Etiket arşivi: IRAK

ORTADOĞU DOSYASI : Irak-İran arasında Al-Wand Nehri Sorunu

Dr. Tuğba Evrim Maden, ORSAM Su Araştırmaları Programı Uzmanı,

temaden

Son yıllarda özelliklede yağışların yok denecek şekilde azaldığı yaz mevsiminde, Irak’ın İran’dan akan sınıraşan sularını kesmesiyle ilgili haberler basında tekrar yer almaya başlamıştır. Geçen hafta Birleşik Krallık merkezli “Institute of Development Studies (IDS)” tarafından hazırlanan raporda İran’ın Al-Wand nehrinin sularını kesmesi ve Irak’a olumsuz etkilerine yer vermiştir.

İran ve Irak arasında, 1200 km’lik sınır boyunca çok sayıda nehir ve suyolu kesişmektedir. Sınır boyunca 42’den fazla suyolu iki ülkenin sınırlarını aşmaktadır. Söz konusu suların hepsi İran’ın batısında yer alan dağlardan doğmaktadır ve bu sular bataklıklara, Dicle ve Şatt’ül-Arap nehirlerine katılmaktadır.

Diyala nehrinin en önemli kolu ve dönem dönem İran’ın, Irak ile su miktarı konusunda sorun yaşadığı Al-Wand nehrinin İran içerisinde iki önemli kolu Dara ve Said Sadek sularıdır. Al-Wand nehri İran’ın Dolahu Dağlarından doğmaktadır ve Dicle nehrine 5,74 milyar metreküp katkı sağlamaktadır. Toplam uzunluğu 152 km olan nehrin 89 kilometresi İran sınırları içerisinde yer alırken, 63 kilometresi Irak sınırları içerisindedir. Al-Wand nehri özellikle kurak dönemlerde İran ve Irak arasında sorun yaratmaktadır. Irak’ın Hanekin şehrinin ortasından geçerek şehri ikiye bölen Al-Wand nehri, bölge tarımının gelişmesinde ve güçlü kırsal yapının kurulmasından önemli rol oynamıştır. İçme ve tarım amacıyla kullanılan nehir, kuruması nedeniyle meyve üretiminin yoğun olduğu Diyala vilayetinde büyük zarara sebep olmuştur. Bölgede, 2007-2009 yılları arasında üç yıl süren kurak dönemde binlerce dönüm tarım arazisinin zarara uğramıştır. O dönemde Ekim 2009’da İran, Al-Wand nehri sularından daha fazla su bırakacağını ilan etmiştir. Aynı şekilde, geçen yıl Temmuz 2011’de Irak, İran’ı nehir sularını kesmekle suçlamıştır. Irak’lı bürokratlar kuruyan nehrin, tarım sektörünü büyük zarara uğrattığını dile getirmiştir. Dönem dönem İran’ın nehir sularını derive etmesi nedeniyle ortaya çıkan bu gerilimin daha da tırmanması 25 Temmuz 2011 tarihli gazetelerde, İranlı yetkililerin, Al-Wand nehrinden daha fazla su bırakacağı sözünü vermesi üzerine o dönemde bu sorun çözülmüştür.

Irak’ın ekmek sepeti olarak tanımlanan Hanekin şehrinin ortasından geçerek şehri ikiye bölen Al-Wand nehri, özellikle Hanakin bölgesinde yaşayan çiftçiler için önemli bir su kaynağıdır. Geçen yılda olduğu gibi bu yılda Al-Wand nehrinin sularının kesilmesine ilişkin haberlerde Hanekin bölgesinde sulama ve hayvancılık için gerekli su miktarı artan sıcaklıklarla birlikte saniyede 6-7 metreküp olması gerekliliği belirtilirken, nehir sularının Irak sınırları içerisinde saniyede 0,25 metreküp aktığı bilgisi yer almaktadır. Hanakin Su Kaynakları Odası mevcut su debisinin azlığının çevreye, tarım ve hayvancılık sektörüne büyük zarar verdiği ve tarım alanlarının kuruduğu bilgisi de eklenmiştir. Raporda bölge ekilebilir alanlarının yüzde 10’unun kuruduğu, çiftçilerin bir kısmı kuraklık nedeniyle evsiz kaldığı vurgulanmıştır. Ayrıca ürün kalitesinin bozulduğu ve yüzde seksen oranında ürün kaybı olduğu belirtilmiştir.

Kuraklık, su kaynaklarının yoğun kullanılması, yağış oranlarının düşmesine karşın, İran nüfusunun hızlı artış oranı ve genişleyen kentsel yapının gerekli su ihtiyaçlarını karşılamak için su projeleri, özellikle de havzalar arası su transferleri gerçekleştirmektedir. Irak ise özellikle Kürt Bölgesel Yönetimi’nde hızlı artan nüfus ve yoğun ve hızlı kentleşme sürecinde su kaynaklarının değerlendirilmesi ve depolanmasıyla ilgili birçok proje gerçekleştirmeyi planlamaktadır. İki ülkenin özellikle Dicle nehrini besleyen kollar üzerinde projeler yapmaya yoğunlaşması ve bu projelerin birbirinden bağımsız ve aynı dönemde yapılması, söz konusu su kaynaklarının kullanımı ile ilgili olarak Al-Wand nehrinde de görüldüğü gibi problem yaratmaktadır ve bu sorunun gün geçtikçe daha da kronikleşeceği öngörülmektedir.

