Etiket arşivi: ORSAM

ARAP DOSYASI : Yemen Sorunu

Yemen Sorunu.pdf

Reklamlar

IRAK DOSYASI : Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi ve Merkezi Hükümet Çekişmesi’nde Yeni Restleşme

Bilgay Duman ORSAM Ortadoğu Uzmanı

İç politik krizin zirve yaptığı Irak’ta biraz da dış politika konularının etkisiyle yeni restleşmeler ortaya çıkmaktadır. Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin aniden aldığı bir kararla, 27 Temmuz 2012 Cuma günü Irak Ordusunun Nasıriye’de konuşlu 10. Tugayına bağlı iki birliğin Irak’ın kuzeybatısındaki Suriye sınırı bölgesinden Pişhabur bölgesine giderek, buraya yerleşmiş ve bölgede bulunan Bölgesel Kürt Yönetimi’ne bağlı peşmergelerle karşı karşıya gelmiştir. İdari olarak Musul’un Telafer ilçesine bağlı Zummar nahiyesinin sınırları içerisinde olan Pişhabur bölgesi, 2003’te ABD’nin Irak işgali sonrasında Kürt grupların müdahalesi sonucu, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin kontrolü altına girmiştir ve bu nedenle ihtilaflı bölgeler içerisine dahi edilmektedir. Bölgesel Kürt Yönetimi, Zummar Nahiyesi’nin kendi kontrolündeki Duhok vilayetine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu konu itibariyle zaman zaman Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak merkezi hükümetinin karşı karşıya geldiği görülmektedir. Bunun en önemli örneklerinden biri 2008’de Hanekin ve Celevle’de yaşanan durumdur. Bu bölgede iki tarafın silahlı çatışma noktasına kadar varmıştır. Aynı şekilde Pişhabur’da yaşanan olay sırasında da çatışma noktasına kadar gelinmiştir. Ancak şimdilik her iki tarafın da tutumunu yumuşatmasıyla tansiyon düşmüş görünmektedir. Nuri El-Maliki olaya ilişkin yaptığı açıklamada, Pişhabur bölgesine gönderilen askeri birliklerin hedefinin Bölgesel Kürt Yönetimi olmadığını, Suriye’den kaçak ve silahlı geçişlerin önlenmesi ile sınırın korunmaya çalışıldığını açıklarken, hemen ardından yaptığı açıklamada Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani de Maliki’den güvenoyunun çekilmesiyle ilgili olarak, kendisinin aslında reform istediğini, Maliki’den güvenoyunun çekilmesini kendisinin talep etmediğini belirtmiştir. Ancak iki tarafı karşı karşıya getiren bu olay, Irak’taki temel sorunları yeniden gündeme taşımıştır.

Öncelikle, Irak’taki en önemli tartışma konularından biri olan ve belki de Irak’ın geleceğini belirleyecek olan “tartışmalı bölgeler” meselesinin vahameti son olayla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Irak’ta ihtilaflı bölgeler sorunu Bölgesel Kürt Yönetimi’nin sınırlarını ve etki alanını genişletme çabasından kaynaklanmaktadır. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin sınırları Irak Anayasasında belirtilmiştir. Ancak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin fiili kontrol alanı bu sınırın dışında kalmaktadır. 17 Mayıs 2003’te “Peşmerge Güçlerinin Yeniden Konuşlandırılması” yönelik olarak ABD ile KDP ve KYB arasında imzalanan ve peşmerge güçlerinin “Yeşil Hat” olarak tanımlanan ve 1991’den sonra Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin sınırlarını belirten hattın dışarısına çıkmasına imkan tanıyan memorandum, ihtilafın temel sebebi olarak gözükmektedir. Bu memoranduma göre, peşmerge güçlerinin “teröristlerle mücadelede ABD birliklerine yardımcı olması amacıyla” 2545 KYB, 3445 KDP militanının Musul, Kerkük, Selahattin ve Diyala’ya yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. KDP ve KYB güçleri de ABD’nin yardımıyla, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin sınırları dışarısında kalan ve Kürt grupların kendilerine ait olduklarını ileri sürdükleri bölgelere konuşlanmıştır. Bugün itibariyle BKYnin mevcut sınırları KDP ve KYB’nin kontrolü dışındaki Selahattin, Musul, Kerkük ve Diyala’da peşmergelerin konuşlandığı sınırlar olarak ele alınmaktadır. Anılan bölgelerde zaman zaman Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümetin karşı karşıya geldiği görülmektedir. Nitekim son olarak Maliki’nin Mayıs 2012’deki Kerkük ziyaretinde, Maliki ile birlikte şehre giden Irak ordusuna ait birliklerin bu kentte kalması, Kerkük’te peşmergeler ve Irak ordusuna ait unsurları karşı karşıya getirmiştir. Zummar da yaşanan hadiseden sonra da Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 2 peşmerge tugayını daha Kerkük’e göndermeye hazırladığı konuşulmaktadır. Anlaşılacağı üzere burada yine Kerkük sorunu ortaya çıkmaktadır. Kerkük’e haksız ve yetkisiz olarak giren peşmergelerin sorunun temel kaynağını oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kerkük’teki peşmerge varlığı, vilayette gerginliği arttırırken, Bölgesel Kürt Yönetim ve merkezi hükümetin yönetimsel çekişmesini beraberinde getirmektedir. Bu durumun Kerkük’teki güvenliği olumsuz yönde etkilediğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Özellikle son 3-4 aylık periyodda Kerkük’teki şiddet eylemlerinin artması dikkat çekmektedir.

Öte yandan bu tartışmanın içerisinde merkezi hükümet içerisinde konumu korumaya ve sağlamlaştırmaya çalışan Nuri El-Maliki, merkeziyetçiliği kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Sınır kontrolleri, gümrük işlemleri, merkezi hükümete bağlı güvenlik güçlerinin yerleşimleri gibi meselelerde adımlar atarken, özellikle petrol konusunda Bölgesel Kürt Yönetimi üzerindeki baskısını arttırmaktadır.

Ayrıca Suriye konusunda da Bölgesel Yönetim ve merkezi hükümet arasında ciddi bir politik farklılık bulunmaktadır. Merkezi hükümet Suriye’de olayların başladığı Mart 2011’den bu yana Beşşar Esad rejimine destek verirken, Bölgesel Kürt Yönetimi, Beşşar Esad muhaliflerine destek vermekte, özellikle Suriye Kürt muhalefetini bir araya getirmeye çalışmaktadır. Bu açıdan Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümet arasında ciddi bir dış politika açmazı da yaşanmaktadır.

Sonuç itibariyle, Bölgesel Kürt Yönetimi ve merkezi hükümet arasındaki kriz gün geçtikçe derinleşmektedir. Bu gerginlik nedeniyle Irak iç siyasetinde kaplaşma ve kutuplaşmalar artmaktadır. Bu durum önümüzdeki süreçte, özellikle 2013’te yapılması planlanan yerel seçimler ve 2014’te yapılması planlanan genel seçimlerdeki tarafları belirleyecek gibi gözükmektedir.

TÜRKMEN DOSYASI : Irak’ta Türkmen Siyasetinde Yükseliş Devam Ediyor

Bilgay Duman ORSAM Ortadoğu Uzmanı

Bundan tam bir yıl önce Irak Türkmenlerinin siyasi olarak yükselişe geçtiğini yazmıştık.(1) Bu yazının ardından öncelikle Irak Türkmen Cephesi milletvekilleri Erşat Salihi (aynı zamanda Irak Türkmen Cephesi’nin başkanı) ve Hasan Özmen başta olmak üzere, Irak Parlamentosunda bulunan 10 Türkmen milletvekili ve 3 bakanın çabasıyla Türkmenlerin siyasi, sosyal ve kültürel hakları konusunda önemli adımlar atılmıştır. 2012’nin ilk çeyreğinde kurulan Irak Eğitim Bakanlığına bağlı Türkmen Eğitim Müdürlüğü, Türkmenlerin eğitimle ilgili sorunlarına çözüm bulmak, anadilde eğitim gibi konularda Türkmenlere kolaylık sağlamak açısından önemli bir adım olmuştur. Yine Türkmenlerin Baas rejimi tarafından ellerinden alınmış arazi ve mülkleri konusunda yoğun çalışmalar yapılmıştır. Nitekim Irak Kabinesi tarafından alınan kararlar doğrultusunda Baas Partisi Kuzey Bürosu ile Devrim Komuta Konseyinin kararları iptal edilmiştir. Böylece bu kararlarla gasp edilen Türkmen arazilerinin geri dönüşü mümkün olabilecektir. Zira bu çalışmaların hızlanması için Irak Türkmen Cephesi Başkan Erşat Salihi, Mülk Anlaşmazlıkları Komisyonu ile sürekli olarak görüşmekte ve Türkmenlerin arazi sorunlarının giderilmesi için çaba harcamaktadır. Öte yandan Türkmenlerin özellikle Kerkük’te güvenlik güçlerinde üst kademelerde yer alması için Irak Parlamentosu Savunma ve Güvenlik Komisyonu nezdinde girişimler yapılmıştır. Son dönem itibariyle üst kademelere Kerkük’te Türkmenlerin de atandığı, ancak bunun beklentileri karşılamadığı bilinmektedir.

