Etiket arşivi: ORTADOĞU

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// KORAY KAMACI : ORTADOĞU’DA YAKLAŞAN TEHLİKE : “SU SAVAŞLARI”

Koray KAMACI

Su, Ortadoğu’da tarihin en eski çağlarından beri insanlar için hayati öneme haiz bir unsur olmuştur. Bölgede su kaynakları azdır ve bu nedenle de çok kıymetlidir. Bölgenin büyük bir bölümü sürekli akan sulardan mahrumdur. Yıllık toplam yağışın en az %80’i buharlaşarak kaybolmakta, toprağa işleyen su miktarı insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmaktadır. Mevcut kaynakları da nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme, çölün ve çorak arazilerin tarıma açılması ve israfa kaçan sulama yüzünden hızla daralmaktadır. Bu nedenle su, Ortadoğu ülkelerinin en önemli ve hayati bir meselesini oluşturmakta, su kıtlığından zarar görecek hassas bölgelerin en başında yer almasına sebep olmaktadır. Sahip olanlar için su, bir güç öğesi, yeterli suyu olmayanlar için ise Milli Güvenliği sağlayacak en önemli unsur olarak görülmektedir.

Bölge ülkelerinde su hesapsız ve israf ölçülerinde kullanılmaya devam edildikçe, önümüzdeki 25-30 yıl içerisinde ciddi su krizlerinin yaşanacağı tahmin edilmektedir. Ortadoğu’daki hızlı nüfus artışı, tarımsal sulamalara daha fazla yönelme, yer altı kaynaklarının uzun süre kullanımından dolayı tükenmeye yüz tutması, bölgedeki birçok ülkeyi yakın gelecekte su yoksulu ülkeler safına sokacağı hesap edilmektedir. Nitekim, Körfez Savaşı’nın sona ermesi ile bölgede su krizi ortaya çıkmıştır. Ortadoğu su krizi hiçbir ülkenin ve uluslararası kuruluşun içinden çıkamadığı stratejik bir oyun haline gelmiştir. Çözüm için sürdürülebilir istikrar politikaları ile yeni bürokratik yapılar gerekmektedir.

Dünya Bankası’na göre; su arzının en pahalı olduğu yer Ortadoğu’dur. 1985 yılında bu fiyat 300 dolar olmuştur ki, bu Amerika’nın iki katı olup, Güney Asya’ya kıyasla 5 kat daha fazladır. Bu fiyat bile, su arzının artışı sağlanamamıştır.

Ortadoğu ülkelerinin birçoğunda tarım hala en önemli faaliyettedir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı petrol zengini ülkeler, besin bakımından kendi kendine yeterli olmak çabası ile topraklarının çoraklığına rağmen tarımsal amaçlı sulama için çok büyük yatırımlar yapmaktadır. Dolayısı ile bölgelerindeki yeraltı su kaynaklarının giderek azalmasına neden olmaktadırlar. Bölgedeki suyun %83’ü halihazırda tarıma harcanmakta olup bu oranın 2030 yılında %55’e düşmesi gerektiği ifade edilmektedir. Dünya fiyatının dört katına mal ettiği buğdayı dünya fiyatından pazarlayarak en büyük altı buğday ihracatçısı arasına giren Suudi Arabistan’ın bu üretim için yıllık 8 milyar metreküp su tükettiği dikkate alınırsa, bu bölgedeki su israfının boyutları kendiliğinden ortaya çıkar. Bugün, petrol zengini ülkelerinin birçoğu, sadece petrole bağımlı kalmamak için, çöl ve çorak arazilerin büyük kısmına tarımsal amaçlı sulama için büyük yatırımlar yapmışlardır. Dolayısı ile bölgedeki su kaynakları giderek tükenmeye yüz tutmaktadır. Hal böyleyken suya olan ihtiyaç, bölgedeki su kaynaklarından daha fazla pay elde etmek isteyen ülkeler arasında sorun teşkil etmektedir. Bu sorun, güvensizlik ortamının oluşturduğu silahlanma artışı, karşılıklı çıkar çatışmaları ve yıllardır kronik hale gelmiş Arap-İsrail uyuşmazlığı gibi etkenler ile her geçen gün daha da büyümektedir. Türkiye, Ortadoğu coğrafyasına komşu olması ve Fırat ve Dicle Nehirleri nedeni ile bu sorunun içine çekilmek istenmekte, hatta oynanan bir senaryonun baş aktörü durumuna getirilmeye çalışılmaktadır.

