Etiket arşivi: GÜNDEM ANALİZİ

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Ayşe İLKER : BİR DAVA UĞRUNDA YAŞAM AK MI ÖLMEK Mİ ?

Doksanlı yılların ortalarında, J.D.Salinger’ın “Olgunlaşmamış bir insan, bir dava uğrunda kahramanca ölmek ister; olgunlaşmış biri ise o dava uğrunda sessizce yaşamak ister” biçiminde mealen aktarılabilecek sözlerini okuduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü, bilinçaltımızda, bir dava uğruna kahramanca ölmek; yüceltilmiş ve erişilmesi kolay olmayan bir tercih idi. Dolayısıyla, inandığı değerler uğrunda kahramanca ölenler, yaşayanlardan çok daha fazla bir şey yapmış olarak kabul ediliyordu.

Salinger’ın bu sözünü okuduktan sonra, uzun uzun düşündüm ve aslında, bir dava uğrunda sessizce yaşamanın, ölmekten daha zor olduğuna karar verdim. Öyle zamanlar olur ki, inandığınız ülküler, kabul ettiğiniz doğrular, benimsediğiniz davranış biçimleri, sizin toplumda yalnızlaşmanıza sebep olur. Doğru bildiklerinizi, inançlarınızı, vazgeçilmez saydığınız değerlerinizi anlatmanız gerekir. Yalnızlığın duvarları, ancak anlatarak ve anlaşılarak aşılır. Bu, donanımlı olmanızı, uğrunda her türlü fedakârlığı göze aldığınız fikirlerinizi ve inançlarınızı sağduyuyla, bıkmadan usanmadan ifade etmenizi gerektirir.

Ölmek, bir anda olup biten bir fiil. Yaşamak, bir anda olup bitmeyen, durmadan yinelenen ve olma hallerinin devam ettiği bir fiil. İşte bu sebeple bile, yaşamak, ölmekten daha zor. Yaşamak, belki milyonlarca kez düşünmek demek. Yaşamak; çileyi, ıstırapları ve acıyı göğüslemek; yeni varoluşlara, yeni umutlara kapı aralamak demek.

Ölmenin halleri ise türlü türlü. Canlı bomba haline getirilenler, intihar eylemcisi yapılanlar, kendi bedenlerini yok ederken başka bedenlere de ölüm hazırlayanlar… Onlar da bir dava uğruna ölüyorlar; kutsanmış değerler uğruna bir hayatın ehemmiyetsizliğine inandırılıyorlar.

Fakat, Çanakkale’de, Gelibolu’da karınları aç olarak canlarını verenler; Sakarya’da gövdesini kurşunlara siper edenler için ölmenin anlamı daha farklı olsa gerek… Onlar, toprağa basan ayakların kimi tekmeleyeceğini ve bedenlerinin kimler tarafından mundar edileceğini bildikleri için öldüler. Böyleleri, yüz yüze gelindiğinde kaçınılmaz bir tercihi işaretleyen ölümler.

Suriye’de, bebelerin gül kokulu tenleri barut kokusunda yok oluyor. Semirmiş fedailer, zayıf bedenlerin üstüne çullanıyor. Bu ölümlerde, dava var mı, fikir var mı, aramak bile mümkün değil.

Verimli topraklarını, Çinlilerin yerleştirmek istediği nüfusa vermek istemeyen Uygur Türkleri de öldürülüyor. Ama onların ölmelerinin bir aksi olmuyor gök kubbede…

Diyeceğim şu ki, ölmek hem kolay, hem zor. Yaşamak ise, her zaman hep zor, hep zor. Esaret altında yaşamak, boynunda prangalarla yaşamak, hayatının her safhasında zincirlenerek yaşamak… Aşağılanarak, hor görülerek ve değerleri yok edilerek yaşamak…

Salinger’in “Bir dava uğrunda sessizce yaşamak” sözünden; gösterişten arınmış, içsel olarak zenginleşmiş ve özümsenmiş fikirleri ve davaları anlamak gerektiğini düşünüyorum. Çığırtkanlıkla, davaların ve fikirlerin yaşatılamayacağını; kahramanca ölmek istemekle de davaların uzun ömürlü olamayacaklarına inanıyorum.

Eğer ebediyen yaşayacak ve yaşatılacak fikirlerimiz ve davalarımız varsa, ve bunların her gün yeniden “ol”malarına zemin hazırlayacak düşünce üretimlerimiz varsa, ölmeyi hiç düşünmememiz gerekir. Bugün yeryüzünde ölmeyi yüceltenlerin yaşatılacak davası olmadığını görmemiz gerekiyor. Taliban’ın, Beşşar Esed’in yaşatacak davaları olsaydı bulundukları coğrafyayı kan gölüne çevirmeleri akıllarından bile geçmezdi.

Şunu da söylemek lazım: Dünyayı ölümlerle cehenneme çevirenlerin hiçbir yaşatma aşkı ve davası olamaz. Hürriyetin beşiği sayılan ülkelerde, silah tacirleri akıl almaz oyunlarla, sahte davalar ve sahte fikirlerle, Müslümanları birbirine kırdırıyor. Dilinden Allah sözünü düşürmeyenlerin eliyle oluyor ölümler. Ve böylesi ölümler karşısında, hayat daha bir değer kazanıyor, sessizce ama güçlü bir şekilde bir dava için yaşamak ve mücadele etmek daha anlamlı hale geliyor.

Prof. Dr. Ayşe İLKER
Alıntı Kaynağı: http://www.haberacisi.com

Reklamlar

GÜNDEM ANALİZİ : YENİ BİR ERZURUM KONGRESİ TOPLANMALIDIR

Türkiye son hızla genel seçimlere gidiyor. Üç ay sonra genel seçimlerin sonuçlarına göre, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecek siyasal iktidar belli olacaktır. Böylesine bir aşamada siyasal partiler seçmen önüne çıkmağa hazırlanmaktalar ve bu doğrultuda programlar ve planlar hazırlayarak ve her gün halkın önüne çıkarak, seçim kazanmak üzere yeni manevralara hazırlandıkları göze çarpmaktadır. Halk kitlelerini yakından ilgilendiren hemen hemen her konuda başlıca partilerin yeni hazırlıklara girdikleri ve bu doğrultuda genel seçimler öncesinde yeni programları Türk kamuoyuna açıklayarak arkalarındaki halk desteğini artırabilmek üzere harekete geçtikleri anlaşılmaktadır. Siyasal partilerin başlıca hedefi olan iktidara gelmek ancak genel seçimler yolu ile mümkün olabildiğinden, böylesine bir geçitten geçebilmek üzere önde gelen büyük partilerin Türkiye’nin en önemli sorunlarına yeni çözümler üreterek gelecek dönemde Türkiye Cumhuriyetini yönetmeğe talip oldukları, bu tür girişimlerinden açıkça ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar gündeme gelen bu tür girişimlerin önümüzdeki dönemde daha da artacağı ve seçmen kitlelerini oy verme aşamasında etkileyecek derecede tırmanacağını şimdiden söylemek mümkündür. Seçimlere doğru yeni gazetelerin ve dergilerin çıkması kamuoyundaki tartışmaları tırmandıracağı gibi, partilerin seçim bildirgeleri ve programları da Türkiye’yi genel seçim atmosferine hazırlayacaktır.

İçinden geçilmekte olan değişim sürecinde Türkiye bir çok konuda zorlanmakta, değişimin dayattığı sorunlar ile geçmişten gelen geleneksel sorunlar bir araya gelerek, zamanla içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağını Türkiye’yi yönetmeğe talip olan partilerin ve siyasetçilerin önüne çıkmaktadır. Tek tek ele alındığında daha kolay çözüme kavuşturulabilecek bazı sorunların daha genel anlamda ve başka sorunlar ile beraber ele alınması, ya da bütün boyutları ile masaya yatırılması gibi durumlarda gene içinden çıkılmaz durumlar ile karşılaşmak mümkün olabilmektedir. Bu nedenle hem siyasi partiler hem de siyaset kadroları ciddi boyutlarda zorlanmaktadırlar. Öyle ki, Türkiye Cumhuriyetinin doğrudan doğruya geleceğini etkileyecek derecedeki çok önemli ve yaşamsal sorunlara böylesine bir ortamda çözüm bulmakta Türk toplumu giderek gecikmekte ve bu nedenle de Türkiye’nin sorunları çözümsüz bir doğrultuda sürünüp gitmektedir. Zaman en acımasız hakem olarak bu durumu açıkça ortaya koymakta ne var ki, Türkiye gene de ana sorunlarına çözüm üretebilecek olgunluk aşamasına gelememektedir. Böylesine bir gecikmenin dış konjonktürden gelen nedenleri olduğu gibi, içeriye yansıyan boyutları ve Türkiye’nin iç dinamiklerinin bir türlü olumlu bir çizgide kesin ve kalıcı çözümler için elverişli bir ortama gelememesi de etkili olmaktadır. Bu doğrultuda çözüme kavuşturulamayan sorunlar giderek karmaşık bir yapıya dönüşmekte ve içinden çıkılmaz bir duruma dönüştüğü aşamada ise, bazı haklı ya da haksız tepkiler ile karşılaşarak iyice yokuşa gitmektedir.