Bu örnekler çoğaltılabileceği gibi Türkmenler adına şimdiye kadar 2012 içerisinde atılmış en önemli adım, 26 Temmuz 2012 tarihinde Irak Parlamentosunda Türkmenler ilişkin olarak kanun hükmünde sayılan rapor olmuştur. Ancak buna geçmeden önce bu kararın alınmasındaki süreçten bahsetmenin yerinde olacağı değerlendirilmektedir. Irak Türkmen Cephesi’nin öncülüğünde yapılan çalışmalar sonucu 21 Nisan 2012’de Irak Parlamentosu’nda Irak tarihi boyunca ilk kez Türkmenlere özel bir oturum düzenlenmiş ve Türkmenlerin sorunları, sıkıntıları ve talepleri dile getirilmiştir. Bu toplantıdan sonra Irak Türkmen Cephesi tarafından yapılan açıklamada, bu oturumun Türkmenlerin yasal haklarının alınması için ilk adım olduğu, bunun yazılı bir metne dönüştürülmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Nitekim Irak Türkmen Cephesi Diyala Milletvekili Hasan Özmen’nin yoğun çabaları sonucu Türkmenlerin hak ve özgürlükleri ile taleplerini içeren bir rapor hazırlanmış ve Irak Parlamentosu Başkanlığına sunulmuştur. Bu rapor Irak Parlamentosu’nun 26 Temmuz 2012 tarihli oturumunda ele alınarak, kabul edilmiştir. Raporun ve kararın tam metni ekte verilmekle birlikte, rapordaki önemli maddelere değinmenin yerinde olduğu düşülmektedir. Öncelikle alınan kararın kanun hükmünde olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ancak bununla birlikte raporda yer alan maddelerin uygulamaya konması için yeni yasalara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu yüzden raporda belirtilen taleplerin yerine getirilebilmesi için hukuki ve siyasi olarak yoğun çaba harcanması gerektiği düşünülmektedir. Diğer taraftan raporun maddelerine bakıldığında Türkmenlerin Irak’ta üçüncü asli unsur olduğunun Irak Parlamentosu tarafından kabul edildiği belirtilmektedir. Bu durum bazı tarafların Türkmenleri azınlık görme politikasının önüne geçecek niteliktedir. Bu maddeyle neredeyse Irak tarihinde ilk kez Türkmenler yasal olarak tanınmış olmaktadır. Her şeyden öte bu madde bile başlı başına Türkmenler adına bir devrim niteliğinde sayılabilir. Ayrıca Türkmen İşleri Yüksek Kurulu kurulması, federal bütçeden ödenek tahsis edilmesi de öngörülerek kısmen Türkmenlere kendi işlerinde özerklik tanınmış olabileceğini belirtmek mümkündür. Bununla birlikte raporda Telafer’e ilişkin özel bir madde konulması ve Telafer’in özel durumuna değinilmesi de önemlidir. Bu maddeyle Talafer’in bir vilayet olması için çalışmaların yapılmasının önünün açıldığı söylenebilir. Bilindiği gibi Telafer, ilçe olmasına rağmen, Türkmenlerin bir arada yaşadığı en büyük yerleşim yerlerinden biridir. Yaklaşık 400 bin nüfusu olan Telafer’in neredeyse tamamı Türkmenlerden oluşmaktadır. Bu kapsamda Telafer’in vilayet olması durumunda Türkmenlerin hakim olacağı Irak’taki tek vilayet olacaktır.

Herşeye rağmen bu kararla birlikte Türkmenler adına bütün çalışmaların tamamlandığını söylemek mümkün değildir. Bu karar çok önemli olmakla birlikte Türkmenlerin önünde büyük engeller bulunmaktadır. Özellikle Irak hükümeti içerisindeki çekişmenin yanı sıra bir türlü istikrara kavuşamayan siyasi yapı da Türkmenler adına dezavantaj yaratabilir. Ancak Türkmenlerin böyle bir siyasi ortamda bile Iraklı tüm tarafları bir araya getirerek karar alabilir noktada buluşturması, hem Türkmenlerin Irak’taki rolü ve önemini hem de Türkmenlerin potansiyelini ortaya koyması açısından önemlidir.

(1) 1 Ağustos 2011’de ORSAM İnternet Sitesinde Yayınlanan Yazı İçin Bkz.

http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2472

Erişim: 3 Ağustos 2012

Irak Parlamentosu Tarafından Alınan Kararın Tam Metni Ekteki Dosyada Yer Almaktadır.

201283_KARAR METN.pdf

SURİYE DOSYASI : Suriye Kürtlerinin Öncelikleri ve KUK-PYD İşbirliğinin Nedenleri-Hedefleri

Yrd. Doç. Dr. Serhat Erkmen,

ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Ahi Evran Ü. Uluslararası İliş

19 Temmuz 2012 tarihinde Kobani şehrinde Kürt partilerin yönetimi ele geçirmesi ve sonrasındaki birkaç gün içinde bazı şehir ve kasabaların daha Kürt partilerin (asıl olarak PYD’nin) eline geçmesi Suriye Kürtleri açısından önemli bir dönüm noktasıdır. 2004 Kamışlı olaylarından bu yana Suriyeli Kürtlerin en kapsamlı ve stratejik eylemi olarak değerlendirilebilecek bu gelişmenin öncesinde ise bir yılı aşkın bir süredir Kürt parti ve ittifaklarının beklentileri ve politikaları çelişkili olmuştur.

Aslında Suriye’de Esad yönetimine karşı gösterilerin başlamasından itibaren Suriyeli Kürtlerin de gösterilere katıldıkları görülmektedir. Uzun süre ülke genelindeki muhalif gösterilerle eş zamanlı ve eş sloganlarla yürütülen Kürt partilerin yürüttüğü gösteriler sıklıkla şiddet olaylarına sahne olmadığı için dikkat çekmemiştir. Fakat Kürtler gerek kendi aralarında kurdukları ittifaklar, gerekse çeşitli muhalif hareket ya da koalisyonların üyesi olarak Suriye muhalefetinin bir parçası olmuşlardır. Bu süreçte yukarıda anlatıldığı üzere çeşitli koalisyonlar ve oluşumlar kurulmuştur. Ancak ortaya iki temel aktör çıkmıştır: Bu aktörler PYD ve KBY’nin bir çatı altında topladığı KUK’tur. İki aktör arasındaki ilişkiler uzun süre çatışma eksenli ilerlemiştir. KUK rejim karşıtı muhalefetin içinde yer alarak tabanının genişletmeye çalışırken PYD Esad yönetimi ile kurduğu ilişkiler aracılığıyla Suriye Kürtleri arasında güçlenmeye çalışmıştır. Zaman zaman iki aktör de birbirlerine karşı ılımlı mesajlar göndermelerine rağmen Haziran 2012 tarihine kadar bu aktörler karşıt saflarda yer almıştır. Bununla birlikte aşağıda aktarılacak nedenler ve olgular çerçevesinde PYD ile KUK ortak hareket etme kararı almıştır. Bu kararın alınması hemen sonuç vermemiş Haziran ayındaki Erbil Anlaşması’nın tam anlamıyla uygulanmaya konulması Temmuz ayını bulmuştur. 12 Temmuz’da yapılan son görüşmeden sonra ise PYD ve KUK oluşturduğu ortaklık 19 Temmuz sürecini başlatmıştır.

