’da Genel Kurul’da onaylanmıştır.

Rapor’da Türkiye’ye yönelik çok fazla eleştiri vardır: “Güçler ayrılığı, yolsuzlukla ve örgütlü suçlarla mücadele, toplanma ve barışçıl protesto özgürlüğü, ifade ve medya özgürlüğü, kadın hakları, din özgürlüğü, azınlık hakları, Romanlar ve lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks (LGBTİ) bireyler gibi korunmasız birey ve gruplara karşı ayrımcılıkla mücadele dahil olmak üzere hukukun üstünlüğü ilkesi müzakere sürecinde merkezi öneme sahiptir.

Türkiye AB ile Ortaklık Anlaşması’na Ek Protokol’den kaynaklanan yükümlülüğünü dokuz yıldır yerine getirmemektedir ve bu durum müzakere sürecini olumsuz yönde etkilemektedir. Yüzde 10’luk seçim barajının toplumun tüm kesimlerinin siyasi katılımına olanak sağlayacak şekilde azaltılmasının önemi yeniden vurgulanmaktadır.

Çoğulcu, kapsayıcı ve toleranslı bir toplumu destekleyen maddelere dayalı yeni bir Anayasa hazırlanması Türkiye’de reform sürecinin, temel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin hayata geçirilmesinde temel oluşturacaktır.

Kürt sorununun çözüme ulaştırılmasının Türkiye’de demokrasi, barış, istikrar ve insan haklarının korunmasına önemli oranda olumlu katkısı olacaktır. Tüm siyasi partiler çözüm sürecini desteklemeye davet edilmektedir.

Türk Hükümeti ve TBMM’nin Aralık 2013’de ortaya atılan ve eski Hükümet yetkililerini de içeren yolsuzluk iddialarını ele alma şekli ve ciddi yolsuzluk iddiaları soruşturmalarının takibinin yapılmamış olması derin üzüntü ile karşılanmaktadır.

Bu iddialara yönelik takip yürüten araştırmacı gazetecilere karşı açılan davalar endişe yaratmaktadır. Aralık 2013 iddiaları üzerine saydam ve bağımsız bir soruşturma yürütülmelidir.
Makul şüphe kavramı dâhil olmak üzere Türk Ceza Kanunu üzerinde yapılan değişiklikler endişe yaratmaktadır. Bu değişiklikler müzakere sürecinde varılan uzlaşının aksine AB Komisyonu ile istişare yürütülmeden gerçekleştirilmiştir.

Yüksek düzeyde siyasi kutuplaşma endişe yaratmaktadır.”

Türkiye¸ Avrupa Parlamentosu’nun 2014 yılı Türkiye Rapor’una tepki göstermiştir. AB Bakanı Volkan Bozkır “Bu rapor AP tarihinde ilk defa Türkiye ile ilişkiler bağlamında Türkiye tarafından reddedilen, kabul edilemez addedilen bir ilerleme raporu olarak kayıtlara geçecektir” demiştir.

Dışişleri Bakanlığı raporla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, “Bu yıl Hollandalı Sosyal Demokrat Parti üyesi Kati Piri tarafından hazırlanan… ilk taslağı itibariyle dengeli ve yapıcı eleştirel bir ton içeren AP karar taslağı, AP Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilme sürecinde, maalesef tek yanlı ve objektiflikten uzak bir metin haline getirilmiştir. Bu tutum AP Genel Kurulu’nda da devam etmiş ve böylece ülkemiz hakkında AP tarafından alınan en talihsiz kararlardan biri kabul edilmiştir…Ülkemize birçok alanda yöneltilen mesnetsiz iddialar içermesi nedeniyle söz konusu karar tarafımızdan kabul edilmemekte ve iade edilmektedir” denilmiştir.