Reklamlar

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Irak’ta Su Kaynakları Sorunu ve Yönetimi

Irak’ta Su Kaynaklar Sorunu ve Ynetimi.pdf

SURİYE DOSYASI : Suriye’deki Olaylarda Irak-Suriye Aşiretleri

Suriye’deki Olaylarda Irak-Suriye Airet.pdf

SURİYE DOSYASI : Suriye Irak Olmamalıdır

Tarih boyunca güneyimizde meydana gelen her hareket bizim kaybımızla sonuçlanmıştır. Örneğin Musul, İngiltere’nin başarılı istihbarat operasyonu ve diplomasi oyunlarıyla 1925’te Türkiye’den koparılmıştır. Irak’ın işgalinden sonra caddeleriyle, Kal’asıyla, mezarlıklarıyla buram buram Türkmen kokan Kerkük, Kürt şehri oluverdi. Erbil, Hewler oldu. Diğer şehirler, kasabalar Bölgesel Kürt yönetiminin eline geçiverdi.

Sıra Suriye’de… Türkiye’ye, Türkmenlere kaybettirme taktiği uygulanmaya konuluyor.

Şam, Halep, Lazkiye ve Humus’ta ve de sınırın hemen birkaç kilometre uzağındaki Sem Ali köyünde ve daha birçoğunda yaşayan Türkmenleri benzeri bir akıbet bekliyor.

BARZANİ’nin iki parçalı “Kürdistan” hedefinden söz etmiştik. Ondan çok daha büyük tehdit olan PKK/PYD’den de söz etmek zorundayız. Dikkat edelim, terör, özerk yönetime dönüşmek üzere yattığı pusudan yavaşça çıkıyor.

Bundan sonra Suriye’de özellikle Kürt cephesinde nelerin olacağını görmek için Irak’ı ve kuzeyini hatırlamak yeterlidir.

Amerikan işgalinden sonra Irak’ta yapılan seçimlerde BARZANİ-TALABANİ ikilisi diğer etnik ve dini grupların birbirleriyle didişmelerinden yararlanarak, nüfus oranlarının üzerinde parlamenter çıkardılar. Bu seçimden sonra da Türkiye’den kedilerini bile kıskandılar. Sözde bağımsız bir devletin topraklarını yöneten sözde temsilciler oldular. Halen içeride devlet olmanın kurumlarını oluşturuyorlar. Dışarıda tanınmanın önündeki engelleri temizliyorlar. Dünün silahlı aşiret savaşçılarından peşmerge ordusu yaratıyorlar.

Suriye’de durum Irak’takinden daha çok ciddiye alınmalıdır. Çünkü bu kez Türkiye ile kan davalı terör örgütü Nusaybin’den seslenilse duyulacak bir uzaklıktaki Kamışlı’da bağımsızlık ucu açık özerk bir “Kürdistan” haline gelmeyi planlıyor.

Suriye’deki Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde yerel yönetimler oluşturan PKK/PYD’nin amacı, K. Irak’takine benzer bir oldu-bitti yaratmak. Kürt nüfusun tek başına yaşadığı yer bulunmadığı halde ele geçirdikleri yerlerin şimdilik yerel temsilcileri olmakla yetineceklerdir. Sonraki adımda; ESAD yönetiminin işbaşından tamamen uzaklaştırılmasından sonra ülkeyi yeni yönetime taşıyacak geçici yönetimin temsilcileri olmanın zeminini hazırlayacaklardır. Ondan sonra da K. Irak oyununun Suriye uyarlamasını izlettireceklerdir bize! Böyle bir sonuç PKK’nın siyaseten kazanacağı ikinci başarı olacaktır. Sonuçta BARZANİ’nin başarıyla uyguladığı “Kürtleştirme” operasyonunun bu kez de Suriye’de PKK/PYD eliyle gerçekleştirilmesinin önünde bir engel kalmayacaktır.

SADDAM’ın, “Araplaştırma” uygulaması sonucunda Musul’un, Kerkük’ün nüfus yapısının Kürtler aleyhine bozulduğu iddiası BARZANİ-TALABANİ ikilisine çok şey kazandırdı. Daha ülkenin durumu belli olmadan şafak harekâtı yürüten PKK/PYD benzeri bir iddiayla ortaya çıkıyor. ESAD’ların uygulamalarını ret ediyor. “Arab Hizam-Araplaştırma” operasyonunu neticesinde Kürtlerin yerlerinden edildiklerini öne sürüyor. Ama ESAD’ın giderayak PKK’ya sağladığı ayrıcalıkla Kürtlere toptan vatandaşlık vermesinden tek laf etmiyor.

İddiaya göre; Arab Hizam operasyonunun en önemli maddesi, Hasaka vilayetinde yaşayan ve Türkiye kimliği taşıyan Kürtlerin taciz edilerek, yerlerini terk etmelerinin sağlanmasıdır. Bu iddiayla Hasaka’nın Kürtleştirilmesinin sözde haklı ve hukuki dayanağı oluşturulmaktadır. PKK/PYD, ESAD’ın operasyonlarını kendine yakıştığı şekilde örgüt mantığı çerçevesinde kendilerine sağladığı fayda ve zarar açısından değerlendiriyor. Faydalı olanı hukuki, olmayanı hukuk dışı buluyor. Bu anlayışla ESAD’ın Araplaştırma operasyonuyla üç yüz bin Türkiye vatandaşı Kürde vatandaşlık verilmemesinin hukuk dışı olduğunu öne sürüyor. Ama ESAD’ın keyfine göre gerçekleşen uygulamanın sonraki seyrinde vatandaşlık verilmesini ise hukuka uygun buluyor.

Onlar içi büyük bir halk kitlesinin siyasi iktidar uğruna öyle ya da böyle kullanılmasının bir önemi bulunmuyor. Bu, gayrı meşruiyetin, hukuksuzluğun üzerinde yeşertilmeye çalışılan Kürt özerkliğinin bir yönüdür. Bayramlarda sınırın bu tarafına geçmelerine izin vererek terk ettikleri ülkeleriyle bağlarının korunmasını sağlayan Türkiye’nin tavrına karşılık Kürtler dün ESAD’lar tarafından kullanıldılar, bugün de PKK/PYD tarafından kullanılıyorlar.