Erzurum_Kongresi[1]

Son zamanlarda bölücü hareketler ve terör sorunu üzerinden Türkiye’nin gündemindeki bir numaralı sorun olarak duran güneydoğu sorunu, bir türlü çözüme kavuşamamakta, iyi niyetli çözüm girişimleri bir türlü sonuca ulaşamamakta, bu arada kötü niyetli siyasal girişimler de engelleyici faktörler olarak devreye girdiği aşamada sorunu çözüme kavuşturmak hedefi iyice uzaklaşarak imkânsızlık noktasına gelmektedir. Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasıyla beraber gündeme gelen bu sorun zamanımızda iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiş ve iyi niyetli girişimler giderek sonuçsuz kalınca, bu kez de kötü niyetli girişimler bu sorunun Türkiye Cumhuriyetine ve komşu devletlere karşı kullanılması gibi bir yeni olumsuz gelişmenin öne çıkmasına neden olmuştur. Sorunu çözemeyen iç ve dış siyasal çevreler bu kez içine girilen çözümsüzlük aşamasında bu kez sorunu birbirlerine karşı çözümsüzlük doğrultusunda kullanmağa başlamışlar, karşı tarafların çözümlerinin engellenebilmesi için görünüşte yeni adımlar atılmış ve bu adımların sorunu çözmeğe değil tamamen tersine çözümsüzlük istikametine doğru çektiği belirli bir zaman dilimi geçtikten sonra görülmeğe başlanmıştır. Bunun anlaşılması üzerine, güneydoğu da çözüm bekleyişi içinde olan ilgili çevrelerin umutları tükenmeğe başlamış ve bir anlamda aldırmazlık tutumu bu çevrelerde giderek etkili olmağa başlamıştır. Sorunu barış içinde çözemeyenler savaş ve terör yollarını denemişler ama bu yoldan da bir sonuç elde edememişlerdir. Terör ile Türkiye Cumhuriyetinin yıkılamayacağı, Irak ya da Yugoslavya’daki gibi bölünemeyeceği artık kesin olarak anlaşılmıştır. Ne var ki, Türk devletinin de bütün gücüne rağmen terör örgütünü kesin olarak yok edemeyeceği anlaşılmış ve bu aşamadan sonra, güneydoğu sorununun Türk devletinin yıkılmazlığı ile bölgedeki etnik halkın terör örgütlenmesi arasına sıkışıp kaldığı belli olmuştur. Terör örgütü Türk devletini otuz yıl sonra yıkamayınca, bölge halkı terör yolu ile sonuca gidemeyeceğini anlamıştır. Terör örgütünün arkasında ise bölgeye dönük stratejik hesapları olan ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İsrail gibi emperyal batılı devletlerin açık desteği olması yüzünden de Türk devleti de bu bölgedeki etnik terörü kendi gücü ile sona erdiremeyeceğini anlamış durumdadır.

Gelinen noktada, güneydoğu sorununun devlet baskısı ile ya da etnik halkın terör örgütlenmesiyle çözülemeyeceğinin kesin olarak anlaşıldığı görülmektedir. Artık Kürt yok diyerek ya da dağlık bölgeden gelen kart kurt sesleri masalları ile güneydoğu sorununun olumlu bir sonuca bağlanamayacağı iyice belli olmuş ve soğuk savaş sonrası aşamada içine girilen küreselleşme döneminin dinamiklerinin etnik kökenleri öne çıkarması nedeniyle sorun daha da büyüyerek iyice içinden çıkılmaz bir noktaya gelmiştir. Eski dönemde Türkiye’nin komşu ülkelerini Türkiye’ye karşı terör eylemleri için etnik gruplaşmalar doğrultusunda kullanan Türkiye’nin dostu ve müttefiki görünümündeki batılı emperyal devletler yeni dönemde bu şanslarını yitirmişler, soğuk savaş sonrasında sınır komşularıyla dana yakın ilişkiler içerisine giren Türkiye Cumhuriyeti komşularını da bölücülük doğrultusunda tehdit eden etnik teröre karşı bölgesel bir işbirliği ve dayanışma dönemini başlatmıştır. Irak ve Suriye’nin kuzey bölgelerini Türkiye’ye karşı birer terör üssü olarak kullanan bölücü illegal örgüt yeni dönemde bu şansını yitirince iyice toplumsal desteğini kaybetmiştir. Kitlesel destekten mahrum kalan bölücü örgüt yeni dönemde eski iddialarını sürdürebilmek için, batının emperyal devletlerinin desteğine sığınmış ve Avrupa Birliği oluşumu üzerinden Avrupa ülkelerini, Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden de ABD ve İsrail devletlerinin desteklerini korumağa çalışmış ve bu ülkelerin Türkiye üzerinde baskı kurmalarını sağlayarak, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde kendi istedikleri doğrultuda bir çözüm üretmeğe çaba göstermişlerdir. NATO üyesi ve AB aday ülkesi olarak Türkiye’nin batı dünyası ile olan yakın ilişkilerinden yararlanarak, batılı ülkeleri Türkiye’yi bölücü örgütün planları doğrultusunda bir çözüme zorlama dönemi de son yıllarda giderek artan baskı ve şantajlara rağmen sonuç vermemiş, bu doğrultuda geliştirilen bütün girişimler sonuçsuz kalmıştır. Artık eski tutumlar ya da senaryolar ile sonuç alınamayacağı kesin olarak belli olmuştur.

Erzurum_Kongresi1[1]

Bölücü etnik terör yüzünden otuz yılda otuz bin insanını kaybeden Türkiye Cumhuriyetinin bundan sonraki aşamada yeniden bir terör dönemine zorlanması hiçbir biçimde sonuç vermeyeceği gibi tamamen tersine bir doğrultuda tepkisel olumsuz sonuçlara da giden yolları açabilir. Türkiye artık geri zekâlı ya da aptal bir ülke konumuna hiçbir biçimde düşürülemeyecek derecede bir olgunlaşma aşamasına gelmiştir. Çeyrek yüzyılı aşan bir sürede yaşanan olaylar, Türk insanını bilinçlendirdiği gibi Türk devletinin de giderek güçlenmesine neden olmuştur. Eskisinden daha güçlü bir konuma gelen Türkiye Cumhuriyetinin Yugoslavya’da yaşanan iyi niyetli demokrasi senaryoları ile safca parçalanmağa doğru sürüklenecek bir geri ülke ya da zayıf devlet konumundan hızla uzaklaştığının görülmesi gerekmektedir. Bu konuda kararlı görünen batı emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i maalesef hedeflerine ulaşmakta fazlasıyla gecikmişlerdir. Son yıllardaki bütün zorlamalara rağmen istediklerini elde edemeyen bu emperyal güçler gene aynı kafada olmalarına rağmen, aradan geçen yıllardan sonra dönemin değiştiğini ve Türkiye’nin artık dıştan yetiştirilen ve dışarıdan gönderilen siyasetçiler ile uzaktan kumandalı manipülasyonlar ile yönetilemeyeceğini artık görmeleri gerekmektedir. Zaman içerisinde doğrular ve yanlışlar ortaya çıkmış ve küresel sermayenin güdümündeki medya ile ya da siyasetin küresel sermaye tarafından finanse edilmesiyle dışa bağlı güçlerin ya da kadroların aracılığı ile Türkiye’nin bir yerlere sürüklenerek yönetilemeyeceği artık kesin olarak ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemde yaşanan olaylardan herkesin bir ders çıkarması gerektiği görülmektedir. Çıkarılan derslerden alınacak olumlu sonuçlara göre yeni dönemde davranılması gerektiği anlaşıldığı için, hiç kimse ya da taraf bütün sorunlarda olduğu gibi güneydoğu ya da doğu Anadolu sorunlarında da eskisi gibi hareket ederek zorlayıcı ve baskıcı girişimler ile sonuç almağa yönelme hakkı bulunmamaktadır. Soğuk savaştan küreselleşme aşamasına geçiş döneminde ortaya çıkan bölücü terörün sonuçsuzluğu ve hiçbir işe yaramazlığı kesinlik kazandığına göre, yeniden böylesine yöntemlere başvurulması durumunda Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından göstereceği tepkiler eskisinden çok farklı ve ağır olabilir. Bu nedenle, böylesine olumsuz tepkilere yol açabilecek zorlayıcı girişimlerden vazgeçilmesi öncelikle sorunun barış ortamında daha sağlıklı bir biçimde ele alınabilmesine yardımcı olacak ve bu doğrultuda yeni olumlu adımların atılabilmesi için elverişli bir ortamı yaratabilecektir.