Parlamento Karar’ında en önemli nokta, “AP, Türkiye’yi, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılını bu yöndeki çabalarını sürdürmeyi bir fırsat olarak kullanmaya teşvik eder” denilmesidir. Bu çabalar arasında arşivlerin açılması, geçmişle yüzleşilmesi, Ermeni Soykırımı’nın tanınması sayılmış ve böylece Türk ve Ermeni halkları arasında bir uzlaşmanın yolunun açılabileceği öne sürülmüştür.

Karar’da, Türkiye ve Ermenistan’a Avrupa ülkelerini örnek alarak ilişkilerini normalleştirmeleri çağrısı yapılmış, iki ülke arasında bu amaçla imzalanan protokollerin de ön şartsız olarak onaylanması ve yürürlüğe konması, diplomatik ilişkilerin kurulması, sınırın açılması ve sınırlar arası işbirliği ekonomik entegrasyon ile aktif işlerlik kazanması çağrısında bulunulmuştur.

Konuyla ilgili açıklama yapan İKV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan, “Raporda en dikkat çeken siyasi unsur, 1915 olaylarına ilişkin Nisan ayında kabul edilen AP kararına atıfta bulunulmasıdır. 1915 olaylarıyla ilgili Türkiye’nin tüm açık tavrına ve uyarılarına rağmen müzakere sürecinde yeri olmayan bir konunun AP raporuna girmesi kabul edilemez” demiştir.

Türkiye’den gelen tepkilere hemen cevap verilmiştir. Raportör Kati Piri tepkileri, “Bugün verdikleri tepkiyi vermelerini gerektiren bir durum olduğunu düşünmüyorum. Bu kuruma yapılmış saygısızlık” olarak” değerlendirmiştir. “AP’den iki ay önce aldığı kararı inkar etmesini isteyemezsiniz” diyen Piri, raporda Ermeni soykırımı paragrafı olmadığını ve sadece daha önce alınmış karara atıf olduğunu belirtmiştir.

Bu tespit doğrudur.

Son kararda; AP tarafından 15 Nisan 1915 olaylarının 100. yılı sebebiyle alınan ve bu olayları “soykırım” olarak tanımlayan, Türkiye’den de “tanıma” talep edilen karara atıf vardır.
Bu, atıf dolaylı yoldan Türkiye’ye sözde soykırımı tanımasını istemektir.

Avrupa Parlamentosu’nun sözde Ermeni Soykırımı’nı Türkiye’nin tanıması doğrultusunda daha öncede almış olduğu kararlar vardır. İlk karar 18 Haziran 1987 tarihinde alınmıştır. Daha sonra 15 Kasım 2000 (COM (1999) 513-C5-0036/2000-2000/2014 (COS) ve 28 Şubat 2002 ile 28 Eylül 2005 tarihlerinde de benzer kararlar alınmıştır.

Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998 ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehinde kararlar almıştır.

Türkiye’de tüm siyasi partiler bu kararlara tepki gösterirken TBMM’ne yeni seçilen bir milletvekili Avrupa Parlamentosu üyesi iken AP’nun almış olduğu sözde Ermeni soykırımını kabul eden karara “evet” oyu vermiştir. Bu milletvekiline de acaba tüm siyasi partiler tepki gösterecekler mi?

28 Şubat 2002 tarihindeki AP Genel Kurulu’ndaki oylamalara katılan 626 milletvekili arasında Almanya Sosyal Demokrat Parti üyesi Ozan Ceyhun, (AKP’den adaydı seçilemedi) sözde soykırım için uzlaşma çağrısına “ret” oyu verirken, bir zamanlar şu anda Birleşik Avrupa Solu/Kuzeyli Yeşil Solu olarak bilinen Demokratik Sosyalizm Partisi’nden (PDS) Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilen Feleknas Uca ise sözde soykırım konusundaki uzlaşma çağrısı için “kabul” oyu kullanmıştır.