Baktığımız zaman II. Dünya savaşından sonra İngiltere ve Fransa’nın az da olsa bu topraklarda etkinliği azalmıştır. Artık daha çok ABD ve İsrail’in etkinliği bu topraklarda bir hayli artmıştır. Özellikle İsrail kurulduğundan beri bu topraklarda huzur ve barış iyice gitmiş, kan ve savaşlar tam gaz artmıştır. İsrail’in en büyük amacı başta: ‘’Arz-ı Mevud’’ yani vaat edilmiş topraklar bünyesinde ‘’Büyük İsrail’i’’ kurmaktır. Bu amacın dışında ki en önemli amaçları var olmak için bu topraklarda enerji ve su kaynaklarına sahip olmak. İsrail’in birçok politikasında su kaynaklarını ele geçirmenin planları yatar.Örneğin özellikle baktığımız zaman İsrail’in Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in şu sözü çok önemlidir: ‘’Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkân oluşturmazsak, bu kez su için savaşacağız." (Cumhuriyet, 12 Haziran 1991) Evet daha o zamanlar bunlardan bahsedip plan yapıyorlar. Başka bir örnek verecek olursak: "İsrail Hayfa Üniversitesi’nden Prof. Armon Sofer 1990’da verdiği demeçte, Ortadoğu’da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak dedi." (Milliyet, 31 Ekim 1990) Yine yakın tarihten başka bir örnek verecek olursak: "BM Genel Sekreteri Butros Gali, Financial Times’a verdiği demecinde bölgede bundan sonra çıkacak savaşın siyasi değil, su meselesinden çıkacağını söylüyor." (Milliyet, 30 Ocak 1992)

Su sorununun Ortadoğu’da bir savaşa yol açabileceği ihtimali ilk olarak 1986 yılında CIA’in Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından ortaya atılmıştır. Bu coğrafyada oynanan oyunların temelinde ki unsurların en büyüğü Su sorunlarıdır. "Amerika Dış İşleri Bakanlığınca hazırlanan ‘Ortadoğu’da Su Sorunları’ adlı raporda İsrail Hükümeti’nin Türkiye’ye, Ortadoğu’da savaş su yüzünden çıkabilir mesajını gönderdiğini unutmamamız gerekir. Yine bu bağlamda, İsrail’in Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı işgal etmesinin en önemli nedenlerinden biri de buraların zengin su kaynaklarına sahip olmaları. Golan Tepeleri dağlık, yağışlı ve münbit bölgeler. Buraları gözden çıkaramıyor. Ayrıca İsrail Taberiye Gölü’nün Suriye’ye ait bölümünü de işgal etmiş durumda, bütün gölü kullanıyor. Çünkü denizden su arıtma çok masraflı bir işlem. Bu İsrail’in enflasyonunu çok etkiliyor. İsrail’in birçok işgalini bu şekilde anlayabiliriz. Yaşanan su sorununda anahtar ülke hiç şüphesi Türkiye’dir. Los Angeles Times’ın 1992’de Hürriyet gazetesinde bölgede ki su sorunları ile ilgili çıkan haberi de bu tespiti doğrulamaktadır. Hal böyleyken yaşanan bu sorunun gelecekte bizi önemli derecede etkileyeceğine şüphe yok! Fırat ve Dicle nehirleri bu bağlamda önem teşkil etmektedir. Özellikle Güneydoğu Anadolu Projesi yani ‘’GAP’’ bu konuda dikkate değer bir projedir. Ortadoğu su sorununda üç kilit ülke, Sudan-Etiyopya-Türkiye’dir. Etiyopya’nın İsrail güdümlü dış politikası, gözleri Türkiye ve Sudan üzerine çekmektedir. Bu durumda GAP da ayrı bir önem kazanmaktadır. Güneydoğu’da Kudüs merkezli manevralara çok sık rastlanmaktadır. Sudan’ın İsrail açısından sahip olduğu stratejik önem ise, bu ülkede yaşanan sorunların son bulmasını da engellemektedir. İsrail, bölgesindeki suyu kontrol altına almak istiyor. Ürdün nehrinden, Yarmuk ve Batı Şeria’daki kaynaklardan İsrail büyük miktarda su sağlıyor. Versay Barış Konferansı’nda 1919’da ileri sürülen Siyonist haritaya Litani Nehri de dahildir. İsrail 1982’de Lübnan’a saldırısında bu nehri kontrol altına almak istemiştir. Tevrat’ta geçen vaat edilmiş toprakları alarak Büyük İsrail’i kurmak için su yolları da belli bir sınırı ihtiva eder. Örneğin İsrail’in ilk Başbakanı David Ben Gurion’un şu sözleri çok manidardır: "Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir başka haritası vardır: Nil’den Fırat’a kadar."