Türkiye genel seçimlere giderken sadece güneydoğu sorunu değil ama bütünüyle Doğu Anadolu bir büyük sorun olarak Türk kamuoyunun önüne gelmiştir. Yeni dönemde Türkiye bölgeye sadece güneyden ya da güneydoğu sorunu olarak değil ama bütünüyle ülkenin doğu bölgelerini içine alacak düzeyde bir doğu sorunu olarak bakmak durumundadır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğu bölgesini oluşturan, güneydoğu, doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri artık beraberce dikkate alınmak durumundadır. Ulusal kurtuluş savaşını yönetmek üzere Samsun’a çıkan Türk devletinin kurucusu Atatürk’ün izlediği siyasette bu doğrultuda gelişmiştir. Doğu Karadeniz’deki Pontus çetecilerine karşı güvenlik oluşturmak üzere Anadolu’ya ayak basan Mustafa Kemal daha sonraki aşamada ulusal kurtuluş savaşına ülkenin doğusundan başlayarak işe girişmiş ve öncelikle Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz’in birlikteliğini sağlayacak olan Erzurum Kongresi ile resmi çalışmalarına başlamıştır. Erzurum Kongresi öncesinde ülkenin her köşesinde iki yüz civarında kongre ve toplantı yapılmasına rağmen, yerel ya da bölgesel düzeyde sonuç alınamamış ve daha sonraki aşamada Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu’da birlik ve bütünlük sağlaması üzerine gerçek anlamda ulusal kurtuluş savaşı başlamıştır. Dünyanın tam ortasında her tarafı açık bir konumda yer alan Anadolu yarımadası üzerinde bir bağımsız devlet düzeninin oluşturulabilmesi için jeopolitik ve stratejik açılardan öncelikle Doğu Anadolu’nun güvence altına alınması zorunlu görünüyordu. Doğu Anadolu Erzurum Kongresi ile güvence altına alındıktan sonra sıra ülkenin diğer bölgelerine gelmiş ve daha sonraki aşamada Doğu Anadolu bölgesinde sağlanmış olan birlikteliğin Misakı Milli sınırları doğrultusunda ülkenin batı, güney ve kuzey bölgelerine de taşındığı görülmüştür. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında yaşanan bu siyasal gelişmeler, Anadolu üzerindeki bu üniter ulus devletin bağımsız bir siyasal düzen oluşturabilmesi açısından Doğu Anadolu’nun birlikteliği ve bütünlüğünün yaşamsal bir öneme sahip bulunduğunu açıkça göstermiştir. Türkiye’nin doğusunda bulunan üç coğrafi bölgenin bir bütünlük içerisinde merkeze bağlı olmasının ülkenin batı bölgelerinin başkent Ankara’dan merkezi olarak yönetilebilmesi açısından da gerekli olduğu görülmüştür. Doğusunu güvenceye alan Ankara yönetimi batı bölgelerini yönetebilir konuma gelebilmiştir. Doğusunu koruyamayan bir Ankara yönetimini batı bölgelerinin de ciddiye almayacağı açıktır. Bu nedenle, Türkiye Doğu Anadolu için geliştireceği çözüm önerilerinde devletin kuruluş yapısı, modeli ve ilkelerini öncelikle göz önünde tutmak zorundadır. Bu gerçeği güneydoğu’da ayrı devlet isteyenlerin ya da Kuzey Irak’a Türkiye’nin güneydoğusunu da bağlamak isteyenlerin acilen görmelerinde barış koşullarının korunabilmesi açısından yarar vardır.

Erzurum_Kongresi2[1]

Türk devleti Doğu Anadolu’ya başkent Ankara’dan bakmak durumundadır. Devletin böylesine bir merkezi yapıda kurulmuş olması nedeniyle, hareket noktası başkent Ankara’nın kontrolü altındaki Misakı Milli sınırları içerisinde üniter bir bütünlüğün öncelikle korunması ve böylesine bir siyasal yapılanmanın üzerinde duran ulus devletin varlığının geleceğe dönük sürdürülebilmesi açısından devletin kurucusu Atatürk tarafından belirlenmiş olan devlet modelinin öncelikle korunması gerekmektedir. Bu durum aynı zamanda bir anayasal zorunluluk olarak da devreye girmekte ve ülkenin her bölgesine merkezden aynı doğrultuda bakış açılarının geliştirilebileceğini göstermektedir. Türk devleti Ankara merkezli bir hukuki yapıya sahiptir ama Ankara’da ulusal ve üniter devletin kurulmasına giden yol Doğu Anadolu’daki Erzurum Kongresi ile başlatılabilmiştir. Erzurum Kongresi o koşullarda yapılamasaydı Sivas’ta bir büyük ulusal kongre hiç yapılamaz ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden kararlar Türk ulusunun ülkenin bütün bölgelerinden gelen il ve bölge temsilcilerinin katılımıyla hiçbir biçimde kurulamazdı. Bu nedenle, Doğu Anadolu’nun geleceği denlince akla Erzurum Kongresi, Türkiye’nin geleceği denilince de akla Sivas Kongresi gelmektedir. Atatürk Misakı Milli sınırları içerisinde bir ulus devleti üniter yapı içerisinde oluştururken Doğu Anadolu’da güneydoğu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin birlikteliğini öncelikle sağlamış ve daha sonraki aşamada da bu durumun ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından korunmasına öncelik vermiştir. Atatürk Cumhuriyetinin çatısı altında Doğu Anadolu’ya bakış açısını bu nedenle öncelikle Erzurum Kongresi olgusu ile değerlendirmek gerekmektedir. Erzurum Kongresi bakış açısıyla Doğu Anadolu’ya bakıldığı zaman, emperyalizmin gelecekte muhtemel küçük etnik devletlerin başkenti olarak öne sürmeğe çalıştığı Diyarbakır, Van ve Trabzon kentinin bütünüyle Doğu Anadolu bölgesinin kopmaz parçaları olduğu daha iyi anlaşılabilmektedir. Bir partinin belediye başkanı Diyarbakır’ı Batman ile birleştirip özerklik isterken, aynı taleplerini Trabzon ve Van için de gündeme getirmekte ve Emeniler ile Rumların desteğini alarak, güneydoğu’da bir Kürdistan’ın kuruluşunu Türk devletine karşı dayatmağa çalışmaktadır. Hala Sevr rüyaları gören bölücüler, sadece Diyarbakır’ı tek başına kurtaramayınca bu kez Van ve Trabzon’u da öne atarak Doğu Anadolu’da muhtemel bir Ermenistan ve Pontus Cumhuriyetleri oluşumunu yeniden devreye sokmağa çalışmaktadırlar.