Parlamento’nun o tarihte almış olduğu iki kararı Meclis’te grubu bulunan partiler ortak bir bildiriyle kınamışlardır. Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz kararların Türkiye açısından “hükümsüz” olduğunu söylemiştir.

TBMM’deki yemin töreninde acaba Avrupa Parlamentosu’nda sözde Ermeni soykırım kararına olumlu oy veren Uca hakkında yeni üyeler acaba ne düşünürler?

HDP Diyarbakır milletvekili Feleknas Uca, 17 Eylül 1976’da aşağı Saksonya Eyaleti’nin Celle kentinde Batmanlı Yezidi Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Uca, 1999’da 22 yaşında iken Avrupa Parlamentosu’na seçilmiştir. 2009 yılına kadar AP milletvekili olan Uca, Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu üyeliği de yapmıştır. TBMM’deki ilk Yezidi milletvekilidir.

Hızlı Trenlerde Beyefendiler Hanımefendilerin Önünde

Aşağıdaki yazım bu köşede yayınlandıktan sonra DDY bir düzeltme yaparak hanımefendileri beyefendilerin önüne geçirmişti. Fakat geçen hafta bindiğim hızlı trende yapılan anonsta yine öncelik beyefendilere verilmiş.

Bu durumu Eskişehir’den TBMM’ne giden iki “hanımefendi milletvekilimizin” dikkatine önemle sunarım.

“Türkiye’de kadına yönelik şiddet dil, din, ırk, etnik köken, sosyo-ekonomik durum ayrımı yapmaksızın onların yaşamında var olmaya devam etmektedir. Bu şiddete “zemin hazırlayan ortam” ortadan kalkmadığı sürece şiddetin de son bulması mümkün değildir.

Tüm uygar ülkelerde yapılan anonslarda “hanımefendilere” öncelik verilirken Ankara İstanbul YHT’de , Türkçe anonslar “BEYEFENDİLER, HANIMEFENDİLER ve SEVGİLİ ÇOCUKLAR” şeklinde yapılmaktadır. Ama ardından yapılan İngilizce anonsta “LADIES AND GENTLEMEN” denilmektedir.

Acaba neden? Eğer bu bir “çeviri hatası” değilse, bunun başka bir anlamı mı var diye insanın aklına gelmiyor değil. Yoksa Türk hanımları yabancılardan daha mı az değerlidir?”

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Mehmet Oğuzhan TULUN : PAPA FRANSUVA’NIN ÇİFTE STANDARDI

Roma Katolik Kilisesi’nin ruhani ve dünyevi lideri Papa Fransuva, 6 Haziran günü Bosna Hersek’e resmi bir ziyarette bulunmuştur. Papa Hazretleri, Bosna Hersek’te resmi temaslarda bulunmuş, Bosna Hersek’in hem dünya hem de özel olarak Avrupa için önemine vurgu yapmış ve barış çağrısında bulunmuştur.

Ancak Bosna Hersek halkı için manevi anlamda çok önem arz edecek bir şeyi yapmamıştır: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesinin soykırım teşkil ettiğine dair karar kıldığı Srebrenitsa Soykırımından hiçbir şekilde bahsetmemiştir. Srebrenitsa’da katledilen kurbanların aile mensuplarının ve Bosna Hersek İslam Birliği Başkanı Hüseyin Kavazoviç’in bu yöndeki çağrılarına rağmen, Papa Fransuva, yetkili bir mahkemenin gerçekleştiğini tescillediği bir soykırımdan hiçbir şekilde bahsetmemeyi tercih etmiştir.

Ancak Papa Fransuva bir yandan da Vatikan’da 12 Nisan günü yaptığı bir ayinde,[i] hakkında yetkili mahkeme kararı bulunmayan ve son derece ihtilaflı bir konu olan 1915 Olaylarının soykırım olduğunu ima etmiştir. Papa, aynı ayin sırasında Srebrenitsa Soykırımı’ndan sadece “toplu kıyım” olarak bahsetmiştir. Papa’nın bu ayinde sergilediği tutumda; Ermenistan, Ermeni diasporası ve Ermeni Apostolik Kilisesinin lobicilik faaliyetlerinin etkili olduğu bilinmektedir.