Evet, sevgili dostlar planlar ve söylemler gayet açık. Bu planların ve söylemlerin de ortasında şüphesiz Türkiye yer almaktadır. Peki, bizim suyun artan stratejik değeri ile alakalı planlarımız nedir? İşte burası çok önemli…!

Ve son söz:’’Derin Düşünmeyen Devletlerin Yüksek İdealleri Olamaz’’

ORTADOĞU DOSYASI : Özelleşen Savaş (Ortadoğu’da Özel Güvenlik Uygulamaları)

Murat Tekek, Gazi Üni., Uluslararası İlişkiler

“Özelleşen Savaş” deyimi ABD’nin Afganistan ile özellikle Irak’a yönelik müdahalesinin (Mart 2003) ardından sıklıkla dillendirilir hale gelmiştir. “Savaşın Özelleşmesi” demek; savaş, çatışma, anti terör, anti devrim vb. hallerde insan ölümü ile sonuçlanabilecek silahlı mücadelenin, bu silahlı mücadeleyi destekleyen eğitim ve danışmanlık faaliyetlerinin ve tamamlayıcı mahiyetteki lojistik temini vd.’nin “Kontratçı Firmalar” vasıtasıyla görülmesi veya gördürülmesi anlamına gelmektedir.

Kontratçı Şirketler; 1)Özel Askeri Şirketler (ÖAŞ) 2)Eğitim ve Danışmanlık Hizmetleri Sunan Askeri Danışmanlık Şirketleri, 3)Lojistik ve Hizmet Desteği Veren Özel Askeri Destek Şirketleri olarak çok genel anlamda 3’e ayrılabilir.

ÖAŞ’ler ile paralı askerler çeşitli farklılıkları nedeniyle birbirinden ayrılırlar: Birincisi; ÖAŞ’ler kurum yapısındaki ticaret yapan firmalardır. İkincisi; süreklilikleri vardır ve hiyerarşik bir yapıya sahiptirler. Üçüncüsü; uluslararası ticari enstrümanları kullanırlar. Son olarak; meşruiyeti uluslararası toplum tarafından tanınan hükümetlerle çalışırlar.

Savaşın özelleşmesinin nedenleri;

1)Hükümetlerin ulusal ordulardaki asker ölümleri ile ilgili kamuoylarına hesap vermekte zorlanmaları,

2)Orduya bağlı askerlerin bazı hatalı uygulamalarıyla zaman zaman hükümetlerin ülkelerinde popülaritelerinin düşmesine sebebiyet verebilmeleri,

3)ÖAŞ’lerin yanlış uygulamalar veya öldürmeler yapmaları durumunda ÖAŞ’ye işi veren devletin kişiliğinin maddi ve hukuki açıdan yükümlülük ve sorumluluk altına girmemesi, böylelikle açılacak tazminat davalarında bir devletin değil ticaret kanununa göre faaliyet gösteren şirketin davanın bir tarafı olması ve zarar veren ülkenin uluslararası insan hakları karnesinin “temiz kalması” düşüncesi,

4)İşgal edilen veya müdahale edilen ülkedeki ÖAŞ varlığı ile bir devlete bağlı ordunun aynı ülkedeki varlığının farklı algılanması, ÖAŞ’lerin işgal eden devletle işgal edilen ülkenin halkı arasında tampon vazifesi görmeleri, aynı zamanda yerel halktan devşirmeler yaparak direnişi iki yönlü olarak kırabilmeleri,