Geçen hafta sonunda Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili bir bölge toplantısını, Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş olan ana muhalefet partisinin müstakbel Büyük Ermenistan devletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlediği görülmüştür. Başkent Ankara’dan çok uzak bir düzeyde yapılan bu toplantıda İstanbul ile Doğu bölgesinin temsilcisi olan bazı sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri de katılmış ve bölgenin geleceği İstanbul merkezli bir bakış açısı ile Ankara‘dan gelebilecek temsilciler devre dışı bırakılarak ve en önemlisi halen Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olan Atatürkçü Düşünce Derneğinin toplantıya gelmiş olan temsilcileri dışarıda bırakılarak toplantıyla devam edilmek istenmiştir. Atatürk’ün partisinin Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışlayarak böylesine bir bölge toplantısı yapması hem bölgede hem de ulusalcı ve cumhuriyetçi kamuoyunda ciddi tedirginlikler ve kuşkular yaratmış ve “nereye gidiyoruz“ sorularını öne çıkarmıştır. Atatürk’ün devlet modelini savunması gereken Atatürk’ün partisi, Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bir bakış açısı ile bakması gerekirken, bu konuda kendisine en fazla yardım yapabilecek düzeydeki ulusal birikime sahip olan Atatürkçü Düşünce Derneği’ni dışarıda bırakarak bölge toplantısını yapmağa çalışması, çok ciddi tedirginliklere neden olmuştur. Bölücü etnik terör örgütüne yakın duran bazı sivil toplum kuruluşları ile bu doğrultuda siyasete yakın duran bazı temsilcilerin toplantıya katılmaları, devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin Doğu Anadolu’ya Atatürkçü bakış açısından vazgeçtiğine dair tartışmaları de beraberinde kamuoyuna getirmiştir. Doğu Anadolu’nun bütünlüğüne öncelik vermeyen, güneydoğu sorununu Doğu Anadolu’nun birlik ve bütünlüğü dışında ele alan, Kuzey Irak benzeri bir yeni yapılanmayı çözüm diye Türkiye’nin güneydoğu bölgesine getirmek isteyen bir yaklaşım hiç bir zaman, Doğu Anadolu’yu kurucu önder Atatürk’ün devlet modeline göre değerlendiremeyecektir. Güneydoğu’ya öncelik vererek Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgelerinin dışlanması ya da ikinci planda bırakılması, bölgeye Erzurum Kongresi sonrasında getirilmiş olan bütüncül bakış açısını ve yaklaşımları ortadan kaldırarak bölücü sonuçlar verebilecektir. Bölücü örgüt yandaşı sivil toplumcular ile başkent Ankara’ya yüz belediye başkanını bir araya getirerek bölgesel meydan okuyanlar ile Doğu Anadolu’ya bütüncül bir yaklaşım geliştirilemez ve bu nedenle de kalıcı ve Türkiye’nin devlet modeline uygun bir çözüm getirilemez.

Erzurum_Kongresi3[1]

Ne var ki, Doğu Anadolu’nun bütünlüğü dışlanarak sadece güneydoğu bölgesinin ele alınmasıyla ancak bölücü örgütün ve Türkiye’yi bölmek isteyen batılı emperyal ve Siyonist çevrelerin ekmeğine yağ sürülebilir. İstanbul sermayesinin çıkarlarına geçmişte teslim olan Atatürk’ün partisinin yeni dönem açılımında gene İstanbul merkezli bakış açılarıyla bir yerlere gitmeğe çalıştığı ama bunu da başaramayarak yüzüne gözüne bulaştırdığı görülmektedir. Ankara’dan mal kaçırır gibi İstanbul sermayesinin federasyoncu ve eyaletçi bakış açılarıyla öne çıkarılacak çözüm önerileri ülkenin birlik ve bütünlüğüne zarar vereceği için, Atatürk’ün partisinin geleneksel tabanı tarafından hiçbir zaman benimsenmeyecek ve beklide genel seçimlerde ciddi oranlarda oy kaymasına yol açabilecektir. Geçen seçimlerde partinin önünü kapayarak iktidara gelmesini önleyen eski genel başkana kızgınlık nedeniyle Atatürkçü tabanın önemli bir kesimi tepkisel olarak milliyetçi partiye oy vererek siyaset sahnesinden dışlanmak istenen bu partiye hayatiyet kazandırmıştı. Adında halk sözcüğü bulunmasına rağmen iş adamı ve sanayici derneklerinden kaynaklanan sermaye politikalarına angaje olan Atatürk’ün partisi bu yüzden kısa zamanda zenginlerin partisi durumuna sürüklenerek ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden dışlanarak zenginlerin yaşadığı sahillerin partisi konumuna sürüklenmişti. Bu durumdan ders alması gereken Atatürk’ün partisi geçen yıl İstanbul merkezli bir yönetim atağı ile karşı karşıya kaldığı için, genel başkan ve yardımcıları ile genel sekreterin İstanbul temsilcileri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldıkları ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen ulusal ve üniter devlet yapısını ikinci plana atmağa ve İstanbul’u yeniden başkent yapacak doğrultuda bölgesel federasyona güneydoğu üzerinden hazırlandıkları anlaşılmaktadır. Büyük sermayenin çıkarları ile ülkenin ve halkın ulusal çıkarlarının ters yönlerde olması ve bu nedenle siyaset sahnesinde önemli ölçülerde çatışmaların öne çıkması dikkate alınırsa, Atatürk’ün partisinin geçen seçimlerde sahillerden aldığı oylarını bu kez alamayacağı ve güneydoğuya öncelik vererek Türkiye’nin bütün bölgelerini karşısına aldığı görülmektedir. Milli sınırlar dışına çıkarak bölgeye yatırım yapmak isteyen İstanbul sermayesi ile güneydoğuda bölücülük yapan partilerin ve örgütlerin çıkarları, bölgesel federasyon ile eyalet sisteminin oluşturulmasında birbirine paralel görünmektedir. Bu doğrultuda doğu Anadolu’nun Kürt ve Alevi asıllı insanlarının alet ederek kimliklerini öne çıkaracak bir yaklaşım doğrultusunda güneydoğu sorunu ele alınmağa çalışılmakta ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten gelen geleneksel Ankara merkezli ulusal ve üniter yaklaşımından uzaklaşılmaktadır. Atatürk’ün devlet modeline olduğu kadar, devlet kuran partinin altı ilkesinden olan ulusalcılık ve cumhuriyetçilik ilkelerine de açıkça ters düşen bu yaklaşımın, güneydoğu halkından oy alabilmek uğruna gündeme getirilmesi önümüzdeki dönemde ciddi handikaplara yol açabilecek gibi görünmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin en zayıf döneminde kabul etmediği eyalet sistemi ve federasyona, büyük sermaye çevrelerinin ve batılı emperyal güçlerin çıkarları uğruna şimdi evet demesi eşyanın doğasına aykırı düşmektedir. Zayıf noktada kabul edilmeyen Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak bir siyasal çözümün en güçlü olunduğu aşamada kabul edilmesi gibi bir zafiyeti hiç kimse Türk halkına açıklayamaz. Batı emperyalizmine karşı antiemperyal bir mücadele sürdürerek bağımsız Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin yöneticileri ise, böylesine bir geri adım atmayı hiç kimseye anlatamazlar. Atatürk’ün partisinin doğu bölgelerinden kopmasını yanlış politikalarda ve batı bölgelerinde üslenmiş olan büyük sermayeye teslimiyette aramak gerekirken, gene sermaye merkezlerinin desteği ile güneydoğunun Doğu Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünden kopmasına yol açabilecek federasyon ve eyalet modeli yaklaşımların benimsenmesi Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına yol açabilecektir. Atatürk’ün partisinin Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kalkmasına alet olmasını ise hiçbir parti yöneticisi toplumun üçte birini oluşturan Atatürkçü cumhuriyet tabanına anlatamayacaktır. İktidar partisinin küresel politikalara angaje olan neo-liberal yaklaşımlarının taklitçisi ya da kopyacı bir tutumun sonuç vermesi ise gene eşyanın doğasına ters düşecektir.