19 Temmuz’da Kobani’de başlayarak Kürtlerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bazı bölgelerin bu partilerin ortaklığı tarafından kontrol edilmeye başlaması aslında önemli bir stratejik hamledir. Kürtlerin bu son hamlesiyle en önemli hedefi Suriye içinde uzun vadede oluşturmak istedikleri bir Suriye Kürt bölgesinin temellerini atmaktır. Şu ana kadar ne Suriye muhalefeti ne de rejim Suriye’de bir Kürt bölgesinin varlığını kabul etmemiştir. “Suriye Kürdistan”ı ya da “Batı Kürdistan” olarak adı geçen bölgenin nasıl bir yapıya sahip olabileceği, nereleri kapsayabileceği, nüfusu ve kim tarafından nasıl yönetilebileceği büyük belirsizlikler taşımaktadır. Bu nedenle Türkiye’deki tartışmalarda “ ‘Kuzey Suriye’ var mı, yok mu, olabilir mi?" gibi sorular sorulmaktadır. Ancak görülebildiği kadarıyla Kürtler için önemli olan bir bölge kurmanın zorlukları ya da belirsizliklerin nasıl çözümlenebileceğinden ziyade aşağıdaki maddelerde sıralanmış olan önceliklerdir:

1. KUK ile PYD (KDP ile PKK da denilebilir. Halihazırda KDP’ye çok yakın medya kuruluşlarında bu hamlenin bir PYD-KUK işbirliği ya da anlaşmasından ziyade KDP-PKK hatta Kandil/Erbil ortak eylemi olarak değerlendiren yazılar yayınlanmaktadır.) Suriye’de ortak bir hamle yaparak bir Kürt bölgesi oluşturma yolunda önemli bir girişim başlatmıştır. Bu durum, Suriye’deki Kürt hareketi üzerinde on yıllardır devam eden Türkiye kaynaklı Kürt hareketleri (PKK) ile Irak kaynaklı Kürt hareketleri (KDP-KYB) arasındaki rekabetin yerini işbirliğine bırakabileceğinin bir işaretidir. Geçmişte rekabet üzerine kurulu bir ilişkiden işbirliğine geçen Kürt hareketlerinin bu politikalarının arkasındaki faktörler olarak şunlar ileri sürülebilir:

a. Her iki aktör de Esad Yönetimi’nin gideceğine kesin gözüyle bakmaya başlamıştır. PYD son iki ay içinde bir tavır değişikliğine gitmiş, kademeli olarak Esad ile arasına en azından görünürde bir mesafe koymaya başlamıştır. Benzer bir biçimde uzun süredir Suriye Kürtleri konusunda temkinli adımlar adan KDP de aynı şekilde Esad’ın gideceğine inanınca trenin kaçırılmaması için düğmeye basmıştır.

b. Bugüne değin iki parti arasındaki mücadeleden zararlı çıkan yine bu partiler olmuştur. Tarihsel rekabetin ideolojik, kültürel, siyasi ve uluslararası boyutları bulunmaktadır. Fakat gelinen noktada PKK’nın KDP’den gelecek lojistik ve mali destek olmadan Suriye’de istediği gibi bir yapıya ulaşamayacağını düşündüğü anlaşılabilir. KDP ise kendisine yakın olan siyasi partilerin aslında Suriye içinde güçlerinin son derece zayıf olduğunun farkındadır. Suriye Kürtlerin yaşadığı bölgelerde batıya doğru gittikçe KUK’un içindeki partilerin etkinliği yok denecek kadar azdır. KUK’daki partilerin halihazırda etkinlik kurabildiği az sayıda yerleşim bulunmaktadır. Hatta Kamışlı dışındaki bölgelerde büyük ölçüde etkinliklerini yitirdikleri görülmektedir. Bu nedenle KDP, Suriye Kürtleri üzerinde PKK ile açık bir güç mücadelesine girse dahi mevcut şartlarda kendisine yakın grupları etkin kılabilme şansı yok denecek kadar azdır.

c. KDP, Suriye Kürtleri üzerindeki etkinlik sağlama çabasına uluslararası destek bulabilse dahi KBY sınırları içindeki Kürt partilerin Suriye’deki Kürt partileri ve gelişmeler konusunda tek bir politikası bulunmamaktadır. Örneğin KYB Suriye Kürtleri konusunda çok daha temkinli bir politika izlerken KBY’deki muhalif partiler de sıklıkla KDP’yi yürüttüğü politikadan dolayı eleştirmektedir.

d. Şu anda Suriye’deki çatışmalar Esad yönetimine bağlı güçler ile Özgür Suriye Ordusu arasında gerçekleşmesine rağmen, Kürtler sonunda Suriye’nin etnik ve/veya mezhepsel bir savaşa sürükleneceğine inanıyorlar. Bu tür bir savaşın çıkması halinde gerek mevcut rejimin taraftarları gerekse iktidara talip olan yeni oluşumlar için Kürtler çok önemli bir müttefik ya da denge sağlayıcı bir aktör haline geleceklerdir. Yani, Suriye’de Esad’ın devrilmesinden sonra aynı Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra olduğu gibi Şiilerin Sünnileri Sünnilerin Şiileri dengelemek için Kürtlere ihtiyacı olacaktır. Bunun için Suriye’de rekabet eden Kürt partiler önceden kendi aralarındaki sorunları en azından kısa süreliğine bir kenara koymaları ve ortak çalışmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlardır.

2. PKK ile KDP arasında işbirliğinin başlamış olması aynı zamanda aralarında bir rekabet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. İki güç arasında bir yandan işbirliği başlamışken diğer yandan mücadele sürmektedir. Kürt grupların kontrol altına aldığı şehirlerde 19 Temmuz’dan beri yapılan gösterilerde ortak bayraklar açılırken ele geçiren devlet dairelerinde sadece PYD flamaları bulunmaktadır. Bunun yanı sıra kontrol edilen bölgelerde büyük ölçüde PYD’nin sözü geçtiği, yönetimin ortak olması gerekmesine rağmen pratikte buna uyulmadığı görülmektedir. Özellikle bazı şehir ve kasabaların kontrol edilmesinden sonra iki aktör arasındaki gerginlik daha da belirginleşmiştir. Örneğin KUK, Derik’in kontrolünün ele geçirilmesinden sonra PYD’ye bağlı silahlı güçlerin kentin adliye ve polis merkezini ele geçirdiğini bunun kendilerinden habersiz yapıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca Kürtlerin kontrolünde olan bölgelerde PYD bayraklarının ağırlığı ve KUK’un bu konuda geri kalması sonucunda bir tartışma çıkmıştır. Sonuçta bayrak-flama sorununun yarattığı gerginliğin giderilmesi için ortak bir bayrak kabul edilmesi çalışmaları başlatılmıştır. PYD ile KUK (KDP ile PKK) arasındaki güç mücadelesinin devam ettiğinin bir diğer kanıtı da PYD’nin Suriye’de olduğu iddia edilen 2000 civarındaki militanına karşılık (bazı kaynaklar bu sayıyı son dönemde 4-5 bine çıkarmaktadır.) KUK’a bağlı partilerin önde gelenleri (hatta mevcut lideri) kendilerinin de silahlanma ihtiyacında olduğunu açıklamıştır. Bütün bunlara ek olarak olayların gelişim sürecinde Mesut Barzani Suriyeli Kürtlerin Kuzey Irak’ta eğitildiğini ve geri gönderilmeye hazır olduğunu ilan etmiştir. KBY tarafından yapılan açıklamada KBY’de eğitilen Suriye Kürtlerinin Suriye’ye geri dönmesi çabasının Suriye’deki Kürtleri Esad yönetiminden korumak olduğu ileri sürülmektedir. Fakat KDP’nin bu Kürtleri Suriye rejiminden korumak mı, yoksa PYD’nin silahlı gücü ve tabandaki örgütlenmesi sayesinde sağladığı etkinliğe karşı bir etkinlik kurmak ya da etkinlik kurma çabasında olanlara fiziki destek sağlamayı amaçladığı tartışılır. Barzani’nin gözetiminde Erbil’de yapılan toplantıya katılan kişilerin bile Suriye’ye döndüklerinde PYD tarafından gözaltına alındığı ve ancak bazı siyasilerin araya girmesiyle serbest bırakıldığı dikkate alındığında KDP ile PKK’nın tam olarak ortak hareket ettiğini söylemek zordur. Bugün iki aktör arasında bir işbirliği zemini oluşmasına rağmen bu işbirliğinin uzun vadeye yayılması ve derinleşerek devam etmesini zorlaştıran iki temel unsur bulunmaktadır:

Bunlardan birincisi KDP’nin Irak içindeki konumu ve ikincisi ise iki aktörün bölgesel ittifaklarıdır. KDP’nin sadece Irak’taki Kürtlerin değil tüm Kürtlerin liderliğine oynadığı bir süredir açıkça görülmektedir. Ancak, son aylarda Irak’ta yaşanan olayların da gösterdiği gibi KDP’nin diğer Kürt partileri belli bir amaca kanalize etme yeteneğinin ve kapasitesinin sınırları bulunmaktadır. Hatta, KDP’nin Irak içinde bile Kürtlere tam olarak hakim olmadığı görülmektedir. Gerek KYB’nin gerekse İslamcı muhalefet ile Gorran’ın KBY içindeki güç dengelerinde ihmal edilemez birer güç olduğu unutulmamalıdır. Son olarak, KDP’nin hem Irak içindeki gücünün hem de KBY içindeki ittifakların sınırlarını Maliki krizinde gördüğü ileri sürülebilir. KDP Maliki’nin düşürülmesi çabalarını KBY’deki iç politik değerlendirmelerin dışında Kürtlerin ortak bir sorunu olarak resmetse ve Irak’taki Kürt davasının bir parçası olduğunu ileri sürse de sonuç Kürtlerin ortak çıkarları ve mücadelesi jargonunun Bağdat’ta işe yaramadığının görülmesi olmuştur. Bağdat’ta ne Gorran ne de KYB, KDP ile birlikte hareket etmiştir. Bugün Kürtlerin ortak davası söyleminin KDP tarafından Suriye olayında kullanıldığı görülmektedir. Fakat tüm Iraklı Kürt siyasi partiler Suriye Kürtlerine yönelik KBY’nin politikasına söylemsel destek vermelerine rağmen pratikte tüm partilerin aynı şekilde davranmadığı gözlenmektedir.