Papa Fransuva’nın bu çelişkili tutumu bununla da sınırlı değildir. Kendisi, bahsi geçen ayinde 1915 Olaylarının “20. Yüzyılın ilk soykırımı” olduğu imasını yapmıştır. Bunu yaparak Namibya halkının soykırım olarak nitelendirdiği 1904-1908 arasında Alman Güneybatı Afrikası’nda (günümüz Namibyası) Alman sömürgeci güçleri tarafından gerçekleşen Herero ve Nama katliamlarını göz ardı etmiştir.[ii] İhtilaflı tarihi olayları soykırım olarak nitelendirmekten kaçınmayan Papa Fransuva, 1904-1908’de gerçekleşen olayları bir kenara bırakıp, 1915 Olaylarına 20. Yüzyılın ilk soykırımı nitelendirmesi yapmayı tercih etmiştir.

Papa Fransuva’nın söyledikleri ve söylemedikleri bir arada incelendiğinde, kendisinin uyguladığı bir çifte standart ortaya çıkmaktadır. Papa, tarihi olaylarda Hristiyan ve Müslüman ayrımı yaparak seçici söylemler ortaya koymaktadır.

1904-1908’de Herero ve Nama kabilelerine karşı gerçekleştirilen katliam, Alman Güneybatı Afrikası’nın sömürgeci Alman yönetiminin emriyle onun askeri birlikleri tarafından yapılmıştır. Srebrenitsa’da gerçekleştirilen ve kesinkes soykırım niteliği taşıyan katliam, paramiliter Sırp birlikleri tarafından yapılmıştır. Katliamları gerçekleştiren iki grup da Hristiyan kimliğine sahipti. Papa Fransuva, birisi hakkında soykırım iddiası, diğerinde ise kesinkes soykırım olgusu bulunan bu iki Hristiyan grubun gerçekleştirdiği katliamları geri plana atmıştır. Bunun yerine hem Müslümanların ve hem de Hristiyanların pek çok kayıp verdiği 1915 Olaylarında, Ermenilerin iddialarını cımbızla ayıklayıp soykırım iması yapmıştır.

Uygulanan bu çifte standart; dinler arası diyaloğa vurgu yapan, medeniyetler arası ittifakı savunan ve evrensel sevgiyi dile getiren Roma Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa Fransuva’ya yakışmamakta ve onun söylemleriyle ters düşmektedir.

Bu çifte standart, Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında kutuplaşma yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu tutumun hiçbir şekilde yapıcı olmadığı aşikârdır. Umarız Papa Fransuva’nın yapmakta olduğu bu hata bilinçli değildir ve gelecekte bu tür bir hataya düşmeyecektir.

* Fotoğraf Reuters haber ajansı tarafından çekilmiştir

[i] Mehmet Oğuzhan Tulun, “Hukuki ve Tarihi Bir Tartışmaya Dini Katmak”, AVİM, http://www.avim.org.tr/yorumnotlarduyurular/tr/HUKUKI-VE-TARIHI-BIR-TARTISMAYA-DINI-KATMAK—Mehmet-Oguzhan-TULUN/3994

[ii] Alev Kılıç, “Namibya’dan Papa Hazretleri Fransuva’ya Çağrı”, AVİM, http://www.avim.org.tr/yorumnotlarduyurular/tr/NAMIBYA-DAN-PAPA-HAZRETLERI-FRANSUVA-YA-CAGRI—Alev-KILIC/4058 ; Ali Murat Taşkent, “Papa’nın Dikkatsizliği”, AVİM, http://www.avim.org.tr/yorumnotlarduyurular/tr/PAPA-NIN-DIKKATSIZLIGI—Ali-Murat-TASKENT/4033