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan Atatürk Milliyetçiliği kavramı, cumhuriyet devletinin Doğu Anadolu’nun ülkeye kopmaz bağlar ile bağlanmasının ana formülüdür. Türk devletinin anayasasında Türk milliyetçiliği değil ama Atatürk milliyetçiliği devletin temel ilkelerinden birisi olarak benimsenmiştir. Devletin adında “Türk” kavramı vardır ve bu kavram doğrultusunda bir Türk milli devleti kurulmuştur ama içe dönük bir Türk milliyetçiliği anayasada yer almamıştır. Türk milliyetçiliğinden uzak duran bir Türk devleti ulusal yapıda kurulurken, Anadolu’da yaşayan diğer kökenlerden gelen insanlar da düşünülmüştür. Kendini Türk hissedenler Türk olarak kabul edilmiş, “Ne mutlu Türküm diyene” yaklaşımı ile alt kimlik ya da etnik köken sorunları aşılmağa çalışılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşında düşmana karşı beraberce savaşan Anadolu halkı Atatürk’ün tanımı ile Türk ulusu olarak kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denileceğini devletin kurucusu bir temel ilke olarak ortaya koymuştur. Bu nedenle Misakı Milli sınırları içinde Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında bir Türk vatandaşı olan herkes Türk olarak kabul edilmiş ve hukuken eşit bir statüde her türlü hak ve özgürlükten yararlanılması serbest bırakılmıştır. Türk devleti Avrupa Birliği sürecinde en üst düzeyde insan haklarını ülkede gerçekleştirebilmek için canla başla mücadele ederken, güneydoğu bölgesinde ayrı bir kimlik oluşturarak böylesine bir kimliğe özerklik tanıyacak çözüm modellerini ya da anayasal güvenceye sahip olan resmi ulusal dil olarak Türkçenin yanına ikinci bir dilin getirilmesini, ayrıca Diyarbakır merkezli bir Kürdistan eyaleti oluşturulmasını çözüm olarak benimsemek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinden vazgeçmek anlamına gelecektir. Teröristlere af ile terör örgütünün aklanmak istenmesi şehit ailelerini rahatsız ettiği gibi, Türk kamuoyunda da haklı tepkilere neden olmuştur. Yerel yönetimler özerklik şartının kabul ettirilmesiyle beraber, oluşacak eyalet yapılanması içinde öz savunma gücü adı altında yerel ve bölgesel ordular kurulmasına izin verilmesi ile de iç savaşa gidebilecek bir çatışma ortamının doğmasına yol açılabilecektir. Bölücülerin Avrupa Birliği üzerinden dayattıkları bu gibi önerilerin hiç birisi gerçek çözüm olmadığı gibi beraberinde yeni sorunlar yaratabilecek derecede de tehlikeli görünmektedir. Bölücü partinin temsilcilerinin başında bulunduğu yüz belediyenin ortak hareket etmesi ciddi bir bölgeselleşme eğilimi olarak, Türkiye’ye açıktan güneydoğu bölgesinde bir eyalet yapılanması dayatılmasına neden olmakta ve bölünme tehlikesini fazlasıyla artırmaktadır. Eğer ciddi bir çözüm geliştirilmek isteniyorsa, kendini bilen hiçbir devletin alet olmayacağı bu gibi senaryolara Türkiye Cumhuriyetinin uzun süre seyirci kalması ve hoşgörü göstermesinin arkasında yatan nedenler üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gerekmektedir. Sabır etmenin sonunun selamet mi yoksa felaket mi olduğu önümüzdeki dönemde görülecektir.

Güneydoğunun bölünmesiyle ilgili bütün toplantılar yeni başkent ilan edilen Diyarbakır’da yapılmaktadır. Atatürk’ün partisinin doğu sorunları ile ilgili çalıştayı ise muhtemel büyük Ermenistan devletinin başkenti olarak ilan edilen Van kentinde düzenlenmiştir. Doğu Anadolu’nun geleceği ile ilgili toplantıların Diyarbakır ya da Van üzerinden Kürdistan ile Ermenistan’ın oluşumuna yönelik gündeme getirilmesi ise son derece düşündürücüdür. Atatürk’ün partisinin Doğu Anadolu’ya Van üzerinden bakması ise, İstanbul üzerinden bölgeye yönelik estirilen eyalet ve federasyon yaklaşımlarının bazı gayrimüslim sivil toplum kuruluşları ile cemaatlerin devrede olduklarını göstermektedir. Doğu Anadolu’ya Van ya da Diyarbakır üzerinden bakmanın ya da yaklaşmanın bölücü sonuçlar verdiğinin kesinleştiği bu aşamada, cumhuriyet tarihimizin ortaya koymuş olduğu gerçekler doğrultusunda ikinci bir Erzurum Kongresine büyük gereksinim vardır. Sevr haritası ya da Wilson prensipleri doğrultusunda bölgeye parçalı yapıyı dayatan Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’ine karşılık, Türkiye Cumhuriyetinin bütüncül ve üniter yapısını, ulusal bakış açısını yansıtacak yeni bir Erzurum Kongresi ile doğu Anadolu’nun sorunları ele alınabilmelidir. Şimdi Atatürk’ün partisine düşen görev, Atatürkçü Düşünce Derneği ile beraber günümüz koşullarındaki Atatürkçü bakış açısını bütün doğu bölgesine yansıtacak ikinci bir Erzurum Kongresini Türkiye’nin Doğu Anadolu’sunun merkezi olan Erzurum’da yapmak olmalıdır. İkinci Erzurum Kongresi ile, Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgeleri bir bütün olarak ele alınmalı ve sorunları böylesine bir bütünlük içerisinde tartışılarak karara bağlanabilmelidir. Ancak o zaman emperyalistlerin yerli işbirlikçileri ile dayattıkları bölücü ve mandacı çözüm önerilerinden Türkiye kurtulabilecektir. Şimdiye kadar Türkiye’ye dayatılan baskı ve zorlayıcı yöntemlerin sonuç vermediğini artık emperyal merkezlerin görmesi ve Türkiye’yi yeniden kazanacak yaklaşımların gündeme getirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin geleceği açısından Doğu Anadolu’nun önceliği vardır. Bu nedenle tıpkı geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi yeni bir Erzurum Kongresi ile Doğu Anadolu Atatürkçü bakış açısıyla ele alınabilmelidir. Ondan sonra ise gerekirse yeni bir Sivas Kongresi daha toplanarak her şey Türk ulusunun değerli temsilcilerinin önünde tartışılarak yeniden karara bağlanabilir.

GÜNDEM ANALİZİ /// Arslan Bulut : “Stratejik saldırı”ya karşı ç özüm var !

"Çözüm için uluslararası arenada çaba yok!" Bu sözü söyleyen kişi Moskova merkezli Polit Kontakt Siyasi Araştırmalar Merkezi İcra Direktörü Andrei Medvedev…

Gerçi Medvedev bu ifadeleri Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Ankara’daki toplantısında Ukrayna ve Suriye için kullandı ama Türkiye’nin terör meselesi için de geçerli!

Çünkü Başbakan Davutoğlu, "Birileri bu ateş çemberinin içine Türkiye’yi itmek istiyorsa, özellikle bölücü terör örgütü, DEAŞ, DHKP-C gibi örgütler ve arkasındaki güçler Türkiye’yi de böyle bir kadere duçar etmek gibi bir planları varsa…" diyor.

Davutoğlu, meselenin Türkiye’ye yönelik bir dış saldırı olduğunu ima ediyor. Tayyip Erdoğan da artık "Bizi Anadolu coğrafyasından söküp atmak isteyenler"den bahsediyor.

Öyleyse Türkiye’yi ateş çemberi içine itmek isteyen güçleri köşeye sıkıştıracak kararlar almak gerekmez mi?

***

Dağlıca’dan sonra Iğdır’daki saldırı, yine anneleri babaları eşleri, çocukları ağlatıyor. Bu tür saldırıların artarak devam edeceği anlaşılıyor. Zaten Cizre Belediye Başkanı’nın yabancı ajanslara "Türkiye’ye karşı bir iç savaş yürütüyoruz" dediği iddia ediliyor. Gerçek de bu!

Tayyip Erdoğan da "Çözüm Süreci’ni bunlar adeta Güneydoğu’da, kısmen Doğu’da kendileri için silâh stoklama süreci olarak değerlendirdiler" dediğine göre uygulanan politikaların temelden yanlış olduğunu kabul ediyor. Öyleyse asıl mücadele yöntemi, söz konusu örgütlerin dış desteğini kesmek değil midir?

Tabii bu kolay değil. Zira ABD, PKK’nın kolu olan PYD için "kara kuvvetlerimiz" diyor. PKK da artık şehir içlerinde stokladığı silahları ve daha önce ABD’nin Irak’taki ordu depolarından çalınmış veya satılmış gösterilen C-4 ve A-4 patlayıcıları kullanıyor. Almanya, açıktan PKK’ya destek veriyor!

ABD, IŞİD ile mücadeleyi 25 yıla yayacağını söylediğine göre bu meseleyi bölge ülkelerinin ve tabii ki Türkiye’nin haritasını değiştirene kadar sürdürmeyi planladığı anlaşılıyor. IŞİD’in savaşı yöneten elemanlarının Batı Avrupa ülkelerinden geldiği de biliniyor. Yani IŞİD, bölgenin kimyasını bozmak için tasarlanmış bir çözücü… Buna rağmen Türkiye’nin IŞİD’le mücadele gerekçesiyle İncirlik Üssü’nü ABD ve müttefiklerine açması, doğrudan bindiği dalı kesmek değil mi?

***

Bu olup bitenler aslında yıllar öncesinden öngörülüyordu.