Sözün kısası; PKK/PYD bu kez de Suriye Kürtlerinin omuzlarına basarak yükselmenin hesabı içerisinde…

Hep tekrarladığımız gibi mükemmel bir kopyacı olan PKK, Kandil’den gönderdiği teröristlerin öncülüğünde yerel militanları kullanmak suretiyle Suriye’de elde ettiği bölgelerde peşmerge gücü kurmaya başladı. Hedef, özerk bir yönetimde bu silahlı gücü kabul görür hale getirmektir. Sonrasına ise BARZANİ’nin bıraktığı ayak izlerinden yürüyerek teröristten-militandan meşru bir silahlı güç yaratma süreci kalacaktır.

Bir zamanların Irak’ının bugün ne toprak ne de siyaset bütünlüğünden söz edilebilir. Oldu-bittilerle yeni güçler ve geleceğin bağımsız devleti olmaya aday yönetimler yaratıldı. Gelişmeleri dikkatle izledikçe aynı sürecin Suriye’yi de kapsamasına çaba gösterildiğini görüyoruz. Ancak bu kez sürecin başlıca oyunculuğuna soyunan gücün terör örgütü olması nedeniyle tehdit, hiçbir şekilde göz ardı edilemeyecek boyuttadır.

http://www.turksam.org/tr/a2716.html

IRAK DOSYASI : Mezhep Çatışması’nın Oluşumu ve Irak’taki Etkileri

Sami Özdil, TOBB-ETÜ

Tarih Mezhep çatışmalarının temel sebebi dinin insanların zihinlerinde ki algı farklılığından kaynaklanan değişik yorumlanması ve bu yorumu; beşeri olduğunun farkında olmadan günlük hayatta aile, arkadaş ve yakın çevreden tek doğru olarak gören ve öğrenen bireylerin yanlış algılamasıdır. İslami hemen her toplumda bu sıkıntı vardır. Mezheplerin H.z Peygamber zamanında olmadığının farkında olmak şöyle dursun, insanlar tarafından ortaya çıkarılan bu mezhepler çoğu toplumda din olarak algılanmış hala da bu şekilde algılanmaya devam etmektedir. Bu nedenle Mezhep çatışmalarının temel sebebini anlamak için öncelikle din ve mezhep ilişkisini incelememiz gerekmektedir:

Dini anlayan, yaşayan ve kurumsallaştıran insandır. Bu bakımdan, din denildiğinde hem dinin özünü oluşturan temel kurucu ilkeler, hem de bu ilkelerin insanlar tarafından anlaşılma biçimleri akla gelir. Ancak, esas olan kurucu ilkeler olduğu için, dinin özünü bu ilkelerde aramak gerekir.[i] Yani bizim burada üzerinde durmamız gereken ve insanların farkında olması gereken temel etken dinin özünü oluşturan ilkelerdir. Zira, mezheplerin oluşumu da zaten bu ilkelerin farklı yorumlarının birer sonucudur. Fakat insanlar dini mezhepler üzerinden öğrendiği için mezheplerin beşeri oluşumlar olduğu pek fark edilmemektedir. Mezhep çatışmalarının engellenmesi için de bu ayrımın insanlar tarafından doğru bir biçimde algılanması ve aynı değerler uğrunda farklı yorumlar yüzünden birbirine düşmenin İslam’a leke getireceğinin farkına varılması gerekmektedir.

İslam’ın zuhur ettiği dönemden kısa bir süre sonra patlak vermeye başlayan Şii-Sünni çatışması, Şiiliğin devlet felsefesi olarak da yerleşmesiyle Müslümanlar arasında ilk diyemesek de en tehlikeli tefrika hareketleri zeminine yerleşmiş ve ihtilaf net çizgilerle belirlenmeye başlamıştı. Özellikle Muaviye oğlu 1. Yezid döneminde (680) Peygamber torunu Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi (Kerbela olayı) ile tarafların birbirine olan kin ve nefreti tavan yapmış, bu kin ve nefret günümüze kadar ulaşmakta da hiç güçlük çekmemiştir. Daha sonra kurulan Fatımîler, Şii Büveyhoğulları devletleri ve İsmailîlik mezhebi gibi Sünni hareketlere karşı darbeler vurmayı felsefe haline getiren devletler ve mezhepler zuhur etmiş, mezhep çatışması önüne geçilemez bir çığ gibi büyümüş ve nesilden nesile aktarılmıştır. Türklerin İslam’a girmeleriyle bu çatışmalar bir Sünni-Türk devleti olan Selçuklular’ın huzurunda biraz dinmiş, Abbasi halifesi Şii Buveyhoğulları’nın egemenliği ve tehdidi altındayken Selçukluların himayesine girmiş, Tuğrul Bey’in 1055’de Bağdat seferiyle Buveyhoğulları yıkılmış ve Sünni İslam’ın en büyük temsilcileri Türkler olmuştur.