KDP-PKK işbirliğinin derinleşerek devam etmesini engelleyecek diğer unsur ise her iki aktörün de dış güçlerle ilişkileri/ittifaklarıdır. KDP’nin Türkiye ile ilişkileri ve Türkiye’nin PKK konusundaki hassasiyeti KDP-PKK ilişkisini sınırlamaktadır. Son birkaç yıl içinde Iraklı Kürtler (özellikle KDP) ile Türkiye arasında gelişen yakın ekonomik ve siyasi ilişkiler her iki taraf için de kolaylıkla bir kenara atılamayacak kadar önemli hale gelmiştir. Özellikle son dönemde Irak merkezi hükümeti ile yaşadığı siyasi sorunlara bir de petrol anlaşmalarından kaynaklanan sorunların eklenmesi KBY için son derece stratejik bir gelişmenin önünü açmıştır. KBY’nin Irak merkezi hükümetinden bağımsız imzaladığı petrol anlaşmaları çerçevesinde çıkartmış olduğu petrolü doğrudan Türkiye’ye göndermesi Kürtler için son dönemdeki en önemli stratejik kazanım olarak görülebilir. Birkaç yıldır Bağdat’tan alması gereken payın çok altında gelir elde ettiğini ileri süren KBY için Türkiye ile doğrudan ticarette elde ettiği paranın miktarından ziyade petrolü Irak merkezi hükümetinden bağımsız bir gelir kaynağına çevirmenin ilk adımı olması açısından önemlidir. Bu durum Kürtler için nihai stratejik hedef olan bağımsız devletin ilan edilmesi açısından kritik bir önem taşımaktadır. Buna karşılık Türkiye’nin her geçen gün artan enerji ihtiyaçlarını petrol ve doğal gaz açısından bir fırsat olarak gördüğü KBY’den sağlaması son derece önemlidir. Fakat Türkiye ve KBY’nin karşılıklı olarak doğrudan petrol satışı üzerindeki fırsat-maliyet dengesi analizi yapıldığında KBY için çok daha vazgeçilmez olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, Iraklı Kürtler Türkiye ile geliştirdikleri bu ilişkileri Suriye’deki gelişmeler pahasına bir kenara bırakacak değildir. Ancak, Türkiye’nin bu konudaki telkinleriyle KDP’nin ya da KBY’nin Suriye’deki girişimlerini sonlandırması beklenmemelidir. KBY’nin daha çok Türkiye’nin endişelerini kısmen giderecek bir telafi ve yumuşatma politikası izlemesi olasılığı daha yüksektir.

PYD’nin dış ilişkileri ise KDP’nin ilişkilerine göre daha genç ve yetersiz olsa da PKK’nın Ortadoğu denklemi içinde oynadığı rolün küçümsenmemesi gerekmektedir. Tarihsel olarak Ortadoğu’da Suriye ve İran ile yakın ilişkiler geliştirmiş ve bu devletlerin sağladığı destek ile 1980 ve 90’lı yıllarda güçlenmiş olan PKK’nın pragmatist bir örgüt olduğu söylenebilir. 2003’te Irak’ın işgali sonrasında PJAK’ın kurulması ve İran’da diğer devletler için istihbarat toplama başta olmak üzere yürüttüğü faaliyetler, PKK’nın Ortadoğu denkleminde sabit bir ittifaklar düzeni içinde olmak yerine değişken stratejiler uyguladığını göstermektedir. Suriye’de krizin başlaması sürecinde doğrudan olmasa da Esad yönetiminin yanında yer alan PYD’nin de bu pragmatizmi sergilediği açıktır. Bir yıldan uzun bir süre boyunca Suriye Kürtleri arasındaki yaygın iddialara göre muhalefete katılan Kürt partilere Esad yönetimi adına baskı uygulayan PYD’nin son birkaç aydır söyleminde ve yaklaşımında değişim görünmektedir. “Geçiş Yönetimi çalışmalarına katılan ve diktatörlüğün son bulmasını” dillendirmeye başlayan PYD’nin diğer Kürt partilerle uzlaşması ve hatta ÖSO’na zaman zaman sıcak mesajlar göndermeye çalışması buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat ne diğer Kürt partileri ne de SUK’a bağlı parti ve örgütler PYD’nin değiştiğine inanmamaktadır. İster Kürtlerin öz yönetim bölgeleri kurma çabası olsun isterse Esad’ın planladığı bir hamlenin parçası olsun Suriyeli muhalifler bazı Kürt şehir ve kasabalarının Kürt partilerin kontrolünde olmasına izin vermeyeceklerini ilan etmişlerdir. Suriye’de isyanın başlamasından bu yana PYD’nin Esad yönetimi ve İran ile ilişkisi sadece Suriye içinde değil konuyla ilgili Ortadoğu ülkeleri ya da ABD başta olmak üzere bazı batı ülkelerinde sempatiyle karşılanmamıştır. Özetle, PKK ile KDP arasındaki işbirliğinin en azından günümüzde adı konulmamış, kırılgan ama her geçen gün daha önemli hale gelen bir durumu olduğu söylenebilir.

SURİYE DOSYASI : Suriye İkinci bir Irak mı ?

İlhan Tanır, ORSAM Danışma Kurulu Üyesi Vatan Gazetesi Washington Temsilcisi

Türkiye’nin F-4 tipi jetinin Suriye tarafından düşürülmesiyle daha da gerginleşen Türkiye-Suriye ilişkileri, Türkiye’nin Suriye krizinde rolünü daha da artıran bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar şimdilik Türkiye’nin Suriye içine asker gönderme ihtimali görünmese de son olaylar ışığında Ankara’nın Suriye konusunda uluslararası platformlarda liderlik yapmaya devam edeceği, yakın veya uzak gelecekte Esad’ın sona erecek rejiminin sonrasındaki ‘değişim’ sürecinde, gerek iç barışın sağlanması gerekse ülke bütünlüğünün sağlanması noktasında üstüne büyük ödevler düşeceği kesindir.

Bu bağlamda, Türkiye’de gündemi kaplayan Suriye gelişmelerinin ABD’nin Irak işgali ve sonrasındaki kaos durumu ile karşılaştırılmasının giderek yoğunluk kazanması dikkat çekicidir. Türkiye’de birçok köşe yazısında özellikle son zamanlarda sürekli olarak atıf yapılan 2003 Irak Savaşı’ndaki ABD’nin rolü ve sonrasında içine düştüğü durum ile Türkiye’nin böyle bir tehlikenin eşiğinde bulunduğunu iddia eden endişeli bazı entellektüellerin soruları detaylı bir cevabı haketmektedir. Bu bağlamda, Suriye ve Irak konularını inceleme ve farklarını ortaya çıkarmanın elzem olduğu görülmektedir. Aşağıda, bu farkların en azından önde gelenleri tartışılmakta ve ileriye doğru acilen alınması gereken bazı önlemler sunulmaktadır.

Uçuşa yasak bölge, K. Irak’ta olmadığı gibi Suriye’de de çözüm olmaz? 1991’de, 1. Körfez Savaşı sonrası K.Irak’taki Kürtleri Saddam’a başkaldırtan sonra da Saddam’ın yeni bir Halepçe katlliamından Kürtleri korumak icin kurulan ‘uçuşa yasak bölge’ 2. Körfez Savaşında Saddam yıkılana kadar kalkmadı. Birçokları buradan yola çıkarak, şimdi Suriye içinde de Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO -birbirine emir-komuta zinciriyle sıkı biçimde bağlı olmayan, Suriye rejimi ordularından ayrılanlar ve yerel halktan oluşan milisler), sığınması için açılacak bir bölümde kurulacak bir uçuşa yasak bölgenin aynı şekilde masraflı, uzun sürecek ve bir işe yaramayacak çözüm olacağı ileri sürülmektedir. Öncelikle hatırlatmak gerekir ki, 1991’de uçuşa yasak bölge kurma çalışması, Körfez Savaşında Bağdat’a girmekten vazgeçen ABD tarafından 1991’de Saddam’a karşı kalkışmaları için teşvik edilen ama sonradan gerekli şekilde desteklenmeyen Kürtlerin korunması için Batı ve özellikle ABD’nin yaptığı kendi ‘hatasını’ sonradan ‘düzeltme’ hareketi idi. Ne önleyici bir hareket idi ne de Saddam’a başkaldırıp, iktidardan etmeye çalışan isyana emniyetli bir alan kurulması projesi idi. Bugün bakıldığında Irak’ta en istikrarlı bölgenin Irak Bölgesel Kürt Hükümeti (IKBY) olması, uçuşa yasak bölgenin çok da boşa gitmediğini göstermektedir.