1995 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nın, "Politik-Askeri Durum Değerlendirmesi"nde şöyle deniliyordu:

Bölücü terör örgütü, halk ayaklanması stratejisine uygun olarak;

· İlk aşamada fikir oluşturmayı ve kadrolaşmayı da içeren hazırlıkların tamamlanmasını,

· İkinci aşamada silahlı propaganda, orta ve yüksek yoğunlukta terör eylemlerinin icra edildiği, stratejik savunmaya geçilmesini,

· Üçüncü aşamada, cepheleşme ve ordulaşmanın büyük ölçüde tamamlandığı, güvenlik güçleri ile örgüt arasında güç dengesinin sağlandığı, stratejik denge kurulmasına ulaşılmasını,

· Son aşamada ise yaygın halk hareketlerinin yer yer halk ayaklanmalarına dönüştüğü ve bölgedeki otoritenin örgüt lehine geliştiği stratejik saldırıya geçilmesini esas almıştır.

***

Terör örgütü şimdi de daha önce denediği gibi halk ayaklanmaları çıkarmak istiyor. Çözüm üretebilmek için bir taraftan devletin gücünü göstermek ama diğer taraftan dış politikayı bütünüyle değiştirmek ve bölge ülkeleri olan Suriye, Irak ve İran ile iş birliği yapmak gerekiyor.

Bu iş birliğini engelleyen, AKP iktidarının bugüne kadar sürdürdüğü Irak, Libya, Mısır ve Suriye politikalarıdır. Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, bu ülkelerde hep kaybedenlerle iş birliği yaptığı için Türkiye’ye de kaybettirdi. BOP eş başkanlığının sonucu olan bu politikalar, artık millî güvenlik meselesi olmuş, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eder hale gelmiştir.

GÜNDEM ANALİZİ /// Metin Feyzioğlu : Şimdi sana düşünmen için so rular soruyorum sahtekar adam

Bakın dostlarım neler diyeceğim:

1. Adı üstünde, "bölücü terör örgütü." Yani amacı ne? Bölmek. Sen, sağa sola sopalarla saldıran, Kürt gördüğünde kırmızı görmüş boğa gibi olan arkadaş. PKK’nın yapmak istediğini yapıyorsun akılsızca. Anladın mı beni? PKK bölmek istiyor, sen iseBÖLÜYORSUN! Akıllı ol, bölücü terör örgütünün maşalığını yapma.

2. Sen, PKK’yı hala gizli gizli kutsayan, TSK / PKK karşılaştırması yapıp, devlet de silah bıraksın diyen sözde entellektüel arkadaş, bu soru sana geliyor. PKK’nın Kürtlere ne faydasını gördün şu güne kadar? Görmüyor musun, siyasetin silaha galip gelmesini kaldıramıyor savaş lordları. Görmüyor musun, gencecik insanları kirli uyuşturucu servetlerini korumak için kandırmaya, dağlarda ölmeye zorluyor o sefil katiller.

3. Sen, adli yıl açılışında sazlı sözlü eğlence yaptılar diyen sahtekar. Bak sana söyleyeyim o gün neler oldu. Sen aslında biliyorsun ne olduğunu ama yine de dinle, belki çok derinlerde kalmış vicdanın bir ses verir. O gün, Türkiye’nin bütün baroları, Türkiye’nin ihtiyacı olan müthiş bir birlikteliği sağladı. Hani senin patronlarının, ağababalarının siyasi menfaatleri uğruna paramparça etmek istediği o birlikteliği.

4. Ve evet avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışladık. Az bile alkışladık. Senin efendilerini değil, Atamızı Ankara girişinde karşılayan Seğmenleri ve bu muhteşem birlikteliğimizi. O, oy için, koltuk için yakıp yıkmaya hazır olduğunuz birlikteliği. Anladın mı arkadaş?Sanmam anladığını. Çünkü işine gelmez anlamak.

5. Bak ben sana başka kolajlar önereyim. Bir de bunları dene. Başbakanın futbol maçındaki görüntüleri ile şehit cenazelerini arka arkaya ver, yüreğin yetiyor ise. Ha, ben niye başbakan maça gitti, alkışladı, eğlendi diye sormuyorum. Tabii gidecek, tabii alkışlayacak, tabii gülecek. Tabii kucağındaki evlatçığın başını okşayıp mutlu olacak. Neyi soruyorum biliyor musun? Dağlıca’daki korkunç saldırının boyutlarını nasıl o sırada bilmiyordu, onu soruyorum. Niye soruyorum? Çünkü ülkeyi nasıl yönetiyorlar ve niçin böyle bir olayın bilgisi saatlerce Başbakana ulaşmıyor, bunu bilmek zorundayım. Neden mi bilmek zorundayım? Çünkü senden farklı olarak ben, birilerinin emrinde kul köle değil, vatandaşım vatandaş! Hani Cumhurbaşkanı’nın "vatandaşlık diye yapay bir din yarattılar" dediği vatandaş var ya, o işte. Anlamı için sözlüğe bak diyeceğim ama pek işe yaramaz; çamura bulanmış vicdanına ulaşmaya çalış, daha faydalı olur.

6. Şimdi sana düşünmen için bazı sorular soruyorum sahtekar adam. Sen ve senin gibiler kendini biliyor. Ayrıca bir tanımlamaya gerek yok.

O bombalar, o cephane Türkiye’ye sokulurken, yollar mayınlanırken ülkeyi muhtar Ali amca mı yönetiyordu, yoksa uşaklığını yaptığın meşhur DEVLET BÜYÜKLERİ mi?

Ah, çok özür dilerim, yine kandırılmışlar değil mi seninkiler. Terörişkolara saf saf inanmışlar, şimdi kükrüyorlar, aslan gibi. Olan aslan gibi yiğitlerimize oluyor. Bana baksana sen; devletin resmi televizyonu iki yıldır PKK’ya terör örgütü diyemedi, demedi. Şimdi sen hangi masalı anlatıyorsun?

7. Haydi, sıfır kilometre zihnine fazla mesai yaptırmak pahasına biraz daha soru sorayım.

Güneydoğu’daki askeri birlikleri kim kışlalarına hapsetti yıllarca? Polisi kim dışarı çıkarmadı? Niçin artık birlik komutanları araziyi eskisi gibi bilmiyor? Devletin terörle mücadele hafızasını kim, niçin sildi? Korucular direklere bağlanıp infaz edilirken kim başını öte yana çevirdi? Kim, devlet bütün istihbarat kaynaklarını tüketirken sadece seyretti, kim? Kim!

Askerin, polisin en iyi kadrolarını Ergenekon ve Balyoz dümenlerinde, her türlü baskı ve yıldırma ile kim tasfiye etti? Bölgeyi avucunun içi gibi bilen, terörle mücadele ederken terörist ile halkı birbirinden ayırmayı öğrenmiş polis müdürlerimiz nerede?

PKK’ya diz çöktürmüş Türkiye Cumhuriyeti’ni kim, hangi küçük menfaatler uğruna bu hale getirdi, binbir acılarla yaşanmış o bildik filmi başa sardı?

8. Şimdi başka bir soru geliyor. Hazır mısın arkadaş? Altında bomba patlayınca paramparça olmayan zırhlı araçlar yapılıyor dünyada. 300 kg bombaya dayanaklı zırhlar var. Bizim askerimiz, polisimiz niçin teneke gibi araçlara bindiriliyor hala? Paramız mı yok? Hay Allah. Nereye gitti bu paralar? Saraylara mı aktı yoksa? Niçin her askerin çelik yeleği yok? Niçin? Niçin!

9. Cumhurbaşkanına, Başbakana, siyasi iktidara önerim var şimdi de… Bakın, şu düşman yaratma politikasını bırakın. Söyleyin medyanıza, yapmasınlar. İşler kontrolden çıkıyor. Etnik çatışmaya gidiyor bu yolun sonu. Görüyorsunuz değil mi? Fitili yakmak kolay, söndürmesi pek zordur. Yapmayın, izin vermeyin. Barolar, hep birlikte ilan ettik, gördünüz, devletimizin yanındayız terörle mücadelede; yeter ki hukuka uygun davranın dedik. Size uzanan bu sağduyulu eli tutun. Evet, ihtiyacınız var. Hepimizin birbirimize ihtiyacı var.

Ve çok somut bir öneri daha; kulak verin buna.

ORDUDAN, İSTİHBARATTAN, EMNİYETTEN TASFİYE EDİLMİŞ TECRÜBELİ KADROLARI GÖREVE ÇAĞIRIN.

İki maddelik bir kanun değişikliğine bakar. Göreceksiniz, çok şey değişir.