Sünni İslam’ın sancağını Selçuklulardan devralan Osmanlılar döneminde de devam eden çatışmalar iki Türk devletini birbirine düşürmüş, babası 2. Bayezid’den bir hamle göremeyen Yavuz Sultan Selim babasını tahttan indirerek Padişah olan ilk ve son Türk Hükümdar olarak tarihe geçmiştir. Tahta geçer geçmez de Anadolu’da çıkmış olan Kızılbaş isyanını bastırmak için Kızılbaşların en büyük destekçisi olan Safevi devletinin üzerine gitmiştir. 25 Ağustos 1514 de Çaldıran Ova’sında Şah İsmail’in ordusunu bozguna uğratan Yavuz, Şiilere o güne kadar aldıkları en büyük darbeyi vurmuştur. Ayrıca konusu gelmişken değinmek gerekir ki Türklerin İslam’a girmesi ve Sünniliği seçmesi arasında yakın bir bağlantı vardır. Türklerin Sünni İslam yorumunu tercih etmesi hakkında ortaya atılan, hemen hemen tüm Müslüman Türk devletlerinin Sünni İslam yorumunu tercih etmiş olmalarının ancak devlet baskısıyla Türklere kabul ettirilebileceği yönünde ki düşüncelere de itimat etmeyeceğimiz gibi Sünni İslam yorumunun kabul edilmesinin nedenlerini iyi anlamak zorundayız:

Türklerin Sünni İslam’ı kabulünün 3 temel sebebi vardır. Birincisi, ilk Müslüman Türk devletlerinin kurulmuş oldukları bölge yani Mâverâünnehir’de Sünni İslam zaten kökleşmiş durumdaydı. Bu üzerinde durulması gereken en önemli sebeptir. Eğer bu bölgede Şii İslam yorumu kökleşmiş durumda olsaydı Türklerin İslamlaşma süreci Şiilik istikametinde gelişecekti. İkinci nedeni de Sünni İslam’ın çağın Müslüman devletinin ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olması yani kurumlaşmış, siyaset geleneği olmuş, bir hukuk düzenine sahip olmuş bir yorum olmasıdır. Üçüncü sebebi ise İslam’a yeni girmiş olan Türklerin saygınlık kazanma düşüncesinden mütevellit meşruiyetlerini dönemin Halifesinden yani Abbasilerden alma isteğiyle Sünni yorumu tercih etmek istemişlerdir diyebiliriz.[ii]

Mezhep çatışmalarının en büyük sebeplerinden biri de siyasi rekabettir diyebiliriz. Buna Kerbela’da, Çaldıran’da yine dini bir altyapısı olsa da siyasi çıkar için yapılan katliamlar ve savaşları örnek verebiliriz. Mezhep çatışması aynı şekilde günümüzde de özellikle dış güçler tarafından aynı ülke vatandaşlarının arasına ya da aynı etnik gruptaki vatandaşlar arasına tefrika sokmak amacıyla kullanılan en etkili silahlardan biridir. Batı dünyası bunu çoğu Ortadoğu ülkesinde başarıyla uyguladılar. Filistin’de Hamas ve El-Fetih’in, Irak’da Şiiler ile Sünnilerin arasına tefrika sokmayı başardılar. Dışardan gelen baskılara karşı birlikte göğüs germeleri gerekirken kendi aralarında bölünüp oyuna geldiler ve kendileri üzerinde oyun oynayanlara yardımcı oldular. Belki 1000 varil petrole, belki 1000 dönüm daha fazla toprağa vatanlarının bölünmesine razı oldular. Irak’da bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Lozan’da misak-ı milli sınırlarımızda olmasına rağmen bize verilmeyen Musul, yoğunlukla Türklerin bulunduğu Kerkük dahi Türkiye’den koparıldı. Dünya petrol rezervinin %4’üne sahip bir şehir olan Kerkük’de bugün yüzbinlerce Kürt var. Türk nüfusu Kerkük katliamıyla iyice azaltılmış durumda. Aynı şekilde Irak’da bulunan Türklere; Türkmen ismi verilmiş ve Türkiye Türkleriyle bir kan bağı bulunmadığına inandırmaya çalışmışlar. Zaten Türkiye Türklerinin Sünni olduğu, Irak Türklerinin ise Şii olduğu dolayısıyla aramızda bir bağ olamayacağına bizleri inandırmaya çalışmışlar.

Bugün Irak’da ABD ordusunu çekmiş olmasına rağmen son derece rahattır. Sözde Irak’ı işgal nedenleri nükleere sahip olmasıydı. ABD askerleri o yüzden bir milyon insan katletmiş, insanlara işkenceler ve tecavüzlerde bulunmuşlardı. Ama nükleer bulunamadı, Nasreddin Hoca hesabını yanlış yerde kullanan ABD, saklamaya çalıştığı isteği olan Irak petrollerine sahip olunca “Ya bulunsaydı” deyip geçmeyi tercih etmekten çekinmiyor. Zaten bugün Kürt özerk bölgesinde inşası devam eden ABD üssü, aynı zamanda Kürt-Türk-Arap-Şii-Sünni ayrımına gitmeden, Müslümanlık altında birleşerek kendi geleceklerini yönlendirmelerine engel olan demokrasi bekçilerine(!) karşı tek bilek olmalarını akıllarına bile getirmelerine engel olacak seviyede halkın arasına soktukları fitne sayesinde ABD Irak’tan petrol bitene kadar yararlanacağa benziyor. Irak petrolü bitmeden ABD bitmezse tabi.

-15 Aralık: Amerikan askerleri Irak’tan çekildi.

-16 Aralık: Irak Başbakanı Nuri Maliki, Amerika’da Başkan Obama ile bir araya geldi.

-18 Aralık: Şii Başbakan Maliki, Sünnilerin lideri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi hakkında teröre destek verdiği iddiasıyla tutuklama kararı çıkardı.

-Haşimi, hakkında tutuklama kararı çıkarıldığı gün Irak’ın kuzeyindeki Erbil kentindeydi. Bağdat’a dönmedi, kuzeydeki bölgesel Kürt yönetimine sığındı.

-Haşimi kurtuldu ancak 50’den fazla koruması, bürosunda çalışan görevlileri ve akrabası tutuklandı.