5)Savaşkan güçlerin profesyonelleşmesinin gerekliliğine inanılmaya başlanılması,

6)Kontratçı firmaların muharebe ana temasının yanısıra temizlik, yemek tedariki, çamaşır hizmetleri, silah sistemleri eğitimi, lider eğitimi, küçük inşaatlar, istihbarat, teknik yardım, silahlı kuvvetlerin ve savunma bakanlıklarının yeniden yapılandırılması gibi daha birçok ürünü ve hizmeti kapsayan geniş bir yelpazede ve renklilikte para karşılığı ve profesyonelleşmiş şekilde hizmet verebiliyor olmaları, yapılmasında zorluk çekilen, ordu mensuplarının görevleri ile ilgili bulmadıkları ve bu yüzden de yerine getirmekte isteksiz kaldıkları geri hizmetleri de üstlenmeleri,

7)Profesyonel askerlerin ölümcül operasyonel riskleri alabilmeleri (Savaşkan güçlerin önünde ilerleyerek açılacak ilk ateşe karşı ölüm riskini almak, pusulara karşı koymak vd.),

8)Mahallinden (Yerinden) temin edilmesinde gerekliliği olan ve devletler tarafından gerçekleştirilmesinde zaman alabilecek hizmetlere para karşılığı kolaylıkla personel bulabilmeleri ve aracılık edebilmeleri, (Risk istihbaratı yaptırabilmeleri, tercümanlık ve kılavuzluk hizmetlerini gördürebilmeleri vd.),

9)Orduda bazı hizmetlerin görülmesi için gerçekleştirilen ancak dönemsel personel istihdamı ile çözülebilecekken kadrolu ve sürekli istihdamla çözümlenmeye çalışılan işlerin özel olarak hizmet alınmasından daha pahalıya geliyor olması,

10)Ülke dışında gerçekleşen savaşlarda özel askeri şirketler meşgul olurken ordunun gerçek işi olan ülke savunmasına odaklanmasının sağlanması düşüncesi, olarak sıralanabilir.

Kontratçı Firmaların Faaliyet Konularına Bazı Örnekler

1)Fiziki Güvenlik Sağlama ve Koruma Hizmetleri

Üs koruma, kişi koruma, diplomatların korunması, etrafı sınırlarla belirlenmiş bir alanın, bir konvoyun güzergah güvenliğinin sağlanması ve korunması işlemidir. Bu hizmetlere örnek olarak; Hamit Karzai’nin korunması, Irak’ta Yeşil Bölge’nin ve ABD elçilik ve konsolosluk binalarının korunması, Irak’ta ABD çalışanlarına yiyecek ve erzak taşıyan konvoyların güvenliğinin sağlanması, Irak’ta İngiliz çalışanlarının korunması için güvenlik danışmanları ve silahlı eskortların çalıştırılması, ABD’nin Katar’daki ordu üssünde güvenlik koruması icra edilmesi, Irak’ta petrol tesisleri ve boru hatlarının korunması sayılabilir.

2)Eğitim Çalışmaları

Afganistan polisinin eğitim faaliyetleri, Irak’ta polis güçlerinin ve askeri personelin yetiştirilmesi, Kuveyt Ordusu’nun eğitimi, Suudi Arabistan Ulusal Muhafızları’nın ikmal ve eğitimi, Kuzey Irak’taki Kerkük-Ceyhan Boru Hattı’nın kimliği belirsiz kişilerce vurulmasından sonra 6500 Iraklı’nın petrol boru hatlarını, rafinerileri, su ve elektrik sistemlerini korumak için eğitilmesi işi, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri’nde ordu veya polis kuvvetlerine eğitim verilmesi sıralanabilir.

3)Lojistik ve Destek Hizmetleri

Asker sevkiyatından önce harekat yapılacak olan bölgeye vararak birlikleri karşılamak ve en son asker bölgeden ayrılıncaya kadar destek sağlamaya devam etmek, istihkamcılık, inşaat, bakım, ulaştırma, araç bakım ve onarımı, su ve yemek hizmetleri, yangın söndürme, çevre hizmetleri ve yakıt ikmali gibi yerine getirilmemesi halinde sistemin tıkanmasına yol açabilecek türde hizmetlerin görülmesidir.