10. Bütün siyasi partilere… Genel başkanların hepsi bir araya gelsin, hemen şimdi. PKK’ya silah bırak desinler; halka güven ve huzur versinler. Terör örgütünü tabansız bıraksınlar. Kitlelerini sokaklardan çeksinler. Vatan giderse elden, hiçbir makamın değeri kalmaz.Yapılması gereken, milyonların katıldığı sessiz bir eylemdir. Hep birlikte. Sessizce. Bazen susmaktır ortak slogan. Binlerce sözcük yerine geçer. Bütün siyasi partiler, el ele. Niçin olmasın? Aynı ülkede yaşamıyor muyuz? Aynı hava, aynı toprak, aynı su, aynı gökyüzü. İmkansız mı nefretin yerine insan sevgisini koymak? Bunu yapmayan, sonunda tasfiye olacak, halkın sevgisi en sonunda kazanacak.

11. Yetmiş yedi milyon vatandaşımıza… Gelin sarılalım birbirimize. Biz ne yapabiliriz deyip durmayın. Yazın, konuşun, uyarın… Konuşmak da bir eylemdir, yazmak da, kucaklamak da, selam vermek de…

Bize bizden başkasından hayır gelmez. Hangi ırktan, mezhepten, dinden olduğumuzun önemi yok. Parmaklarımız ayrı da olsa, kolumuz bir, bayrağımız, Vatanımız bir.

Bakalım Suriye’nin, Irak’ın haline, sonra şükredelim Cumhuriyetimize. Yapması zor, yıkması kolay. Yıkanlardan değil, yapanlardan olalım. Başarabiliriz. Daha önce başardık, yine başarırız.

HAYDİ DOSTLARIM, İZİN VERMEYELİM BİZİ BÖLMEK, BİZİ BİRBİRİMİZE DÜŞÜRMEK İSTEYENLERE…

Avukat Prof. Dr. Metin Feyzioğlu

Türkiye Barolar Birliği Başkanı

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ /// SABAHATTİN ÖNKİBAR : Askeri Müdahaleye Adım Adım

İşte 2014 Şubatı’ ndaki Türkiye:

Kanun tanımayan bir Başbakan!

Yargıya meydan okuyan bir başbakan oğlu!

Erklerin birbirini gırtlakladığı vahim bir manzara!

Tescilli hırsızların protokola alındığı bir ülke fotoğrafı.

Polisi ve yargısı bir örgüt ya da çete tarafından teslim alınan bir vatan.

Bizzat Başbakan’ ın devletin içinde paralel devlet var itirafında bulunduğu korkunç bir tablo.

Üretmeyen ekonomisi ile uçurumun kenarına gelen ve astronomik faiz artışı ile son barutunu tüketen bir memleket.

Halkı bizzat Başbakanı tarafından nerede ise her gün Türk – Kürt – Laz – Çerkez – Boşnak ve Gürcü diye etnik temelde ayrıştırılan bir coğrafya!

Dindar olanlar ve olmayanlar diye inanç bölücülüğünün iktidar tarafından yapıldığı bir ülke!

Mezhepçiliği ve sünniciliği Türkiye’ nin resmi politikası yapan fundamentalist bir anlayış!

Suriye’ de El Kaide ile saf tutan ve Türkiye’ yi onun yörüngesine sokan bir devlet yönetimi.

Yanlış Irak politikası ile Türkiye’ nin Kerkük gibi kırmızı çizgilerini paspas yapıp Büyük Kürdistan’ ın ilk ayağı Barzanistan ile inşa eden bir zihniyet.

Yine yanlış Suriye politikası ile fiili El Kaide devletinin yanısıra Suriye Kürdistan’ ı nı imar eden bir körlük ve sığlık !

Doğu Akdeniz ve Ege’ de Yunanistan, Kıbrıslı Rumlar ve İsrail’ e peşkeş çekilen ulusal çıkarlarımız.

İlaveten Güneydoğumuzun komple PKK’ ya peşkeş çekilmesi ve PKK’ nın yeni bir vatan yaratma adına önünün açılıp ve serbestiyet tanınması.

Özet olarak sunduğum bu tablo Türkiye için beka sorunu olmanın ötesinde varlık – yokluk hadisesidir.

İşte bu dehşet tablosuna Türk Silahlı Kuvvetlerinin sonuna kadar kayıtsız kalması düşünülemez.

Diyeceksiniz ki Tayyip’ in generalleri buna izin vermez!

Hep söylüyoruz TSK’ nın gövdesi millidir ve son noktada kurumsal olarak doğal bir tepki verir.

Peki bu ne zaman mı olur?

Apo’ nun İmralı’ dan isyan borusunu üfürmesiyle ki bu çok uzak değildir.

Onbinler ve yüzbinlerin Güneydoğu’ da isyan adına sokağa çıktığı ve Batı illerinde buna karşı tepkilerin doruğa çıktığı tabloda ülkeyi yok olmaktan Rıza Sarraf’ ın protokol arkadaşı Tayyip Erdoğan mı kurtaracak?

Buradan hareketle diyoruz ki yeni bir darbe için şartlar bir bir tamamlanıyor.

Sakın ha bu satırlarım darbe şakşakçılığı diye okunmamalı zira böyle bir darbe yapılırsa denge olsun diye ilk tutuklanacak olan bizleriz. Benim yaptığım bir tespit ya da öngörüdür.

Duyduk duymadık demeyin Türkiye’ yi yönetilemez hale getiren Tayyip Erdoğan askere gel gel yapıyor…

Esenyurt’ ta MHP’ lilere yapılan baskın ve Şişli belediyesinin taranması yeni sürecin işaret fişeği gibidir…

Hiç temenni etmem ama şayet böyle bir darbe olursa dilerim ipler NATO’ da değil Atatürkçülerde olsun!

Sabahattin ÖNKİBAR

Aydınlık Gazetesi

30. Ocak. 2014

GÜNDEM ANALİZİ /// MURAT ÇABAS : Bölünme ve işgal sürecinde yalnızlaşan Türkiye

Bir taraftan Büyük Ortadoğu Projesi’nin gereği Ortadoğu’da yaşanan yangının Türkiye’ye doğru kayması için yeni bahaneler devreye konulurken, bir taraftan da Türkiye’yi yalnızlaştırma politikası, siyasilerimiz okyanus ötesinin bir dediğini iki etmediği halde, hızla devam ediyor.

Hedef hem Türkiye’ye darbe vurmak, hem de ihtiyaç duyduğunda yanında kimseyi bulamamasını sağlamak. Okyanus ötesi, bugün Türkiye’nin PKK ile mücadele etmesine pek sıcak bakmıyor. Sebebi açık; Kobani’deki süreç işletilecek. PKK’yı Türkiye’nin değil, IŞİD’in yok etmesi isteniyor.

Hatırlarsanız, Kobani’de PYD unsurlarına önce 3 özerk kanton bölge oluşturmasına kapı açıldı, ardından da IŞİD üzerine sürülüp buranın Yahudi Barzani’ye devri sağlandı.

Böylece büyük İsrail devleti projesinin Suriye ayağındaki birinci basamağı tamamlanmış oldu. İşte Türkiye için de planlanan benzer bir senaryo…

ABD’li yetkililerin sık sık “hedef PKK değil, IŞİD’dir” vurgusu yapması ve de Türkiye’ye bu noktada baskı yapmalarının nedeni de bu senaryo gereği…

Türkiye’yi IŞİD militanları için yolgeçen hanına çeviren siyasilerimiz, ABD tarafından sürekli IŞİD’e karşı mücadele baskısı ile karşılaşınca bir süre adapte olamadılar.

ABD, Türkiye’yi hemen IŞİD’in üzerine süremeyeceğini anlayınca, “madem öyle önce sen bana İncirlik üssü ve diğer üslerin IŞİD’e karşı kullanım iznini ver” baskısı yaptı ve sonunda istediğini aldı.

Buradaki asıl amaç gerçekten IŞİD hedeflerini vurmak değil, Türkiye üzerinden vurulan IŞİD’in hedefine Türkiye’yi oturtmaktı.

IŞİD hedefleri, göstermelik de olsa defalarca İncirlik Üssü’nden vurulmasına rağmen istenilen netice alınamadı.

Ve yeni senaryo devreye girdi; Türkiye’nin operasyonel olarak işin içine sokulması…

ABD’li ve Türk yetkililer bir süredir bu konuyu görüşüyorlardı ve sonunda karara bağlandı ve Türk uçaklarının da koalisyon güçleri içinde IŞİD’e operasyon yapacağı duyuruldu.