-Şii Başbakanın, Sünni lider hakkında çıkardığı tutuklama kararı, ülkeyi kaosa soktu. Mezhep çatışmaları alevlendi. Bağdat ve Basra’da peş peşe düzenlenen intihar saldırılarında yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

-Sadece mezhep savaşı değil, hükümet krizi de patlak verdi. Bağdat hükümeti, Haşimi’ye sığınma veren kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi ile ipleri kopardı. Yönetimin Başkanı Mesut Barzani ile bir diğer kürt lider olan Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Nuri Maliki’nin hışmına uğradı. Irak’ta Şiiler-Sünni Araplar ve Kürtler arasındaki bir kırılma sürecine girildi.

-Başbakan Erdoğan, yanı başımızdaki krize tepki gösterdi. Maliki’ye seslendi, mezhepsel ayrılıklara karşı uyarı yaptı.

-Bağdat hükümeti, Erdoğan’ın uyarısına sert yanıt verdi, Maliki, "Türkiye içişlerimize karışmasın" dedi. Bağdat’taki Türk büyükelçisi Irak Dışişleri Bakanlığına çağrıldı.”[iii]

ABD askeri çekildikten sonraki Irak’ın durumu gözler önünde. Hala kendi içlerinde siyasi çıkar kavgaları dinmemiş. Oysa başlarına gelen ABD musibeti (Irak’a yapılan 2. Moğol İstilası) ders almak için yeterli bir sebepti…

[i] Bkz. Hasan Onat, Mezheplerin Stratejik Boyutu ve Mezhep Çatışması, http://www.hasanonat.net/index.php?option=com_content&view=article&id=177 21.03.2012

[ii] Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Türkler Türkiye ve İslam, İstanbul, İletişim Yay. , 2011, s.s 40-42

[iii] http://www.sabah.com.tr/Dunya/2012/02/07/ortadogunun-denklemi-sünnisiikurt-kutuplasmasi 22.03.2012

SURİYE DOSYASI : Suriye Olaylarının Irak’taki Siyasi Krize Yansımaları

Selen Tonkuş, ORSAM Ortadoğu Uzman Yardımcısı

Irak’ta 2011’in sonlarından itibaren Başbakan Maliki’nin öncülüğünde başlatılan ve 2003 Amerikan işgali sonrası yerleştirilen tüm taşları yerinden oynatarak yeni bir Irak doğurmakta olan sancılı süreç devam ediyor. Siyasi bunalımın başlangıcından birkaç ay sonra Irak’ın istikrarı açısından hayati öneme sahip komşusu Suriye’de patlak veren kriz ise bu sürece etki eden dış faktörler arasındaki yerini git gide ön saflara taşıyor. Bu tabloda Irak’taki krizde de kilit rolü oynayan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ise Suriye’deki durumun Irak için taşıdığı riskleri kendisi için fırsata dönüştürme çabasıyla dikkat çekiyor.

Mart 2011’den beri Irak’ta Suriye olaylarına verilen tepkiye bakıldığında Irak’ın bir bütün olarak Ortadoğu’daki değişim dalgalarına olumlu yaklaştığı fakat dalgalar Suriye’ye eriştiğinde Irak’ta farklı grupların çıkarları, Esad sonrası Suriye’ye ilişkin tehdit algılamaları ve üzerilerindeki dış güç etkileri nedeniyle farklı tepkiler verdikleri görüldü. İktidardaki grup olan Şiiler Şam’daki Alevi hükümet yanlısı tutum sergilerken, Irak’taki siyasi krizde Şiilerin hedefi olan Sünniler Suriye’nin Sünni muhalefetinin yanında yer aldı. Kürtlerin ilk tepkisi ise herhangi bir muhalif gruba destek vermeksizin değişim yanlısı bir duruş sergilemek oldu.

Bu tabloya bakıldığında Iraklı grupların Suriye olaylarına tepkilerini Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesi sonrasında belirginleşen hem Irak hem de bölge bazında oynanan Şii ve Sünni bloklar arasındaki jeopolitik rekabet çerçevesinde verdiği görülüyor. Dolayısıyla Suriye krizinin Irak’a görünen ilk etkisi Irak içinde zaten var olan etnik ve mezhepsel ayrılığı körüklemesi olarak ortaya çıkıyor.

Bağdat Hükümeti’nin Suriye’ye ilişkin politikasında İran etkisinin yanısıra değişime sıcak bakmamasına neden olan ciddi tehdit algılamaları var. Bunlardan ilki Esad sonrası Suriye’de yaşanacak çok boyutlu kaosun Irak’a sıçraması korkusu. Şam’da radikal Sünni bir yönetimin iş başına gelmesinin Irak’ta terörist eylemleri yeniden harekete geçireceğinden endişe ediliyor. Zira bölgedeki en önemli radikal Sünni terör unsurlar Irak-Suriye sınırında bulunuyor. Esad rejimi 2003 sonrası dönemde direnişçi grupları desteklediği ve Irak’taki terörist eylemleri sponsor ettiği gerekçesiyle Irak hükümetleri ve Amerika’nın yoğun eleştirilerine maruz kalmıştı. Son birkaç yılda Irak’ın devlet konsolidasyonu süreci derinleştikçe bu grupların etkisi azaldı fakat yok edilemedi. Şam’da radikal Sünni bir rejim ayrıca Maliki hükümeti tarafından kendine yönelik bir yaşamsal tehdit olarak da yorumlanıyor. Bağdat’ın diğer bir Esad sonrası Suriye senaryosunu da Suriye’de etnik ve mezhepsel çizgilerde gerçekleşecek bir de facto parçalanma oluşturuyor. Bağdat parçalanmış Suriye’nin Irak’taki siyasi krizin varabileceği noktalardan biri olan parçalanma riskinin önünü açacağından korkuyor. Dolayısıyla Amerika ve bölgedeki müttefiklerinin tüm baskılarına rağmen Bağdat başından beri Esad’a uygulanması istenen yaptırımlar, askeri müdahale, muhalefeti silahlandırmak veya güvenli bölgeler oluşturulması gibi her tür dış müdahaleye karşı bir tavır sergiliyor.