4)İstihbarat Sağlama ve Bilgi Toplama Eğitimlerinin Verilmesi (Risk İstihbaratının Yapılması),

Risk İstihbaratı; görev yapılan ülkede misafir, işgalci, geçici devlet görevlilerinin ülke içerisinde hayatlarını güvenlikli ve emniyetli bir şekilde devam ettirmesine yarayan istihbarattır. Bulunulan ülke içinde yapılacak bir seyahat öncesi bu bilgiler çok yararlı olabilir. Hava tahminlerinden deprem ihtimaline, resmi tatil günlerinden adam kaçırmaların sıklıkla yaşandığı bölgelerin durumuna, çatışmaların sürdüğü bir yerden orman yangınlarının sürdüğü bir alanın güncel vaziyetinin bildirilmesine kadar çok değişik hususları kapsayabilir.

5)Güvenlik Danışmanlığı: Fiziki güvenlik tedbirlerinin; personel konuşlandırma, elektronik güvenlik sistemi kurulumu, alarm-ihbar sistemi kurulumu ve işletimleri, güvenlik noktalarının oluşturulması ve noktalarda uygulanacak görev talimatlarının oluşturulması, uzman personel, tercüman, kılavuz bulunması, gibi konulardan oluşur.

Son olarak ABD’nin SCG International adlı şirketinin başkan yardımcısının Stratfor’a yaptığı açıklamalardan ÖAŞ’lerin Arap Baharı sürecinde de yeraldıkları anlaşılmaktadır. Buna göre şirketin sözkonusu yetkilisi “Şirketin uzmanlarının Suriye’deki muhaliflere yönelik olarak güvenlik, eğitim ve istihbarat toplama konularında yardımcı olacaklarını” ifade etmiş, ayrıca “Libya’da geçiş günleri yaşanırken Ulusal Geçiş Konseyi üyelerini koruduklarını, o dönemin isyancılarına eğitim verdiklerini” de beyan etmiştir.

ABD’nin ÖAŞ Bağımlılığı

ABD ordusu “uzmanlık” anlamında ÖAŞ’lere bağımlı durumdadır ve ÖAŞ’ler sahip oldukları bilgi ve donanımda tekel konumundadırlar. Irak’ta birçok silah mekanizmasının kurulumunda ÖAŞ’ler başı çekmiştir. Bu hususları bilmek, ABD’nin ÖAŞ’lere gösterdiği kolaylıkları, eylemlerini sorgulamamasını ve ihale vermeye devam etmesini anlamaya yetecektir. ÖAŞ’ler kontratlarının iptal edilebileceğini hissettikleri durumlarda ABD’yi aynı devletin Irak’taki askerlerini aç bırakmakla tehdit edebilmişlerdir. 11 Eylül saldırıları sonrası ulusal güvenlik ve istihbarat anlayışında hissedilir değişiklikler yapan ABD’nin uluslararası istihbarat konusunda da özel güvenlik şirketlerine başat bir rol tanımladığı anlaşılmaktadır. Nitekim Irak, Afganistan ve Pakistan’da istihbaratın yüzde 95’e yakın kısmı özel askeri şirket bünyesinde kurulan istihbarat birimlerinden sağlanmaktadır. ABD dış politika ve milli güvenlik doktrinlerini şekillendirirken de ÖAŞ tarafından sağlanan yerel, bölgesel ve ulusal tehdit bildirimlerinden de faydalanmaktadır.

Sonuç

ÖAŞ’ler Amerikan liberal anlayışının son dönem örnekleri olmuştur. Tüm markalarını dünya üzerinde yayarak franchise bedelleri ile para kazanan ABD özel sektörü, güvenlik hizmetlerini de özelleştirerek ülkesine ve birçok ülke vatandaşı olabilen çalışanlarına (ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, Güney Afrika, Şili, El Salvador, Irak vd. ülkeler) kazandırmaya devam etmektedir.