Yaygın isyan hali: İkinci en büyük fark ise, 1991 Körfez Savaşı ile ikinci Körfez Savaşının yapıldığı 2003 yılları arasında hiçbir zaman isyancılar, şimdi Şam’da gördüğümüz gibi ne savaşı Bağdat’ın merkezine taşıyabilmiş ve ülkenin önemli bölgelerini kontrolleri altına alabilmişti ne de Irak işgali öncesinde aylarca süren protestoların kurşun, top ve tanka karşı 1.5 yılı aşkın bir zaman devam ettirebilmişlerdi. Sayısız protestolar, 17 ay sonra Suriye’de hızını ve çapını artırarak devam ederken, isyancıların silahlı kolu olan ÖSO ülkenin birçok bölümünde doğal güvenli bölgeler oluşturmuş durumdadır. Bu tür bir isyanın hiçbir özelliği, Saddam’a karşı yaşanmamıştı.

Irak İşgali vs. Suriye Devrimi: Kilit fark, denebilir ki, Irak bir işgale kurban gitmişken, Suriye’de tamamiyle halktan yükselen, Arap dünyasındaki değişimden büyük oranda etkilenerek, hatta görüldüğü üzere zamanından önce ve herhangi bir öncü örgütlenmeden yoksun olarak aniden parlayan bir devrim ateşi olmasıdır[1] ve iki ülkede yaşananların dinamikleri tümüyle farklıdır.

2003 Irak İşgalini onyıllarca İngiltere ve Amerika’da yaşamış Ahmet Çelebi gibi kimselerin yarattığı tabloya aldanan ve kendilerinin güllerle karşılanacağını düşünen kişiler organize ederken, şu an uluslararası toplum tarafından en çok tanınan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) dahi Suriye içindeki protestocular tarafından yeteri kadar aktif ve sokakların taleplerine cevap verir düzeyde bulunmamaktadır. Şimdiden söylenebilir ki, Suriye Ulusal Konseyi, çok yakın zamanda Suriye sokağı ile bağlantıyı kuramazsa, Esad sonrası dönemde kendilerine ayrılacak rol çok küçük kalabilir. Tam da bundan dolayıdır ki önceki hafta içinde SUK’un ilk ve bir önceki başkanı Burhan Galyun’un da bulunduğu bazı SUK üyelerinin Hatay’da bulunan Suriyeli göçmenlerin kampına gitmesi ve oradan da ilk kez Suriye topraklarındaki Idlib’te ÖSO üyelerini ziyaret ederek birlikte birkaç kasabaya gitmeleri önemlidir. Suriye içinde bunun yanısıra dört kuvvetli yerel Devrim örgütünün, giderek artan bir şekilde Suriye rejiminin kontrolü dışına çıkan bölgelerde koordine olarak sivil halkın ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıkları bilinmektedir.[2]

Irak halkı ‘işgal’ istemiş miydi? Irak halkının kaçta kaçının gerçekten işgal ordusu istediğinden hiçbir zaman haberdar olamadık. Zaten Bush yönetimi de Irak işgaline karar verirken, Irak halkının işgal ordusu isteyip, istemediklerine o kadar ilgi duymadı. Bundan dolayı da Ahmet Çelebi’nin aslında tek başına ABD yönetimini aldattığına inanmak, Amerikan devletini ve karar alma organlarındaki profesyonellerin işlerini bilmediklerini sanmaktır. Amerika’nın en tepesindeki siyasi liderler 11 Eylül sonrası Afganistan savaşıyla yatışmamıştı. Saddam’la eskiden kalan bir hesabı da, Amerikan milli güvenliğini tehdit raporlarıyla hedef haline getirebildiler. Belki çoğu, zamanın dışişleri bakanı Colin Powell gibi gerçekten da Irak’ın dünyayı yerle bir edecek silahlara sahip olmak üzere olduğuna inanmış da olabilir. Özellikle 11 Eylül sonraki o korku ve ‘bir daha asla ABD’ye saldırılmasına izin vermemeliyiz’ atmosferi altında bu duygu gelişmiş olabilir. Bu tablonun, şimdi Suriye’de yaşananlarla neredeyse uzaktan veya yakından alakası bulunmaktadır. Suriye halkı, 2011 yılının sonbaharından itibaren her hafta, benim de kendi gözlerimle şahit olduğum üzere kendi ve çoğu yerel olan isyancı güçlerinin silahlandırılmasını ve yabancı müdaheleyi talep edici protestoları artırarak devam ettirdiler. Şam’ın gettolarında 2012 yılının başında görüştüğüm ÖSO liderlerinin çoğu, bu yerel özelliklerini beni mahallelerinde bulunan kendi evlerinde ağırlayarak ispat ettiler. Bu isyan Kürtlere ve birçok azınlık mensuplarına da sıçradı. Esad’ın gideceği daha çok belirginleştikçe halkın çoğunluğunun da bu yöne kaymaya devam ettiği görülmektedir.

Irak İşgali sonrası yapılan hatalar: Irak İşgalinin kolaylıkla gerçekleşmesi ve Saddam’ın iktidardan indirilmesi hızlı gerçekleşmişken, sonraki dönemde yapılan ordunun tümünün lağvedilmesi gibi yanlış politikaların Irak’ı özellikle sonraki yıllardaki kaos dönemine soktuğu unutulmamalıdır.

Tarihi perspesktiften farklılık: Osmanlı zamanında Bilad-ı Şam olarak adlandırılan Suriye, coğrafi bir realite ve ağırlık merkezi iken, Irak Osmanlı sonrası dönemde adeta Suudi Krallığı ve Faysal ailesini memnun etmek üzere İngiliz kolonyal içgüdüleriyle yarı-Monarşi şeklinde kurulmuş yapay bir ülke ve toplum projesidir. Suriye’de her zaman için bir milliyetçilik söz konusu iken, Irak tarzı Şii, Sünni ve Kürtler arasında Saddam dönemindeki gibi bir ayrışmaya tabi tutulmamıştır. Suriye’deki Baas rejimi Irak’tan farklı olarak, sadece %10-12’lik bir Nusayri azınlığa sahip olduğu için, Suriyeli Baas rejimi Sünnilerle daha çok ittifak yapmak zorunda kalmış, Sünni burjuvaziye dayanmış, Sünniler önemli oranda rejim ordusunda yer almış ve almaya devam etmektedir. Bu açılardan, Kahire’de gerçekleşen Suriye muhalifleri toplantısında alınan kararlardan birinde işaret edildiği gibi, katliamlara ortaklık etmiş rejim görevlileri ve askeri otoriler haricinde Suriye ordu kuvvetlerinin lağvedilmemesi önerilmiştir. Suriye halkının isyan nedeni zaten demokrasidir ve hedeflenen ‘demokrasi ihraç etmek’ değil, bir ulusu kurtarmaktır.

Suriyeli isyancılar silahlandırılmamalı mı?: Öncelikle Suriyeli isyancıları silahlandırma konusunda Türkiye aktif davranmazsa alanı Suudi Arabistan ve Katar’a bırakacaktır. Bu iki Körfez ülkesi de isyancılara para ve silah akıtacaklarını ifade etmişlerdir. AK Parti hükümeti, yaz sonu itibariyle Esad yönetimi ile ilişkileri kesme stratejik kararını almıştır ve bu kararı alırken yaklaşık 7 ay durum değerlendirmesi yapmıştır. Türkiye’nin katliamlara başladığından ancak 7 ay sonra Esad’la bağını koparmasını ‘çok çabuk’ olarak değerlendirenlerin çokluğuna şaşmamak elde değildir. 7 ay değil, halen şimdiye kadar ilişkiler devam mı ettirilmeliydi? Sivil halkına hergün silah doğrultan bir rejimle ilişkiyi sürdürmek için kırmızı çizgi ne olmalıdır? 7 aylık katliam ve henüz 5 bin ölü varken kesmesini çabuk görenler örneğin bugün 15 bin ölüye ulaşıldığında da Esad ile diyalog yolunu mu salık vereceklerdir? Yoksa ilelebet böyle bir politikaya karşılar mı?