Suriye’de nispeten küçük çaplı gösteriler ve onların giderek artan şiddet kullanımı ile bastırılması ile devam eden süreçte Bağdat Hükümeti’nin tavrı değişmezken, IKBY ilk aşamadaki eylemsizliğini bozarak önce Suriye’deki Kürt muhalefete destek vermeye başladı, 2012’nin başından itibaren ise Kürt Ulusal Konseyi (KUK) ve Suriye Ulusal Konseyi (SUK) arasında işbirliği oluşturulması için adımlar attı.

IKBY’nin ilk etapta Suriye’deki olaylara müdahil olmak istemeyişinin altında KDP ve KYB’nin Suriye’deki köklü ilişkilerdi yatıyor. Her iki parti de Şam’da kuruldukları 1975 yılından bu yana hem parti şubeleri hem de uzantıları niteliğindeki partiler vasıtasıyla Suriye’de belli bir etkinliğe sahiplerdi. Özellikle 2005 anayasasıyla kendilerine ayrılan bütçeden bu partilere mali yardımlar yapmış, ve tüm bu ilişkiler Esad rejiminin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmamıştı. Yani Esad rejimi ve Irak Kürtleri arasında bir nevi sessiz bir anlaşma vardı. Bu nedenle Suriyeli Kürt lider Meşal Temmo’nun öldürülmesinden sonra dahi Mesut Barzani ve Celal Talabani Suriye Kürtlerine, olup bitenden uzak durmalarını salık verdi. Ancak Temmo suikastı, bir şekilde Kürtleri aktif olarak sahneye çekmeye başladıkça KBY de duruşunu değiştirdi. Suriye’deki kadrolarının Irak Kürtlerinin sürece müdahil olmamaları yönündeki çağrısına rağmen KBY’nin Suriyeli Kürt muhalefete aktif destek verme kararının arkasında yatan neden PKK’nın Suriye’deki siyasi kolu PYD’nin, KDP ve KYB’nin uzantısı olan düzen partilerine karşı olan, çoğunlukla gençlerden oluşan SUK’a katılmayı reddeden Suriye Kürt muhalefeti üzerindeki artan etkinliğiydi. Böylece KBY bir taşla iki kuş vurmaya soyunarak hem Suriye Kürt ulusal hareketini şekillendirmek, hem de PYD’nin etkinliğini azaltarak Türkiye’nin gözündeki konumunu güçlendirmek amacıyla Kürt muhalefete aktif destek vermeye başladı. Bu açık destek Şubat 2012’de PYD dışında tüm Suriye Kürtlerini bir araya getirerek SUK’u destekleyecek birleşmiş bir yapı oluşturmaya çalışan KBY Başkanı Mesud Barzani’nin kişisel inisiyatifi şeklinde ilerledi.

Irak Kürtlerinin rejim değişikliğine sıcak bakmasının altında yatan bir diğer neden de IKBY’ye göre Suriye rejiminin düşmesi halinde İran’ın enerjisinin daha büyük bir kısmını Irak ve IKBY’de üzerinde harcayacak ve Kürtlerin işbirliğine daha çok ihtiyaç duyacak olması. Ayrıca KBY’ye göre İran’ın Suriye’de de pozisyonunu korumaya çalışacağı için Suriye’deki Kürtlerin Alevilerle işbirliği yapmasını isteyecek olması da olası. Dolayısıyla IKBY hem Irak hem de Suriye Kürtlerinin Esad sonrası dönemde daha çok siyasi rol oynayabilecekleri, İran’a karşı pazarlık güçlerinin artacağını hesaplıyor. Bunlara rağmen Iraklı Kürtler de Suriye’de radikal Sünni bir iktidarın kendi bölgelerinde siyasal İslam’ın gücünü artıracağından endişe ediyorlar. Ayrıca Şam’da bu tür bir yönetimin varlığı Irak’ta Kürtlerin Sünniler ile yaşadığı ihtilaflarına ilişkin çıkarlarını da tehlikeye atabilir.

Tüm bu değerlendirmeler Suriye Ulusal Güvenlik Binasına düzenlenen bombalı saldırıyla Esad’ın iç halkasından kayıpların yaşandığı 18 Temmuz sonrasında Esad için sonun başlangıcı olarak nitelendirilen döneme girilmesiyle daha ileri bir boyuta taşındı. Suriye krizinin Irak’a etkileri daha doğrudan olarak kendini gösterdi. 23 Temmuz günü Irak’ın çeşitli yerlerinde yaşanan şiddet olayları, Irak’ın Maliki’nin kendi güvenliğini sağlama konusunda sıkıntı olmadığını sık sık dile getirdiği bir dönemde hem güvenlik açmazını hem de yönetimsel gücünün azaldığı, bunun karşılığında da saldırıları üstlenen El Kaide ve ilintili örgütlerin gücünün yeniden artmaya başladığını gözler önüne serdi. Iraklı yetkililer Sünni radikal örgütlerin Suriye’de bir takım kazanımlar elde etmeleri halinde Irak’ta eylemlerini daha da artırmalarını bekliyorlar. Ayrıca son aylarda Maliki’nin Sünnilere yönelik tutumu düşünüldüğünde Maliki’yi hedef almış olma ihtimali de Şii Başbakanın Esad sonrası Suriye’den duyduğu endişeyi tırmandırdı. Aynı gün hükümet Irak Parlamentosu’nda Kürdistan Listesi’nin Beşar Esad’ı yönetimi bırakmaya çağırmayı reddetmesine ilişkin eleştirilerine maruz kaldı. Hükümetin karşılaştığı bir diğer eleştiri de sınır kapılarından Suriyeli mültecilerin Irak’a girişini yasaklaması. Öte yandan hükümet Suriye’de sona yaklaşıldığını kabul ettiğinin bir göstergesi olarak Suriye’de yaşayan Iraklılara ülkeye geri dönüş çağrısı yaptı. Suriye’de özellikle 2003 sonrası göç eden yaklaşık bir milyon Iraklı mülteci bulunuyor. 18 Temmuz’dan bu yana on binden fazla Iraklının ülkelerine geri döndüğü biliniyor. (1) Dolayısıyla Suriye’deki krizin geldiği son noktanın Irak için bilançosu güvenlik durumunun kötüleşmesi, siyasi ayrılığın körüklemesinin yanında 680 km’lik Suriye-Irak sınırının güvenliğinin sağlaması ihtiyacı ve mülteci sorunu olarak ortaya çıkıyor.