ABD’nin kendisine ait trajik kayıpları olmasa da –Pearl Harbor Baskını hariç- 2. Dünya Savaşı, sendromu ile anılan Vietnam Savaşı, yeni dönem silah ve saldırı sistemlerinin denendiği ve modifiye edildiği 1990’ın başlarındaki Körfez Savaşı tecrübelerinden dersler çıkararak toprakları dışında gerçekleştirdiği savaşlar için ÖAŞ’lerden ve diğer kontratçı firmalardan yararlanması örnekleri ilkin Afganistan, ertesinde Irak Savaşı’nda görülmüştür. Bundan hemen önce kaydetmek gerekirse, 11 Eylül saldırıları sonrası devlet dışı bir aktörden saldırı gören ABD’nin karşı bir tedbir olarak devlet dışı bir aktörü yani ÖAŞ’leri geliştirmesi ve devreye sokması şaşırtıcı görülmemelidir.

Çok muhtemelen ABD, NATO’nun ağırlığı dışında daha çok kendi zorunluluğu ve buna yansıttığı kendi inisiyatifiyle topraklarından uzak yerlerde bundan sonra operasyonlar gerçekleştirdiğinde yine ÖAŞ’lerden yararlanacak ve ABD Hükümetleri en büyük müşteri sıfatıyla kontratçı firmalardan hizmet almaya devam edecektir.

Kaynakça

1)ORSAM Ortadoğu Analiz Dergisi Sayı 40 Sayfa:78-85, Doç.Dr. Haldun YALÇINKAYA, Savaş Müteahhitleri ve Irak Savaşı

2)Ortadoğu Etütleri Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Dergisi, ORSAM Yayınları Cilt 3 Sayı 1 Sayfa:91-121, Funda Hülagü, Irak’ta Devlet İnşaası Sürecinde Özel Güvenliğin Rolü-Tarihsel-Sosyolojik Bir Perspektif

3)21.Yüzyılda Güvenlik ve İstihbarat Kitabı Sayfa:411-418 ve 535-537, Dr. Sait YILMAZ, Milenyum Yayınları

4)http://www.ntvmsnbc.com/id/25343985/

5)http://rt.com/news/stratfor-syria-regime-change-063/

ORTADOĞU DOSYASI /// ABD istihbaratı : Ortadoğu parçalanacak

WashIngton’da istihbarat konulu bir konferansta konuşan ABD istihbarat yetkilileri, Ortadoğu’nun çökmeye mahkum olduğunu düşünüyor.

WashIngton’da istihbarat konulu bir konferansta konuşan ABD istihbarat yetkilileri, Ortadoğu’nun çökmeye mahkum olduğunu düşünüyor.

The Associated Press’in haberine göre perşembe günü gerçekleşen konferansta konuşan ABD Savunma İstihbarat Dairesi (DIA) Başkanı Vincent Stewart ve ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) Direktörü John Brennan Ortadoğu’nun geleceğine dair ‘tahminlerde’ bulundu. Korgeneral Stewart Irak ve Suriye’yle ilgili konuşmasında her iki devlette de IŞİD tarafından ele geçirilen büyük toprak parçaları olduğunu ve bunların yeniden bir araya gelmesinin zor gözüktüğünü belitti. İç savaş ve mezhepsel gerginlikler yüzünden bu devletlerin kalıcı olarak parçalandığına inanan Steawart, Suriye’yle ilgili “Gelecekte Suriye’nin 2 ya da 3 parçaya bölündüğünü görebiliyorum” derken, Irak konusunda Kürtlerin merkezi Bağdat hükümetine geri döneceğine dair olan inancın kendisine olasılık dışı göründüğünü belitti.

Benzer görüşlere sahip olan Brennan da ülkelerin sınırlarının hala aynı şekilde durduğuna; ancak Temmuz 2014’te IŞİD’in İslam halifeliğini ilan ettiğinden beri Irak ve Suriyeli otoritelerin kendi sınırları içindeki topraklarda hiçbir kontrollerinin kalmadığını vurguladı. Iraklı ve Suriyelilerin kendilerini tanımlarken milliyetleri yerine giderek daha fazla etnik ve mezhep vurguları kullandıklara dikkat çeken CIA Direktörü “Bence Ortadoğu önümüzde 10 veya 20 yıl içinde değişecek ve bugün

bildiğimizden tamamen farklı olacak” sözleriyle görüşlerini açıkladı.