Bunun zamanı konusunda ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Jeff Davis, “Çok kısa zamanda, herhangi bir gün veya saat vermiyorum ama çok yakında” ifadelerini kullandı.

Davis’in ifadesiyle, Türkiye’nin koalisyonun hava saldırılarına dahil olması daha fazla hedefleri vurabilmelerine, daha fazla uçuşlar yapabilmelerine imkan sağlayacak ve elbette ki böyle bir sonuç hedefte olan IŞİD’i ciddi manada rahatsız edecek.

ABD’nin bütün bu “Türkiye’yi işin içine çekme” çabaları IŞİD’in Suriye’de ve Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de aktif hale gelmesi içindir.

Esasen ABD, IŞİD’e talimat verse böyle bir terör faaliyeti hemen başlardı ama malum, gayri resmi bir terör savaşı olsa da dünya kamuoyunu ikna edecek, diğer ülkelerin gözünü

boyayacak sebep-sonuç ilişkisini oluşturması gerekiyor.

Neticede Suriye’de, Irak’ta terör üzerinden birçok hadise yaşanıyor, BM’deki diğer ülkeler herhangi müdahalede bulunabiliyorlar mı? Hayır.

Bunu gayet iyi bilen okyanus ötesi, Kobani’de gerçekleştirdiği Yahudi Barzani’ye geçiş sürecini aynen Türkiye’de uygulamak istiyor.

Türkiye’yi yalnızlaştırma politikasını ise New York Times gazetesinde yayınlanan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman imzalı yazıdan rahatlıkla görebiliyoruz.

Edelman açıkça, “Obama yönetimi, Türkiye’nin üst düzey toplantılara katılımını sınırlandırmalı, istihbarat paylaşımını azaltmalı, Erdoğan’ın politikalarının büyük olasılıkla yol açacağı bir ekonomik krizin gerçekten yaşanması durumunda da uluslararası finans kurumlarında Türkiye’ye verilecek Amerikan desteğini çekmelidir” çağrısı yapıyor.

Yani Türkiye istikrar adına okyanus ötesinin ipiyle kuyuya inme, ABD’nin suyuyla değirmen döndürme politikasına devam ettiği müddetçe hem bölünme ve işgal sürecini hızlı bir şekilde yaşayacak hem de bu süreci yaşarken yanında hiçbir ülkeyi bulamayacak.

Bu açıdan da bakıldığında Bağımsız Türkiye Partisi’nin ve Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ne, birlik ve beraberlik projelerine ve güçlü bir milli devlet duruşuna acilen ihtiyacımız var.

GÜNDEM ANALİZİ /// HAYDAR ÇAKMAK : ABD, Erdoğan’a niçin koltuk çıktı ve Kürt kedisi

Haydar ÇAKMAK

hycakmak

Erdoğan son 2 yıldır görüşmekte zorluk çektiği Obama ile ne oldu da birden ilişkiler düzeldi ve yoğun bir işbirliği safhasına geçildi. Niçin İncirliğin ABD’nin istediği gibi kullanılmasına izin verildi. İncirlik askeri üssü ABD’nin yurt dışında bulunan en donanımlı ve en stratejik birkaç üssünden biridir. Bu nedenle daha önceki hükümetler döneminde de sık sık gündeme gelmiştir. Ama en çok kullanıldığı dönem Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan dönemidir. ABD aslında IŞİD’i bitirmek istemiyor, ayağına dolanmaya başladı. Bölgedeki planlarını sekteye uğratmaya başladı, bu nedenle Türkiye vasıtasıyla cezalandırmak istiyor. Bunun nedeni hem IŞİD’in Türkiye ile ilişkilerini bozmak hem de IŞİD’i sadece kendine bağımlı yaparak kontrol altında tutmak istiyor. ABD niçin IŞID’ten rahatsız oldu sorusu aklınıza gelebilir, çünkü IŞİD, ABD’nin Kürt politikasının gerçekleşmesine engel olmaya başladı, PYD’nin Suriye de, harekat kabiliyetini zayıflatmakta ve Kürt bölgesinin kurulmasına engel olmaktaydı. Bu nedenle gücünün kırılması gerekti. ABD son birkaç yıldır PKK ile ilgili hiç istihbarat paylaşmadığı gibi operasyonlara da izin vermiyordu. Barzani ve Talabani de ABD’den aldığı gazla, hatırlayalım; TSK Kuzey Irak’a giremez, girerse buraları Türklere mezar ederiz, bundan sonra bırakınız Kürt gerillalarını, bir Kürt kedisini bile Türklere vermeyiz diyorlardı. Şimdi ne oldu da Barzani, TSK’nin Kuzey Irak operasyonunu anlayışla karşıladığını ve Türkiye’nin kendisine saldıranlara karşı kendini koruma hakkının olduğunu söylemektedir. Peki ne oldu da bu duruma geldi, hemen söyleyelim, PKK, çok şımardı, Kuzey Irak’ta kendisine bir vatandaş kitlesi oluşturdu. Basın yayın kuruluşları ve açtığı işyerleri vasıtasıyla halk üzerinde yarattığı etki, istihdam ve militanlarıyla Barzani’yi çok korkuttu, ayrıca Barzani için arkaik, feodal benzetmeleri yaparak Barzani’nin halk nezdinde itibarsızlaştırmaya başladılar.

Bu durum hem Barzani hem de bölgede en yakın, en bağımlı ve en iyi müttefikini kaybetmek istemeyen ABD ve İsrail, anlaşarak Erdoğan vasıtasıyla PKK’yı cezalandırmak ve Barzani’yi PKK’dan kurtarmak istemiştir. Erdoğan da erken seçim öncesi kaybettiği milliyetçi oyları toplamak için TSK’ya emir verdi. ABD, Erdoğan’ın bu oyunu bozmaması için havuç ve sopa politikası uygulamaktadır. Havuç olarak Erdoğan’ın en büyük başarısızlıklarından biri olan Suriye politikasına sınırlı da olsa bir destek vermiştir. Güvenli bölge yapılmasına yeşil ışık yakmıştır. Ancak bu yapılıp faaliyete geçinceye kadar çok güvenmemek lazım, zira ABD mültecilerin Türkiye’den gitmelerini istememektedir. Bunun iki nedeni var, birincisi, Suriye toprakların da kurulan uçuşa yasak bir bölgede bulunan mültecilere Birleşmiş Milletler sahip çıkmak zorunda kalacaktır, bu durumda ABD başta olmak üzere batılı ülkeler ellerini ceplerine atmak zorunda kalacaklar, oysaki Türkiye 2,5 milyon insanı yaklaşık 5 yıldır besliyor.

İkinci nedeni ise, Türkiye’nin zor durumda kalması, kaynaklarını bu şekilde çarçur etmesi ve kendilerine bağımlı kalmasıdır. Sopa politikası ise İngiliz gazetesi Guardıant yayınladığı bir yazıda ABD’nin elinde IŞID petrollerini Türkiye’ye sattığıyla ilgili belgeler olduğunu ve İngiliz dış istihbarat servisi MI6’in İstanbul ve Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşayan veya bulunan IŞİD militanlarının adreslerini Türk istihbaratına verdiğini yazdı. Bu her şeyden önce, MİT için utanç verici bir durum. İngiliz istihbaratı Türkiye’de MİT’ten daha iyi istihbarat yapmaktadır anlamı çıkar. Erdoğan birçok defa Türkiye’nin hiçbir surette IŞİD petrolünü almadığını ve Türkiye’de radikal İslami örgütlere yataklık ve yardım etmediğini açıklamıştı. Oysa ki ABD kaynakları ellerinde petrol alımıyla ilgili belge olduğunu iddia etmektedir. Bunda ne var diyebilirsiniz, ama bir ülkenin yani Irak’ın milli kaynağı petrolü bir terör örgütü hukuk dışı yollarla çıkartıyor ve bir başka devlette bunu alıyor, bir başka deyişle hırsızlık malı almak gibi bir şey, uluslararası hukukta bu yasaktır ve Erdoğan’ı uluslararası mahkemelerde yargılayabilirler. İkincisi ise daha vahim zira bir terör örgütüne yardım etmek o devletin terörist devlet olarak ilan edilmesine kadar gider, İran, Libya ve Suriye liderlerinin olduğu gibi. Erdoğan hem kendini hem de Türkiye’yi bir çıkmaza sokmuştur.