Diğer taraftan Suriye protestoları, çok açık ve net şekilde barışçıl şekilde aylarca devam etmiş, buna karşılık rejimin ateş gücü, tutuklamaları ve akıl dışı baskıcı yöntemlerine maruz kalındıktan sonra 2011’in yaz sonu silahlanmaya doğru bir evrim yaşamaya başlamıştır. Tam da bundan dolayı isyan ülkenin büyük bir bölümüne yayılmış ve benim bizzat tanıştığım ve birçok uzmanın belirtiği gibi yerel halktan oluşan milis birlikleri ile protestocuları koruma misyonundan yola çıkılmıştır ama bu büyüyerek devam etmiştir. Bu aşamada silahlandırmaya karşı çıkmak bir anlamda yaydan çıkmış bir oka geri dönme emri vermektir. Şu an yapılacak en zeki politika ise o oku hedefine yöneltici reçeteler hazırlamak ve uygulamaktır. Bu da, ÖSO ile olabildiğince yakınlaşarak, radikalize olmalarına engel olurken, yapılacak yardımların tam da ihtiyaçları olan noktalara yoğunlaşılmasıdır. Açıkçası isyancıların silahlandırılması politikası, başkaldırmış bir halkı terörize etme konusunda profesyonelliğini ispat etmiş bir rejime karşı o halkı korumanın son çaresi olarak karşımızdadır.

Türkiye İsyancılara yardım etmekle, kendi çıkarına hareket etmektedir: Meselenin nirengi noktalarından biri ise, Suriyeli isyancıların Türkiye’nin yardımı olmasa da eninde sonunda Esad rejimini devirecekleri gerçeğidir. Bu gerçeği, Suriye’ye yaptığım ziyaretten kendi kendime gördüğüm gibi, Batı ve Doğu’da yayınlanan objektif raporlarda da isyanın giderek yayılmasından anlaşılmaktadır. Örneğin, Washington DC’deki Harb Çalışmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) Suriye uzmanı Joseph Holliday’e göre şu anki Özgür Suriye Ordusu sayısı 40 bin civarındadır. Holliday’in Mart ayı başında yaptığı önceki brifingde bu sayıyı 10 bin olarak belirtmesi oldukça dikkat çekicidir. Şu an itibariyle Suriyeli isyancılar Halep’ın kuzeybatısındaki Cisr es Şukur, Idlib’ın kuzeyi, Humus’un kuzeyindeki Rastan ve güneybatısındaki al-Kusayr, Şam’ın kuzeyindeki Al Kalamoun bölgesinin kırsal alanları özellikle Lübnan sınırındaki büyük bir bölüm, ve Deraa’nın çevre kırsal alanlarındaki büyük boşluklarda doğal güvenli bölgeler kurmuştur.[3] Hatta, Suriye içinden ilk elden bir kaynağın 26 Haziran günü bildirdiğine göre Antakya’dan Suriye’nin Halep’ine kadar geniş topraklar Özgür Suriye Ordusu kontrolü altında kurtarılmış bölge şeklini halini almıştır. The Economist dergisi de 7 Temmuz 2012 sayısındaki ‘Suriye’de rüzgar değişiyor’ başlıklı yazısında, bir BM uzmanına dayanarak Suriye rejiminin Suriye topraklarının %40’ını kontrol edemediğini ifade etmiştir.[4] Diğer taraftan son günlerde giderek Şam’ın merkezinde mutad hale gelen ve giderek şiddetlenen çatışmalar da isyancıların rejim için geldiği tehdit edici boyutun ciddiyetini göstermektedir. Tabi bütün bunların üstüne, yine son zamanlarda artarak devam eden orduyu terkeden üst ve orta derecedeki subaylar da ordudaki moralin hızla düşmeyi sürdürdüğünü göstermektedir. Türkiye, Suriyeli muhaliflere veya sığınmacı halka kucağını açarak hem zülüme karşı tavır almakta, hem Esad’ın gidiş sürecini hızlandırmakta hem de Türkiye’nin milli çıkarını düşünerek Suriye’nin geleceğine yatırım yapmaktadır.

Bütün bunlar Esad sonrasının emin, kolay ve acısız olacağını ileri sürmemektedir. Ama bütün bunlar, Esad rejiminin daha uzun bir zaman Şam’da kalmasıyla, Suriye’nin geleceği ile ilgili şu anki mevcut kaygıların daha da vahimleşeceğini üstüne basa basa iddia etmektedir. Örneğin, kimse, şimdiye kadar, Esad rejimine dokunulmadığında mezhepsel bir katliamın nasıl durdurabileceği noktasında pek de bir çözüm sunamamıştır. Esad rejimi yönetimde kaldıkça kendisine bağlı rejim askerleri protestoculara karşı acımasız metodlarını devam ettirecek, tutuklama ve hatta hava kuvvetlerini de kullanarak isyancı güçlerin üstüne gideceklerdir. Bu açıdan bakıldığında, süregiden çatışmalar, özellikle Esad rejiminin düzensiz ve bir o kadar da acımasız olan Şabiha birliklerinin Hula ve Qubair’de görüldüğü üzere mezhepsel ayrışmayı artırıcı katliamları toplumdaki farklılıkları giderek derinleştirecek, düşmanlıkları perçinleyecek ve ülkenin ordusu ve altyapısının yıkımı devam edecektir. Yani mevcut durum değiştirilmelidir, Esad’ın liderliğindekiığı her senaryo, şu an sorun olarak gördüğümüz meselenin daha da kronik hale gelmesidir.

Esad giderse Irak’takine benzer iç savaş yaşanır: Suriye’nin Irak savaşıyla karşılaştırıldığında en korkulan olası sonuçlardan birinin, Saddam sonrasında Irak’ta yaşandığı gibi, Esad sonrası Suriye’de de mezhebe dayalı bir iç savaşın yaşanabileceğidir. Öncelikle, bir önceki paragrafda ifade edildiği üzere, Suriye rejim kuvvetleri, demokrasi ve özgürlük talebiyle başlayan isyanı, özellikle Nusayriler ve diğer azınlıklara yaslanarak bir mezhepsel bölünmeye dönüştürmeye çalışmaktadır. Diğer taraftan, Irak ve Suriye’nin demografilerine baktığımızda, Irak’ta, Amerikan askerlerinin işgaliyle Sünni Arap toplumun, nüfusun %25’lik kesimini temsil etmelerine rağmen kendilerinin olduğuna inandıkları devletin Amerikan işgal kuvvetlerinin yardımı ile %60-65’lik kesimi oluşturan Şii’lerin eline geçeceğini anlamaları sonrası, El Kaide gibi örgütlerin varlığıyla, devleti geri almak savaşına girişmeleri sonrası, 2005’ten 2008’e kadar süren oldukça kanlı bir iç savaş yaşanmıştır.

Suriye’ye baktığımızda ise demografinin oldukça farklı olduğu görülmektedir. Suriye’nin %75’inin Sünni olduğunu ve ancak %10’luk bir azınlığın Nusayri olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü Hristiyan, İsmaili veya Dürzü gibi azınlıkların Nusayri azınlık gibi sıkı bir şekilde Esad rejiminin arkasında olduğunu söylemek doğru olmaz. Tam tersine, örneğin Salemiyeh gibi İsmaili, Alevi, Hristiyan ve Sünnilerden oluşan Suriye’nin güneyinde bulunan bölgesinde protestolar devam etmekte, Cenevre’de ABD, Rusya, Çin, Türkiye ve başka ülkelerin katıldığı toplantının yapılıp, ‘Birlik Hükümeti’ üzerinde anlaşıldığı gün, bu kentteki sivil protestoculara saldırılar devam etmektedir. Şam’a yakın Nusayri yerleşim birimi Masaken Barzeh’te içinde olmak üzere protestolara katılan Nusayri yerleşim birimleri ve hatta Nusayri kesimden toplumda tanıdık bazı simalar bulunmaktadır. Örneğin Nusayri kadın aktör Fadwa Soliman, feminist Hanady Zahlout, uzun süreli muhalifler Habib Saleh, Samar Yazbeck, Louai Hussein bu isimler arasında sayılabilir.[5]

%10’luk bir azınlığı oluşturan Nusayrilerin, bu bağlamda, geri kalan büyük çoğunlukla, Irak’takine benzer şekilde iktidar mücadelesi yapmasının çok zor olduğu ortadadır. Özellikle Türkiye ve ABD’nin muhakkak yoğun çalışmaları da dahil olmak üzere ciddi bir teşrik-i mesainin Suriyeli muhalifler ile yapılarak, Esad sonrası dönemin bir intikam alma iç savaşına dönüşmeden, bir toplumsal uzlaşının altyapısının kurulmasının mecburiyeti ortadadır.