Her iki istihbarat şefi de, ABD’nin bunu istemediğini ve Obama yönetiminin bu devletlerin mevcut sınırları içinde korunması konusunda ısrar etmeye devam edeceğini söylemelerine rağmen, yine de bu parçalanma senaryosunun giderek muhtemel bir hal aldığını belirttiler.

ORTADOĞU DOSYASI /// ABD’li İstihbarat Şefi : Ortadoğu’yu Büyük Değişimler Bekliyor

ABD Savunma İstihbarat Ajansı Başkanı Vincent Stewart, topraklarının büyük bölümleri IŞİD’in elinde olan Irak ve Suriye’nin ‘bir daha eski hâline dönemeyecek şekilde parçalanabileceğini’ söyledi.

‘Irak’ta Kürtlerin merkezi hükümete geri döneceği fikriyle boğuştuğunu’, ama bunun pek olası görünmediğini söyleyen Stewart, Suriye’nin de gelecekte iki-üç parçaya bölünebileceğini ifade etti. Stewart, bu senaryonun ‘amaç’ değil yalnızca ‘ihtimal’ olduğunu da ekledi: ”ABD’nin amacı bu değil. Ancak bu ihtimal giderek daha da güçleniyor.”

‘Devlet Olarak Hayatta Kalamayabilirler’

Stewart ile aynı konferansta konuşan CIA Başkanı John Brennan da Irak ve Suriye’nin sınırlarının hâlâ eski yerlerinde olduğunu söylese de, söz konusu ülkelerin hükümetlerinin sınırlar üzerindeki kontrolünü kaybettiğini belirtti. ”Iraklılar ve Suriyeliler kendilerini milliyetlerinden ziyade aşiretleri ya da mezhepleri üzerinden tanımlıyor” diyen Brennan, Ortadoğu’yu gelecek on ya da yirmi yıl içinde ‘büyük değişimlerin’ beklediğini savundu.

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu işgallerinde kullanılan silah:”İslami Terör”

Yıl 1991

Soğuk Savaş sonra ermiş,SSCB dağılmış ve ABD halkının kalbindeki komünizm korkusu sona ermeye başlamıştı. Yapılan işgallerin,h ükümetlerin CIA darbeleriyle

teker teker devrilmesinin meşruiyet kazanması halkın kalbinde yaratılan bu komünizm korkusu sayesinde olmuştu. ABD halkı bu korku sayesinde baskı altına alınmış, ekonomik kazanımların halka değil, silahlanmaya ve nükleer araştırmalara harcanması da bu yolla sağlanmıştı. Halk doğal olarak silahlanmaya yapılan harcamalara tepkisiz kalmış hatta desteklemişti.

Fakat SSCB’nin dağılması,komünizm tehdidin ortadan kalkmasıyla süper güç olarak tek başına kalan ABD, korku sistemini devam ettirebilmek için yeni bir düşmana ihtiyaç duyuyordu. Hedef ise zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan ve yüzyıllarca BATI’nın hedef tahtasından bir türlü çıkamayan ORTADOĞU’ydu. Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin bölgede etkinliğini artıracağı korkusunu yayan ABD, Ortadoğu’da yürüttüğü operasyonlara bu şekilde meşruiyet kazandırabiliyordu. Fakat SSCD artık yoktu. Yeni bir düşman bulunmalıydı. Hedef yine Ortadoğu, amaç ise ABD halkını ve dünya kamuoyunu işgallere ve operasyonlara ikna etmek olunca yeni düşmanda bu bölgenin fikirlerinden beslenmeliydi.Ve tasarlanan düşman ”İslami terör”dü. Onu temsil edenlerin en üst sırasında ise Usame Bin Ladin liderliğindeki El-Kaide örgütü bulunuyordu. Yeni düşmanın adı ve ideolojisi 11 Eylül 2001’de tanıtıldı. Bu yeni düşman tarafından, ABD’nin kalbine yapılan saldırılarla, korku ABD ve BATI halklarının bilincinde tekrar yaratıldı. Medya ve politikacılar ”terörist”,”terörizm”,”islami terör”,”küresel terörizm”gibi tabirleri sıkça telaffuz etmeye başladı. İnsanlar, İslami kökenli El-Kaide denen bu örgüte nefret beslemeye başlıyor, İslami terör korkusu BATI haklarının kalplerine yerleştiriliyordu. Yeni düşman yaratılmış, ABD için komünizm tehlikesi ortadan kalkmış, artık İslami terör tehlikesi baş göstermişti.