18 Temmuz sonrası süreçte IKBY ve Bağdat’ın tutumlarındaki ayrılık da giderek artıyor. 11 Temmuz’da PYD ve KUK’i Erbil Anlaşması ile bir araya getiren Barzani 22 Temmuz’da El Cezire’ye verdiği röportajında bölgesel yönetim sınırları içerisinde Suriye güvenlik güçlerinin geri çekilmesi durumunda, "güvenlik boşluğunu" doldurmak amaçlı Suriyeli Kürtlere askeri eğitim verildiğini kabul etti. (2) Barzani’nin son hamleleri krizin başından beri her türlü dış müdahaleye karşı olduğunu belirten ve Esad’ın muhalefetle baş etmekte yaşadığı güçlükten büyük endişe duyan Bağdat’ı tamamen karşısına almasına neden oldu. 27 Temmuz günü Irak ordusunun Suriye sınırındaki tartışmalı bölge statüsündeki Pişhabur sınır kapısının bulunduğu bölgeye iki tugay konuşlandırma girişiminin peşmerge tarafından engellenmesi Bağdat-IKBY arasındaki gergin ilişkilere Suriye krizi üzerinden ilk doğrudan etkinin yansımasına neden oldu.

IKBY bir süredir bölgesel denklemi iyi okuyarak hem Irak içinde hem de bölgede başarılı bir denge politikası sürdürüyordu. Bölgenin iki lideri kendi bölgelerini yönetme araçları olan stratejik anlaşmayı bir nevi hem Irak genelindeki Kürt siyasetine hem bölgesel siyasete uyguluyor, Barzani Türkiye, Talabani ise İran ayağını yürütüyordu. Suriye meselesinde Barzani’nin krizi fırsata çevirip tüm Kürtlerin temsilcisi olma yönündeki onlarca yıllık hayali yolunda attığı tek taraflı adımlar, IKBY’nin geleceği için önemli riskler taşıyor. Öncelikle Türkiye ile işbirliği içinde Esad’a karşı giriştiği ittifakla İran’ın faktörünü riske atan Barzani, şimdi ise PYD ile temaslarıyla, Türkiye’nin kendisiyle birlikte yürüttüğü Suriye politikasıyla ilgili soru işaretlerine neden oluyor. Bu esnada Barzani’nin hem Bağdat hem de Sünni Araplarla ile uzlaşma gerekliliğini gözden kaçırması söz konusu olursa dengeleyici unsur olan Talabani sonrası dönemde IKBY’nin hem Irak içinde hem de bölgedeki konumu anlamında bugüne dek elde ettiği kazanımlarını kaybetmesi söz konusu olabilir.

Sonuç olarak Suriye krizinin etkileri Irak’a mevcut siyasi kriz üzerinden yansıdığı ve ülkedeki siyasi aktörlerin davranışları üzerinden şekillendiği görülüyor. Krizin şu ana kadar en belirgin etkisi ise yeni Irak’ın şekillendiği çizgileri açıkça ortaya koyması oldu. Son dönemde yaşanan hızlı gelişmeler ise krizin gittikçe tehlikeli hale gelen yansımalarının Irak’taki siyasi aktörler tarafından yeniden düşünülmesini, özellikle Bağdat-Erbil hattından ilerleyen siyasi krizin çözümlenmesi konusunda adımlar atılmasını zorunlu hale getiriyor.

(1)http://www.ibtimes.com/articles/367226/20120726/syria-iraq-refugee-un-conflict-unhcr-civil.htm

(2)http://www.aljazeera.com/indepth/features/2012/07/201272393251722498.html

IRAK DOSYASI : Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi ve Merkezi Hükümet Çekişmesi’nde Yeni Restleşme