Esad sonrası kaos mu?: Yukarıda değindiğimiz iç savaş korkusunun bir başka yönü de Esad sonrası kimin başa geçeceği veya kaos ile karşılaşıp karşılaşmayacağımızdır. Öncelikle, Esad sonrası dönemde tam olarak kimin Esad’ın yerini dolduracağı şu an itibariyle kimse tarafından tahmin edilememektedir. Bizzat konuştuğum düzinelerce Suriyeli muhaliften net bir cevap almak mümkün değildir. Örneğin Joseph Holliday bu soruyu cevaplarken şu anda doğal olarak oluşmuş bulunan kurtarılmış bölgelerin giderek daha büyüyeceğini ve güçleneceğini tahmin ederken, bu bölgelerdeki liderlerden birinin geleceğin lideri olabileceğini tahmin etmiştir. Suriye rejiminin baskısından kaçmak amacıyla mecburen ortaya çıkan bölünmüşlük ve emir-komuta zincirinden mahrum olma durumunun negatif etkilerinden başka, Esad sonrası dönem için bazı olumlu neticeleri de vardır. Bunlardan ilki, bazılarının seküler bazılarının ise daha İslamcı olduğu bu kadar farklı devrimci yapıların, Esad sonrası dönemde oluşması beklenen çok partili dönemde, ülkenin farklı bölgelerinden ve altyapısı olan çevrelerden oy olmak için yarışacak doğal partilerin oluşturabileceği yönündeki beklentileri kuvvetlendirmesidir.

Bunun dışında, SUK’un, Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir Konsey olduğunu hatırlatmamızda yarar var. Müslüman Kardeşlerin, 1982’deki Hama katliamı sonrasında Esad tarafından yurtdışına çıkarılmasına rağmen sıkı bir örgütlenmeye sahip olduğu bilinmekte ve Esad sonrası dönemde bu grubun ağırlıklı olacağı beklenmektedir. Bu açıdan, SUK’un Suriye’de, Esad sonrası dönemde, kendisini içeriye enjekte edeceğini tahmin etmek güç değildir. Suriyeli muhaliflerin Kahire’de geçtiğimiz hafta yaptıkları toplantıda üzerinde anlaşabildikleri üç maddelik harita her ne kadar yetersiz olsa da, en azından bir vizyonun bulunduğunu göstermektedir. Hiç şüphesiz, Esad sonrası dönem planlamasına daha çok ağırlık vermenin zamanı gelmiştir.

Görüldüğü gibi, mesele, Suriye isyanını başlatmak veya kuvvetlendirmek meselesi değildir. Suriye Devrimi, 17 ay önce başlattığı yangını devam ettirecektir. Bu konuda daha çok ilgili hale gelen Türkiye’nin bir an önce Esad sonrası planlama bağlamında Suriyeli muhaliflere yardım etme ve yol göstermesi elzem olmasıdır.

Sonuçta, Türkiye’nin bugün geldiğimiz noktada Suriyeli isyancıları desteklemekten başka şansı yoktur. Esad’ın gidip gitmeyeceği değil, nasıl ve ne zaman gideceği soruları ön almıştır. Bu soruların cevaplarının yakın gelecekte alınması beklenmektedir. Önceki hafta Cenevre’de yapılan Suriye Eylem Grubu toplantısında çıkan ‘Birlik Hükümeti’ planlarının uygulanıp, ‘değişim sürecinde’ Esad’ın görevi bırakıp, bu problemin yumuşak bir inişle çözülmesi en ideal ama gerçekleşmesi de bir o kadar zor bir yol olarak görünmektedir. O zaman Esad sonrası ‘çıkış planı’ nın Ankara’da şimdiden yapılması gerekmektedir.

Türkiye’nin, bugün itibariyle Suriye’ye ne ölçüde askeri bir müdahale yapacağı veya yapıp yapmayacağı belli değildir. Ama bilinen, Esad sonrası dönemde, bu sona giden yolda en ciddi rolü almış aktör olarak en ciddi rolü oynacağıdır. Amerikalıların ‘ulus inşası’ görevini, asker botu göndermeden, ‘dışarıdan devlet kurma’ değişim sürecine en ciddi yardımı istenen aktör yine Türkiye olacaktır.

Bu konuda, tabiatıyla Türkiye’nin böyle bir ciddi role hazır olup olmadığı ve ne kadar personelini bu eğitim, inşa ve geçiş dönemine hasredebileceği büyük soru işaretleri barındırmaktadır. Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının şimdiden bu konuya eğilmeye başlamaları elzemdir. Bir başka elzem olan konu ise, yukarıda da değindiğimiz gibi, Türkiye’nin ‘Esad sonrası’ döneme kendini de hazırlaması, bu konuda son zamanlarda oldukça iyi ilişkilere sahip olduğu Amerika ile çalışmalara, SUK’u da yanına alarak başlamasıdır. Kısacası artık Esad’ın ne zaman ve nasıl gideceği sorularının yanı sıra, gittikten sonraki sürecin de planlaması yapılmasının zamanın geldiği anlaşılmalıdır.

DİPNOTLAR

[1] 2012 yılının Ocak ayında ziyaret ettiğim Şam’ın gettolarında görüştüğüm ve isyancılara lojistik destek sağlamakla görevli üst düzey bir Abu Mazen kod adlı üst düzey bir sorumluya, bir yıl önceki örgütlenmeyi sorduğumda, gözlerime bakmış ve isyandan önce rejimi devirmeye yönelik hiçbir çalışmanın olmadığını itiraf etmişti.

[2] Suriye’nin geneline yayılmış dört ana devrim konseyi bulunmaktadır: 1. Yerel Koordinasyon Komiteleri (LCC) 2. Suriye Devrimi Genel Komisyonları (SRGC) 3. Suriye Devrimi Yüksek Konseyleri (SCRV) 4. Özgür Suriye Ordusu (FSA)/Yüksek Askeri Konseyi (HMC)

[3] Joseph Holliday, Syria’s Maturing Insurgency, http://www.understandingwar.org/report/syrias-maturing-insurgency

[4] The tide begins to turn, Jul 7th 2012, the Economist, http://www.economist.com/node/21558276?fsrc=scn/tw_ec/the_tide_begins_to_turn

[5] Syria One Year After the Beginning of the Revolution (Part II) http://syriafreedomforever.wordpress.com/2012/05/20/syria-one-year-after-the-beginning-of-the-revolution-part-ii/

IRAK DOSYASI : Celal Talabani’nin Mektubu ve Irak’ta Siyasi Dengeler

Yrd. Doç. Dr. Serhat Erkmen, ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Ahi Evran Ü. Uluslararası İliş.

Kısa bir süre önce Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Irak’ta yaşanan güvenoylaması krizine ilişkin görüşleri bir mektupla dile getirilmişti. Bazı basın organlarında mektubun belli kısımları açığa çıkarılsa da tamamı yayınlanmamıştı. Mektubun tamamı çok kısa bir süre önce yayınlanmıştır. Mektup, Irak’ta yakın dönemde oluşan ittifaklara ve siyasal gelişmelere ışık tutması açısından son derece önemli bir belge niteliğindedir. Bu nedenle bu mektubun uzun bir özetiyle birlikte içinde geçen ifadelerin Irak’taki gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır.

Mektup Talabani’ye yöneltilen eleştirilere toptan bir cevap niteliğinde olsa da kullanılan dil itibarıyla daha çok Irakiye’nin içindeki bazı liderler ile KDP liderliğine yazılmış olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Celal Talabani Metinde 4 ana husus üzerinde durmaktadır.

Talabani’nin mektubunda ilk ele aldığı konu Başbakan Nuri Maliki’den güvenoyunun çekilmesi hususudur. Başbakan’dan güvenoyunun çekilmesinin Erbil’deki danışma toplantısı sırasında gündeme getirildiğini, bu toplantı sırasında kendisinin tarafsız kaldığını ve toplantının sonucu olan bildiriyi imzalamadığını belirten Talabani, cumhurbaşkanı olması nedeniyle tarafsız kalmak zorunluluğunun altını çizmiştir. Ancak, güvenoylaması meselesini bir baskı ve gözdağı kartı olarak gördüğünü, eğer Maliki ve Ulusal İttifak’ın önceki anlaşmalara ve ilkelere uymayı reddetseydi o zaman Irak parlamentosunda güvenoyunu çekmesini talep edeceğini ileri sürmüştür. Mektupta, Erbil toplantısında tarafların aralarında reform, ortaklık ve iktidarın tekelleşmesi gibi konularda yeni talepler ileri sürmek üzere anlaştıklarını ancak diğerlerinin (dilinden anlaşıldığı kadarıyla KDP ve Irakiye’yi asıl olarak kasediyor)Ulusal İttifak’ın ve başbakanın resmi olarak önceki anlaşmaları uygulamaya hazır olduklarını söylemelerine rağmen reform talebini güven oylamasına çevirdiğini iddia edilmektedir. Bu noktada Talabani kendisinin güven oylamasından ziyade ciddi bir diyalogdan yana tavır koyduğunu fakat Irakiye Listesi’nin gündemi Roj Nuri Şaviz tarafından belirlenen hazırlık komitesinin toplantılarını boykot ederek sadece güven oylamasını gündemde tutmaya çalıştığı için eleştiri getirmektedir.