Beklenen açıklama dönemin ABD Başkanı G.W.Bush’tan gelmişti. Başkan yeni düşmana ”We will defeat you” (sizi yeneceğiz!) diye sesleniyordu. 11 Eylül saldırılarının arkasında El-Kaide vardı ve dünya barışı için ”terörü yok etmek” gerekiyordu. ABD başkanı, Batı halklarının desteğini ve gücünü artık arkasında hissettiğine göre işgaller başlayabilirdi. İlk hedef El-Kaide’nin üssü olarak nitelendirilen Afganistan’dı ve Afganistan 7 Ekim 2001’de işgal ediliyordu. ABD,11 Eylül saldırısı ve yeni düşman sayesinde Çin’e, İran’a, Pakistan’a komşu olan, aynı zamanda Rusya’ya da yakınlığı ile bilinen, jeopolitik olarak çok önemli bir konuma sahip olan Afganistan’a yerleşmiş oluyordu. ABD’nin kalbine yapılan terör saldırıları, ABD’nin bölgeye yerleşmesine uygun bir zemin hazırlamıştı.

Benzer şekilde Saddam Hüseyin’in elinde kitle imha silahları vardı ve de Saddam El-Kaide’yi destekliyordu. Bush 2002 yılında yaptığı bir açıklamada ”Saddam Hüseyin’in arkasında iz bırakmamak için kirli işlerini yapmak üzere El Kaide’yi kullandığını düşünmemiz gerekiyor. O, El Kaide ile bağlantıları olduğunu bildiğimiz bir adam. Bence bu adam öncü güç olarak El Kaide’yi kullanmayı isteyecek bir kişi.” diyordu. Irak işgalinin sinyallerini bu açıklama ile veriyordu.

Aynı şekilde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 5 Şubat 2003’te BM’de yaptığı konuşmada Iraklı bir mülteci ve kimya mühendisi olan Refik Ahmet Alvan el-Cenabi’den gelen bilgilere dayanarak ”Irak’ta biyolojik silahların bulunduğunu” söylüyordu. Ayrıca konuşmasında,”Irak hükümeti ile El-Kaide arasında ilişkiler bulunduğunu” tespit ettiklerini de belirtiyordu. Fakat Refik Ahmet Alvan el-Cenabi,bu açıklamaların yapılmasından yaklaşık bir ay sonra başlayan ABD’nin Irak işgali sonrasında İngiliz Guardian gazetesine yaptığı açıklamada ”Bana bir yalan söyleyerek Irak rejimini devirme şansı verildi. Ben ve oğullarım, Irak’a demokrasinin gelmesine neden olmaktan dolayı gurur duyuyoruz.” diyordu.

ABD ile Irak’a müdahale eden İngiltere Başbakanı Tony Blair da ”O zaman o yalana inanmıştım” şeklinde beyanat veriyordu. İşgal sonrası yapılan tüm bu açıklamalara rağmen Irak’ın işgal edilmiş olduğu gerçeği değişmiyordu. Yaratılan yeni düşman yani ”İslami terör” sayesinde ABD ve Batı Devletleri, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip Ortadoğu bölgesine yapacağı müdahalelere meşru bir zemin hazırlıyor, halklarını da yaratılan bu korku sayesinde ikna edebiliyordu. Sonuç olarak ‘İslami terör’ bir tehditten çok Batı devletlerinin elinde ”meşruiyet kazandırıcı” bir araç halini alıyordu.

Murat Can Bayraktar

RUSYA DOSYASI : Rusya’nın Ortadoğu Politikası (Tr)

Rusya’nn Ortadou Politikas (Tr).pdf

RUSYA DOSYASI : RUSYA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASI

RUSYA’NIN ORTADOU POLTKASI.pdf