Bilgay Duman ORSAM Ortadoğu Uzmanı

İç politik krizin zirve yaptığı Irak’ta biraz da dış politika konularının etkisiyle yeni restleşmeler ortaya çıkmaktadır. Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin aniden aldığı bir kararla, 27 Temmuz 2012 Cuma günü Irak Ordusunun Nasıriye’de konuşlu 10. Tugayına bağlı iki birliğin Irak’ın kuzeybatısındaki Suriye sınırı bölgesinden Pişhabur bölgesine giderek, buraya yerleşmiş ve bölgede bulunan Bölgesel Kürt Yönetimi’ne bağlı peşmergelerle karşı karşıya gelmiştir. İdari olarak Musul’un Telafer ilçesine bağlı Zummar nahiyesinin sınırları içerisinde olan Pişhabur bölgesi, 2003’te ABD’nin Irak işgali sonrasında Kürt grupların müdahalesi sonucu, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin kontrolü altına girmiştir ve bu nedenle ihtilaflı bölgeler içerisine dahi edilmektedir. Bölgesel Kürt Yönetimi, Zummar Nahiyesi’nin kendi kontrolündeki Duhok vilayetine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu konu itibariyle zaman zaman Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak merkezi hükümetinin karşı karşıya geldiği görülmektedir. Bunun en önemli örneklerinden biri 2008’de Hanekin ve Celevle’de yaşanan durumdur. Bu bölgede iki tarafın silahlı çatışma noktasına kadar varmıştır. Aynı şekilde Pişhabur’da yaşanan olay sırasında da çatışma noktasına kadar gelinmiştir. Ancak şimdilik her iki tarafın da tutumunu yumuşatmasıyla tansiyon düşmüş görünmektedir. Nuri El-Maliki olaya ilişkin yaptığı açıklamada, Pişhabur bölgesine gönderilen askeri birliklerin hedefinin Bölgesel Kürt Yönetimi olmadığını, Suriye’den kaçak ve silahlı geçişlerin önlenmesi ile sınırın korunmaya çalışıldığını açıklarken, hemen ardından yaptığı açıklamada Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani de Maliki’den güvenoyunun çekilmesiyle ilgili olarak, kendisinin aslında reform istediğini, Maliki’den güvenoyunun çekilmesini kendisinin talep etmediğini belirtmiştir. Ancak iki tarafı karşı karşıya getiren bu olay, Irak’taki temel sorunları yeniden gündeme taşımıştır.

Öncelikle, Irak’taki en önemli tartışma konularından biri olan ve belki de Irak’ın geleceğini belirleyecek olan “tartışmalı bölgeler” meselesinin vahameti son olayla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Irak’ta ihtilaflı bölgeler sorunu Bölgesel Kürt Yönetimi’nin sınırlarını ve etki alanını genişletme çabasından kaynaklanmaktadır. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin sınırları Irak Anayasasında belirtilmiştir. Ancak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin fiili kontrol alanı bu sınırın dışında kalmaktadır. 17 Mayıs 2003’te “Peşmerge Güçlerinin Yeniden Konuşlandırılması” yönelik olarak ABD ile KDP ve KYB arasında imzalanan ve peşmerge güçlerinin “Yeşil Hat” olarak tanımlanan ve 1991’den sonra Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin sınırlarını belirten hattın dışarısına çıkmasına imkan tanıyan memorandum, ihtilafın temel sebebi olarak gözükmektedir. Bu memoranduma göre, peşmerge güçlerinin “teröristlerle mücadelede ABD birliklerine yardımcı olması amacıyla” 2545 KYB, 3445 KDP militanının Musul, Kerkük, Selahattin ve Diyala’ya yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. KDP ve KYB güçleri de ABD’nin yardımıyla, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin sınırları dışarısında kalan ve Kürt grupların kendilerine ait olduklarını ileri sürdükleri bölgelere konuşlanmıştır. Bugün itibariyle BKYnin mevcut sınırları KDP ve KYB’nin kontrolü dışındaki Selahattin, Musul, Kerkük ve Diyala’da peşmergelerin konuşlandığı sınırlar olarak ele alınmaktadır. Anılan bölgelerde zaman zaman Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümetin karşı karşıya geldiği görülmektedir. Nitekim son olarak Maliki’nin Mayıs 2012’deki Kerkük ziyaretinde, Maliki ile birlikte şehre giden Irak ordusuna ait birliklerin bu kentte kalması, Kerkük’te peşmergeler ve Irak ordusuna ait unsurları karşı karşıya getirmiştir. Zummar da yaşanan hadiseden sonra da Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 2 peşmerge tugayını daha Kerkük’e göndermeye hazırladığı konuşulmaktadır. Anlaşılacağı üzere burada yine Kerkük sorunu ortaya çıkmaktadır. Kerkük’e haksız ve yetkisiz olarak giren peşmergelerin sorunun temel kaynağını oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kerkük’teki peşmerge varlığı, vilayette gerginliği arttırırken, Bölgesel Kürt Yönetim ve merkezi hükümetin yönetimsel çekişmesini beraberinde getirmektedir. Bu durumun Kerkük’teki güvenliği olumsuz yönde etkilediğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Özellikle son 3-4 aylık periyodda Kerkük’teki şiddet eylemlerinin artması dikkat çekmektedir.

Öte yandan bu tartışmanın içerisinde merkezi hükümet içerisinde konumu korumaya ve sağlamlaştırmaya çalışan Nuri El-Maliki, merkeziyetçiliği kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Sınır kontrolleri, gümrük işlemleri, merkezi hükümete bağlı güvenlik güçlerinin yerleşimleri gibi meselelerde adımlar atarken, özellikle petrol konusunda Bölgesel Kürt Yönetimi üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Ayrıca Suriye konusunda da Bölgesel Yönetim ve merkezi hükümet arasında ciddi bir politik farklılık bulunmaktadır. Merkezi hükümet Suriye’de olayların başladığı Mart 2011’den bu yana Beşşar Esad rejimine destek verirken, Bölgesel Kürt Yönetimi, Beşşar Esad muhaliflerine destek vermekte, özellikle Suriye Kürt muhalefetini bir araya getirmeye çalışmaktadır. Bu açıdan Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümet arasında ciddi bir dış politika açmazı da yaşanmaktadır.

Sonuç itibariyle, Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümet arasındaki kriz gün geçtikçe derinleşmektedir. Bu gerginlik nedeniyle Irak iç siyasetinde kaplaşma ve kutuplaşmalar artmaktadır. Bu durum önümüzdeki süreçte, özellikle 2013’te yapılması planlanan yerel seçimler ve 2014’te yapılması planlanan genel seçimlerdeki tarafları belirleyecek gibi gözükmektedir.