Talabani mektubunda Dukan Toplantısı’nda eğer 164 imza toplanırsa bunu uygulamaya konulacağına dair söz vermesine rağmen imzaları uygulamaya koymadığı yolundaki eleştirilere ise kendi tutumunun baştan beri değişmediğini söyleyerek yanıt vermektedir. Talabani Dukan Toplantısı’nda muhataplarına ve öncesinde Mesut ve Neçirvan Barzani’ye güvenoyunun çekilmesi çağrısında bulunma yetkisini kullanmayacağını açıkça söylediğini, fakat bu konuda kendisine gelen talepleri diğer milletvekillerine göndereceğini söylediğini ve gönderdiğini belirtmektedir.

Talabani’nin mektubundaki ikinci önemli nokta Maliki hükümetinin düşürülmesine ilişkin güvenoyu yoklamasının yapılabilmesi için toplanılan imzaların sayısı ve niteliği hakkındadır. Kendisine yöneltilen 164 imza toplanmasına rağmen güven oylaması talebini uygulamaya koymadığı eleştirisinin yanlış ve haksız olduğunu ileri süren Talabani toplanılan imzalar hakkında şunları söylemektedir: Talabani’ye göre Azad Barvari tarafından kendisine teslim edilen belgede 160 milletvekilinin imzası bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı imzaların gerçekliğini incelemek için bir komite kurunca kendisine o metinde bulunan kendi imzalarının silinmesi için çok sayıda mesaj ve telefon gelmiştir. Milletvekillerinin talepleri doğrultusunda komitenin çalışmalarını yaptığını, bunun sonucunda 12 milletvekilinin imzasını çektiğini, 2’sinin dondurduğunu ve 1’sinin de doktor olduğunu bu nedenle herkes tarafından bilindiğini ve silinmesini istediğini açıklamıştır. Sonuçta Talabani kendisine sunulan belgede 145 doğru imza olduğunu, buna 11 tane KYB milletvekilinin imzasının eklenmesiyle güven oylaması isteyenlerin sayısının 156’da kaldığını belirtmiştir.

Talabani’nin altını çizdiği süreç ve rakamlar aslında Irak siyasetindeki dengelerin anlaşılması açısından önemlidir. Öncelikle Talabani, Kürt İttifakı, Irakiye ve Sadr Hareketi’nin kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini, kendisini sunulan orijinal halinde dahi dilekçenin parlamentonun salt çoğunluğunun desteğini almadığını ileri sürmüştür. Ortada komite raporları olduğu ve Talabani bunları yayınlayabileceği için söylediklerine inanmak daha doğru görünmektedir. İmzalarını çeken, donduran veya sildiren toplam 15 milletvekilinin bu hareketlerinin nedeni Maliki’den çekinmeleri veya gerçekten kendilerinden habersiz bu eylemin yapılması olabilir. Nitekim, dilekçe açıklandığında isimlerini gören bazı milletvekilleri hemen kendilerinin bu imzadan haberi olmadığını ilan etmiştir. 145 milletvekilinin dilekçeyi imzalamış olması ise Irak siyaseti açısından son derece anlamlı görünmektedir. Bir kere, KYB’nin imzaları baştan atmamış olması Talabani’nin sürecin başarısız olmasını beklediğini ve istediği göstermektedir. Dilekçenin bir geçerliliği kalmamasının kesinleşmesiyle atılan imzalar Talabani’yi bir yandan Kürt İttifakı’nın bozulmadığını diğer yandan da sürecin başarısız olmasını herkese göstermeye çalıştığı anlamına gelmektedir. Oysa 11 KYB’linin imzası KDP’ye yakın kaynaklarda Talabani’den habersizce atılan gizli imzalar olarak gösterilmiştir. Özetle, Kürt partilerden KYB ve Gorran’ın sürece destek vermemesiyle dilekçede 36 imzanın Kürtlere ait olduğu görülebilir. Bunun yanısıra 40 imzanın Sadr Hareketi’ne ait olduğu bilinmektedir. Irakiye’den sadece 69 milletvekilinin dilekçeyi imzaladığı görülmektedir. Toplamda 85 milletvekili bulunan Irakiye Listesi’nin bu süreçte önemli bir fire verdiği görülmektedir.

Talabani’nin mektubundaki üçüncü önemli konu diğer konular başlığı altında verilmiştir. Bu konulardan birincisi KYB’nin Maliki’ye karşı yürütülen girişimin başarısız olmasını istediği yönündeki eleştirilerdir. Talabani, buna eğer başarısız olmasını isteseydik KYB milletvekilleri dilekçeyi imzalamazdı, diyerek yanıt vermiştir. (İmzaların zamanlaması dikkate alındığında Talabani’nin yanıtı pek inandırıcı görünmemektedir.) İkinci eleştiri Irakiye liderlerinin kendisini taraflı davranmakla suçlamasına karşılık vermektedir. Kendisine Adil Abdülmehdi ve Tarık Haşimi’yi tanık olarak gösteren Talabani asıl Maliki’nin kendisini İslami Parti’nin yandaşı gibi davranmakla suçladığını, ayrıca Baastan Arındırma sürecinde Salih Mutlak, Adnan Cenabi ve İskender Vitvit’in lehinde ağırlığını koymasının bu kişilerin milletvekili olmasında önemli bir rolü olduğunu söylemektedir. Bu kısımdaki son önemli konu ise kendisinin sürekli muhalefetin sözcüleri veya onlara yakın gazetelerde kışkırtılması, aşağılanması ve İran’dan aldığı emirleri uygulamakla itham edilmesi üzerinedir. Bu konuda gayet ikna edici yanıtlar verebilecek durumda olduğunu fakat şimdilik bunu yapmaktan geri durduğunu ileri süren Talabani kendisine bu konuda eleştiri yöneltenlere üstü kapalı bir tehdit gönderiyor gibi görünmektedir. Bölge ülkelerinin Iraklı siyasetçilerle ilişkisi dikkate alındığında Iraklı tüm politikacıların birbirlerine karşı kullanabilecekleri onlarca koz bulmaları zor değildir.

Mektubundaki dördüncü ve son nokta ise güvenoyunun çekilmesinin reddine ilişkindir. Talabani, Irak siyasetindeki dengelere ilişkin görüşlerini mektubun bu bölümünde açıkça sergilemektedir. Talabani öncelikle başbakanlık makamının Irak’taki Şii Arap çoğunluğa ait olduğunu, bunun da Ulusal İttifak tarafından temsil edildiğini söylemektedir. Bu nedenle onların talebi olmaksızın güvenoyunun çekilmesinin izin verilemez bir oldu olduğunu, eğer başbakanın değişmesi isteniyorsa Ulusal İttifak’ın başbakan adayını değiştirmeye ikna edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bölümde ikinci olarak, Talabani’nin Sadr Hareketi’nin Şii milletvekillerinin ancak dörtte birini temsil ettiği, bu nedenle onların taleplerini Şiilerin çoğunluğunun talebi olarak görmeyeceğini belirtmiştir. Üçüncü olarak Şiilerin çoğunluğunu temsil eden Ulusal İttifak’ın Erbil metinleri olarak bilinen anlaşmaları uygulamaya hazır olduğunu halihazırda vurguladığının altı çizilmiştir. Son olarak ise Talabani, Irak Cumhurbaşkanı olarak tarafsız kalması gerektiğini, ulusal birliği sağlanmasından sorumlu olduğunu, bunun dışında hareket ederse görevinden istifa etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Talabani’nin bu kısımdaki sözlerinden çıkartılabilecek en önemli sonuç ise KDP’nin Irakiye ve Sadr Hareketi’yle birlikte hareket etmesinin tersine Talabani’nin Maliki’nin ağır bastığı Şii İttifakı’yla işbirliği yapacağıdır. Bu argüman Talabani’nin yakın gelecekte de Maliki’yle ortak hareket edeceğini göstermektedir. Talabani’nin bu davranışın nedeni büyük bir olasılıkla iki nedene dayanmaktadır. Birinci neden, Talabani Irak’taki dengenin ancak Kürtler ile Şii Araplar arasında 2003’ten sonra oluşan işbirliğini sürmesi yoluyla sağlanabileceğine inanmaktadır. İkincisi ise KDP’nin gerek KBY’de gerekse Bağdat’ta güçlenmesine karşı son 40 yılda oynadığı gibi denge oyunları oynayarak KYB’nin sistemden silinmesine engel olmaya çalışmaktadır.

SURİYE DOSYASI : Suriye Kürt Muhalefetine Eleştirel Bir Bakış

Suriye Krt Muhalefetine Eletirel Bir Bak.pdf